Reklam
Reklam
istanbul escort

Can Dündar “Benim masanın üstünde her zaman altı yedi proje durur, onlarla flört ederim. Bazen birisi, birinci kadınlığa terfi eder, ön alır. Şimdi de var. Dört, beş kitap çıkmayı bekliyor.”

Gazeteci- yazar Can Dündar'la yaptığımız keyifli röportajı haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Can Dündar  “Benim masanın üstünde her zaman altı yedi proje durur, onlarla flört ederim. Bazen birisi, birinci kadınlığa terfi eder, ön alır. Şimdi de var. Dört, beş kitap çıkmayı bekliyor.”
Bu içerik 763 kez okundu.
Reklam

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

Biraz Can Dündar’dan bahseder misiniz?

Kendimden bahsetmekten çok hoşlanmıyorum açıkçası. Bir yazı adamı diyebiliriz. Yazıyı seven, yazıya bir yön vermeye hazır, kendini ancak yazıyla anlatabilen, yazıyla yatıp, yazıyla kalkan bir insan.

Sizce bir yazarın özgünlüğü sözcüklerle olan ilişkisinden mi beslenir?

Sadece sözcük ilişkisi fazla işin süsü olur zannediyorum. Daha çok içerikle ilgili bir şey. Sadece yazı da değil. Bir yaşam biçimi, yaşam tarzı. Bir duruş sergilemek, bir tavır almak hayata karşı. Bunlar bence yazarı, yazar yapan şeyler. Sözcüklerle ilişkisi, onu ifade etme tarzı, belki son ilmektir. İpin üzerindeki son düğümdür. Ama ondan önce nerede durduğunuz, kimin yanında durduğunuz, kime karşı durduğunuz, olaylarda ne tavır aldığınız önemli. Önce yerinizi belirlemeniz gerekir. Bütün bunlardan sonra o fikirleri, sözcüklerle nasıl oluşturduğunuz önemlidir. İlki olmazsa, öteki sadece bir süsten ibaret kalır.

Sözcükler bir yazarın aynası mıdır?

Sözcükler sadece yazarın değil, herkesin aynasıdır. Nasıl konuştuğunuz, nerede durduğunuzu gösterir. Elbette bu yazar içinde böyledir. Ama orada ustalık gerektiren, doğru ifadeyi, en doğru sözcüklerle anlatabilmek, duyguları verebilmek, dilin bütün zenginliğini ortaya koyabilmek, sadece belli şablonlara sıkışıp kalmamak, onu aşmaya çalışmak gerekir. Burada sözcüklerle buluşmayı, sözcükleri konuşturmayı başarmak önemli bence. Yazarı yazar yapanda herhalde budur.

Kitaplarınızı yazarken iç çatışma yaşıyor musunuz?

Hayır. Çünkü normal bir roman yazarı gibi, bir yazım süreci yaşamıyorum. Genelde kitaplar ya bir biyografi, ya da belgesellerin kitapları oluyor. Dolayısıyla belgeye tutunduğunuz zaman o sizi iç çatışmaya sürüklemiyor. Bu daha çok kurgu yazarlarının yaşadığı bir şeydir. Sonuçta belgeler benim için bağlayıcı. Dolayısıyla gazete yazılarımda olsun, belgesel kitaplarımda olsun, belgeye sadık kalmak zorundayım. O beni iç çatışmalarımdan uzak tutuyor.

Kitaplarınızın estetik boyutunu, kendi olurunuzu zorlama riskine rağmen önde tutar mısınız?

Elbette. Herkesin okunma ve anlaşılma kaygısı vardır. Ama sonuçta buna teslim olursanız, okurun anlayışıyla sınırlarsanız kendinizi, çok daraltmış olursunuz. Herkes onu yapıyor olsaydı herhalde bugün edebiyat bu kadar gelişmezdi. Kendi döneminde anlaşılmayan, sonradan kıymeti bilinen, çağını aşan yazarlar olmuştur. Böylesini daha önemli buluyorum ben.

Kitabınız yayınlıktan sonra sevmediğiniz, kitapta fazla bulduğunuz şeyler oluyor mu?

Elbette. Bazen ilk çıktığı gün oluyor. Her zaman yaşadığım bir duygu bu. Kitabım çıktığında, belgeselim yayınlandığında, direk eksikler beni rahatsız eder veya etmeye başlar.

Peki sonraki baskılar için düzeltme yapar mısınız?

Onu da yapmamaya çalışıyorum. Oda kahrolası belgeselcilik alışkanlığı nedeniyle. Çünkü o benim için yazıldığı anda bir belgedir. Cuma günkü ruh halimin yansımasıdır. Cumartesi günkü ruh halime göre onu düzeltmem. O benim için cumanın, duygularıma nasıl yol açtığının belgesidir. Ona müdahale etmemeye çalışırım. Ama cumartesi, ben Cuma günkü halimi aşmışımdır. O da ayrı bir ruh halidir. Onu ayrıca yazmak isterim. Öbürünü düzeltmem.

Bir yazarın malzemesi nedir?

Sıraya koymak belki yakışık almaz ama benim için öncelikle insan. Biyografiye yöneldikten beri özellikle insan. Tek başına bir şey değil. Belli bir çağın ürünü olarak insan. Dolayısıyla bir insanı incelerken, siz bir çağı da, toplumsal dönemi de, tarihsel dönemi de incelemiş oluyorsunuz. Dolayısıyla oda sizin malzemeniz oluyor. Sizi yoğuran bir malzeme. Tarihsel bir boyutu var işin. Bunu incelerken siz hayata belli bir yerden, belli bir geçmişten bakıyorsunuz.  Bütün bunların ilişkisi içinde siz kendi tarihsel kaynaklarınızdan belli bir şekil almışsınız ve o şekle bakıp, başka bir şekil veriyorsunuz. Bütün bu zenginliklere bakmaktır bence. Yılları özgür kılan da budur. Bende öyle yapıyorum. Veya yaptığımı düşünüyorum. Hepimiz Atatürk’ e hepimiz, Ecevit’ e, Yıldız Kenter’ e bir yerden, belli bir birikimle bakıyoruz. Onun işimize gelen boyutlarını görüyoruz. Ama sonunda bütün ürünler bir araya geldiğinde bir insana dair, bin bir fikir, görüş çıkıyor ortaya. Biz bunlara zenginlik diyoruz.

Belgelere dayalı bir kitap yazıyorsunuz. Yazdığınız kitapla vicdanınız arasında çatışmalar oluyor mu?

Elbette. Vicdanınız varsa, o sizi her dakika rahatsız eder. Eğer sesini dinliyorsanız, her dakika yastığınızın altında başucunuzdaysa vicdan, her dakika yoklar insanı. Beni de yokluyor. Sonunda bu biyografi çalışması, bir insanın hayatına ne kadar girebileceğinizden tutunda, ona ait bir belgeyi ne kadar deşifre edebileceğinize kadar uzanır. Onun hayatının özel bir kesiti için, gerçekten öyle mi yaşandı, yoksa bizim öyle mi algılamamızı istedi diye düşünürüz. Söylenenlerin doğru mu olduğuna, yalan mı olduğuna, bunun okurda nasıl bir izlenim yaratacağına kadar bir çok şey aslında sizi her dakika vicdanınızda hesaplaşmaya zorlar. Ve sağlıklı bir hesaplaşmadır bu aslında.

Belgelere dayalı bir kitap yazmak nasıl bir sorumluluktur?

Zor bir sorumluluk aslında insan hayatının her aşaması belgeli değildir. Ben sizin hayatınızı ele alıp yazmaya çalışsam, elbette bunun belgeli bölümleri vardır. Nüfus kağıdınız vardır. Ne bileyim evlilik cüzdanınız vardır. Ama onun ötesinde çok büyük acılar yaşamışsınızdır belgelenmemiştir. Çok büyük zaaflarınız vardır, kendi içinizde yaşadığınız. Bunlar belgelenmemiştir. Belgelere sadık kalmak dürüstçedir ama yetersizdir. Bir insanı her zaman o belgeler ifade etmez aslında. Dolayısıyla o an yazdığı mektupları ararsınız, kendini anlattığı satırları ararsınız. Bir ara anlattığı dostlarını, tanık olarak ararsınız. Bunu bütünlemeye çalışırsınız. Ama her zaman eksiktir, eksik kalır.

“Sarı Zeybek” beklediğiniz ilgiyi gördü mü?

Beklediğimden fazlasını gördü. Yarattığım hiçbir şey bu kadar ilgi görmedi.

 

Doksanlı yılların öykü yazarlarındaki sayısal patlama hakkında neler söylersiniz?

Bir şey söylemeyeyim. Benim alanım değil. Öykücülere sormak gereken bir şey.

Edebiyat uzun bir yol. Süreklilik ve inat ister. Yazarlık tacını başınıza koymak için belki bir ömür gerekecek. Sizce edebiyatta verilecekler bir ömürle yeterli olabilir mi?

Edebiyatçılara sorulması gereken sorular bunlar. Bunlara cevap verirsem haddimi aşmış olurum. Ben edebiyatçı değilim. Edebiyatçı olmayı çok isterdim. Ama kurgu henüz benim ürettiğim alnın içinde değil. Ama edebiyatın bir ömür vermeye değeceğini düşünüyorum. Okuduğum bir çok yazar, başucumda tuttuğum kitaplar bana bunu söylüyor zaten. Edebiyata bir ömür verirseniz, edebiyat size bir ömürden fazlasını verir diye düşünüyorum.

 

Can Dündar araştırmalarını nasıl yapar?

Bir ekiple yola çıkarım. Genelde yükümü paylaşan insanlar vardır. Her kenarı didiklemeye gayret ederim. Çok ayrıntıya titizlenirim. Onu en iyi şekilde yansıtmaya çalışırım. Ulaşamadığım şeylere, ulaşmaya çalışırım. Sonunda da mutlaka eksiklik duygusu bana eşlik eder.

Olumsuz eleştiriler sizi nasıl etkiler?

Giderek daha az etkilenmeye çalışıyorum. Tabi ki insan etkileniyor. Ben o kadar vurdumduymaz bir adam değilim. Etkilenirim ama bunun hayatıma yön vermesine izin vermemeye çalışırım.

 

Acımasız eleştiriler oldu mu?

Oldu.

 

Çok gecikmişim dediğiniz oldu mu?

Yok, hayır. Bir yarış içinde değilim. Bir telaş içinde de değilim. Hayatımı öyle yaşamıyorum. Evet bir koşuşturmanın içindeyim ama Allah’ım şuna geç kaldım, buna geç kaldım yok. Sadece birkaç yerde yaşadım o duyguyu. Mesela “Erdal İnönü”  kitabında yaşadım. Erdal Bey’ e kitabını yetiştiremedim. Erdal Bey’  le kitap hazırlıyorduk. Kitap bitti. Çantamda şu anda kendisine yolladım. Amerika da düzeltmeleri yaptı. Görmek kısmet olmadı. Onunla birlikte imza günleri yapacaktık. Ama bu beni aşan bir şey. Doğanın bir hükmü bu.

Bir okuryazarıyla nasıl tanışır. Aldığı kitabı imzalasın diye uzattığında yazar ona “adınız nedir?” diye sorduğu zaman söylenen isim yazarla okur arasında ki ilişkinin başlangıcı mıdır?

Yani samimi davranmak gerekirse ilişki denemez ona. Bir imza gününde atılan bir imzaya ilişki dersek, ilişkiye hakaret etmiş oluruz. Bu bir temastır, bu bir karşılaşmadır. Bu anlık bir araya gelmedir ama bir ilişki değildir. Yazarla okur ilişkisi daha derin bir ilişkidir. Yazı üzerinden kurulur bana sorarsanız. Yazarı tanımak gerekmediği gibi bazen zararlı bile olabilir diye düşünüyorum. Yazar için bir sınavdır açıkçası onu da söyleyeyim. Siz bir imza gününe geldiğinizde, kafanızda bir yargıyla gelirsiniz. O bir ön yargıdır. Bazen ya da çoğu zaman bir hayal kırıklığıyla ayrılırsınız. Sizin aklınızdaki insan nadiren olabilir. Hepimiz öyleyizdir. Sanal ortamda biriyle tanışmak gibi bir şey bu. Sağlıklı elbette, tamam buluşuyoruz bir birimizi buluyoruz, dokunuyoruz. Bir birimizle fotoğraf çektiriyoruz. Bunun sağlıklı bir yanı var ama buna yazar okur ilişkisi dememek gerekir. Bu ilişkiyi sadece yazı kurmalıdır ve öyle de olmalıdır. Ona ilişki derseniz,  o bir popstar ilişkisidir. Öyle olmamalı diye düşünüyorum.

Yeni bir çalışma var mı?

Her zaman. Benim masanın üstünde her zaman altı yedi proje durur, onlarla flört ederim. Bazen birisi, birinci kadınlığa terfi eder, ön alır. Şimdi de var. Dört, beş kitap çıkmayı bekliyor. Bir “Ecevit”  kitabı var. Rıdvan Akar’ la Ecevit arşivini bir araya topladığımız bir kitap çıkacak. Vehbi Koç’ un ikinci cildi çıkacak. Erdal İnönü kitabı çıkacak. İsmail Cem kitabı çıkacak. Peş peşe dört beş kitap, İmge’ den çıkacak. Yitirdiğimiz insanlar üzerine yazdığım yazılardan oluşan bir kitap çıkacak. Beş altı kitap şuan tezgahta bekliyor. Artı belgesel projesi var.

 

Kurguya dayalı bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Çok istiyorum. Doğrusunu isterseniz hayatta yazarlıkta ne yapmak istersiniz diye sorsanız önümdeki hedef o. Biraz daha belgeden kopup, biraz daha edebiyatın sınırları içine giren bir şeylerde kalem oynatmayı çok istiyorum. Şu belgeler bana rahat verirse.

Bana vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim.                 

    

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik