Reklam
Reklam

Adalet Ağaoğlu “ Romanlarımın hiç birini bitirmiyorum. Okura bırakıyorum bitirmeyi. Ucu açık bırakıyorum. Çünkü hayat bitmez. Bitmiyor.”

13 Ekim 1929'da Ankara'nın Nallıhan ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini 1946'da Ankara Kız Lisesi'nde tamamladı. 1950'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Açılan bir sınavla Ankara Radyosu'na girdi. 1951-1971 arasında TRT'de çeşitli görevlerde bulundu. TRT Radyo Dairesi Başkanlığı'ndan, kurumun özerkliğine el konulması sonucu istifa etti. Yazmaya 1946'da Ulus gazetesinde yayınlanan tiyatro eleştirileriyle başladı. 1948-1950 arasında Kaynak dergisinde şiirleri yayınlandı. Sevim Uzgören'le birlikte yazdığı "Bir Oyun Yazalım" adlı oyun 1953'da Ankara Küçük Tiyatro'da sahnelendi. İlk romanının yayınladığı 1973'e kadar sadece tiyatro yazırlığıyla ilgilendi. Adalet Ağaoğlu ile yaptığımız muhteşem söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Adalet Ağaoğlu “ Romanlarımın hiç birini bitirmiyorum. Okura bırakıyorum bitirmeyi. Ucu açık bırakıyorum. Çünkü hayat bitmez. Bitmiyor.”
Bu içerik 882 kez okundu.
Reklam

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

Bize Adalet Ağaoğlu’nun hikâyesini biraz anlatır mısınız?

Adalet Ağaoğlu’nun hikâyesini her yerde anlattım. Ortaokuldan bir yazmayı çok seviyordum. Şiirle başladım. Ondan sonra yavaş yavaş büyüdükçe, olgunlaştıkça hiç hikâye yazmadım. Oyun yazdım. Çok oyun yazdım. İlk adımlarımdan söz ediyorum. Sahne oyunu yazdım. Radyo oyunu yazdım. Ben buyum. Bir de yazarlığa bakışımda, topluma bakışımda, hep sorgulayıcı bir bakış oldu. ve hatta şöyle bir lafım var. Bir kitabımda çıkıyor. “Hayatın dışında memnun olsaydık, neden yazalım.” Ben buyum. Böyleyim.

Hiç yazıyor olmaktan acı çektiniz mi? İş işten geçmeden, en sonunda bir gün bırakmayı dilediniz mi?

Hiç bırakmayı dilemedim. Daha doğrusu o beni bırakmıyor. Ben, masamın başına geçmediğim zaman kendimi çok eksik hissediyorum. Çok çok eksik hissediyorum sahiden. Benim hayatım bu. Acı çektiğim zamanlar, şöyle şeyler oluyor. Biz de biliyorsunuz, edebiyat yargı karşısında sadece ihbaren hemen toplanıyor, hemen tutuklanıyor. Buna isyanımız oluyor. Düşünce özgürlüğüne el koyma oluyor. Oysa edebiyat, öyle bir şey ki, tamamen düşünceye, onun üstüne bir şeyler kurgulamaya dayanıyor. Onsuz hiçbir şey olamaz. Bilim adamı da olamaz, edebiyat adamı da olamaz. Tabi onlar bize acı veriyor. Fakat bu öyle bir direniş ki, ne olursa olsun, yakasını bırakamıyorsunuz. Hatta daha iştahla yazıyorsunuz.

Bir kitabın son cümlesinde, son noktayı koyduğunuz anın mutluluğunu nasıl tarif edersiniz?

Hayır. Öyle bir mutluluğum yok. Çünkü romanlarımın hiç birini bitirmiyorum. Okura bırakıyorum bitirmeyi. Ucu açık bırakıyorum. Çünkü hayat bitmez. Bitmiyor.

Sizin öykülerinizde kahramanlarınız, kendi sonlarını kendilerimi hazırlar,  yoksa siz mi sonlandırırsınız?

Bazı yazarlar romana el koyarlar. Ben roman kahramanlarıma el koymam. Kendi koşulları, kendi dış koşulları, oluşumları, ne istiyorsa öyle olur. Onun için bir ucu açık bırakıyorum diyorum doğrusu. Çünkü bu okuru da üretken kılmaya bir kışkırtı. Ben son noktayı koymuyorum ki, okur kendisi şöyle olsa, böyle olurdu, şöyle olsaydı olmaz mıydı? Şöyle de olabilir böyle de olabilir diye zihni bir üretime geçebiliyor.

Hiçbir şeye şaşmama olgunluğu yaşıyor musunuz?

evet. Hele bu günlerde çok yaşıyorum. Her şey birbirine benziyor. Benim hayır diye bir romanım var. O olgunluk orada çok iyi görülecektir. Roman kahramanlarından biri yinelemeye hayır diyor. Aynılığa hayır diyor. Romanlarım, bütün biçimlerinde zaten ilk başından bugüne kadar ne yazıyorsam ona göredir. Biçimi de farklıdır yani. İlk romanımdan itibaren öyledir. Şimdi bu olgunluğu yaşıyorum.  Yaşam dediğimiz çok felsefi bir konu tabi. Buraya sığmayacak gibi geliyor bana.

Aynalar size neler hatırlatır?

Aynalar bana yüzümde neyi görüyorsa, neyi aksettiriyorsa odur. Sanatın en büyük kavramlarından biridir. Fakat ben aynayı delmek istiyorum. Arkasındaki sırrı kazımaya çalışıyorum. Yani ayna bir yüzü gösteriyor. Bir yüzü görüyorsunuz. Ben onun için mesela tabloları severim. Hayalime bırakır çok şeyi. Heykelleri sevmem. Çünkü arkasını her yerini dondurmuştur. Hayal edemezsin. Edebiyatta öyle. Arkasındaki sırrı kazımak istiyorum. Onun için yapıyorum galiba. Kazıyıp o aynayı delmek istiyorum. Aynayı değil her yerini görmek istiyorum. Çok boyutlu bakış yani.

Nasıl yaşarsınız? Yaşam sizin için sakin, duru ve alçak gönüllü müdür?

Hayat benim için yazı söz konusu olduğunda zamansızdır. Zaten kitaplarımda da zamanla çok oynuyorum. Dünü bilmeden şimdiyi bilmeye imkân yok. Şimdiyi bilmeden yarını bilmeye imkân yok. Üç boyutlu oynuyorum zamanla. Hayatımda böyle geçiyor doğrusu. Hem çok yazmak istiyor, hem de zamansızlık çekiyorum. O zamanı elde etmeye çalışıyorum. Ayrı bir çabam oluyor. Sahiden ayrı bir çaba. Bir tek yalancılığım var. O gün yazı yazmayı kafaya koymuşsam, özür dilerim meşgulüm diyebiliyorum. Çünkü bizde edebiyat yazarlığı bir meslek olarak görülmedi. Hala görülmüyor. Bir meslek değildir. Bir büronuz varsa meslek sahibisiniz. İşim var dediğinizde anlaşılır. Ama bir roman yazarı işim var derse anlaşılmaz. Bunu kimse sahiden anlamaz. Hatta Allah rahmet eylesin, babam öyleydi. Kızım istifa ettin TRT’ den. Fakülteyi de bitirdin. Ne yapıyorsun evde derdi. Çalışıyorum baba derdim. Ne çalışıyorsun derdi. Fakat ne oldu biliyor musunuz? Sonra yazar olarak adımı duymaya başlayınca, anladı ki bir iş yapıyorum.

Geçmişi birden yaşadığınız anla birleştirdiğiniz oldu mu?

Her zaman. Çok boyutlu. Şimdi şu an sizinle konuşuyoruz değil mi? Çok boyutlu düşünüyorum. Her yere gidip geliyor benim kafam.

Çoğu insan kendi yaşam çizgisinin ilginç olduğunu düşünür. Sizde böyle düşünenlerden misiniz?

Hayır. Tam tersine. Hiçte bir yazara yakışan ilginç bir hayatım yok.

Peki, sizi övgü ve sevgiye boğan okurlarınız olduğu gibi, öfke ve kırgınlıklarına hedef olduğunuz okurlarınız oldu mu?

Okur eleştirisinin başımın üzerinde yeri var. Ben aydınları daha çok tartıcıyım galiba. Aydın bakışını tartıcıyım. Ve aydının lafıyla hareketlerinin bir birini tutmadığını görürsem orada kırılıyorum. Bir kırgınlığım oluyor.

Peki iç çatışmalarınızı, mutsuzluklarınızı ne kadar kitaplarınıza yansıtıyorsunuz?

Kitaplarıma ne yansıyorsa, kendi hayatımdan sadece ayrıntılar var. Mesela ben erkeğe bakarken de o bugün niçin böyle baktı ya da söyledi, onun oluşumunu düşünürüm. Şu olabilir, bu olabilir onun oluşumunu düşünürüm.  “Fikrimin İnce Gülü”  romanında, Bayram Almanya işçisi bir adam. Mercedesiyle Türkiye’ye gelir.  Romanda karakter erkektir. Şofördür. Ben araba kullanmıyorum. Erkek değilim. Alman işçisi değilim. Herkes yollarda yolumu kesiyordu. Siz o değilsiniz, bu değilsiniz,  bu romanı nasıl yazdınız. Çünkü biz kadın yazarlardan hep kadın kahramanlar bekleniyor. Zaten ilk romanım çıktığı zaman hayatını yazmış demişlerdi o zaman. İkinci romanda tamamen benimle ilgisi olmayan bir şey oldu. Hayır, ben hep kendimle hesaplaşırım devamlı. Aslında ben hep kahramanları, kahraman yapan nedir? Onunla ilgilenirim. Onun için onu seviyorum. Adım toplumcu yazara çıkmıştır. Ama o toplumu görmeden onun tarihsel ve şimdiki analizini yapmadan karakterlerin niye böyle olduğunu anlatamazsınız.

Yeni yazar adaylarını nasıl buluyorsunuz?

Çok buluyorum. Yetişemeyecek kadar çok.

Kitapla okur arasındaki ilişkinin gizleri nelerdir?

Onun kültürel yapısına bağlı bir şey. Çünkü kimisi merak peşindedir. Kimisi aşk peşindedir. Bunun için yazımsal bir eğitimin olması lazım. Okura göre değişir bu ilişkilerin anlamı.

Yazar olmak diye bir şey var mıdır?

Yazar olmak diye bir şey vardır. Tutku meselesi. Çünkü sadece ilham meselesi, Allah öyle istedi de böyle oldu değil. Tabi yaratıcılıkta bir şey var. Psikolojik bir şey var. Yaratıcılıkta yaratma meselesi var. Fakat bir meslek olarak sabır ve çalışma çok gerekli bir şey. Sabır istiyor. Hele edebiyat, hele roman ve oyun yazmak mesela.

Çok teşekkür ediyorum. Benimle bu dakikaları paylaştığınız için.

Ben teşekkür ederim.

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik