Reklam
Reklam

Mehmet Coşkundeniz "Yazarken sadece kendimle olmayı seviyorum. "

Aşk doktoru Mehmet Coşkundeniz ile yaptığımız keyifli söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Mehmet Coşkundeniz
Bu içerik 973 kez okundu.
Reklam

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mehmet Coşkundeniz’in öyküsünden biraz bahseder misiniz?

Mersin’de doğdum, büyüdüm. Mersin benim doğduğum büyüdüğüm zamanlarda küçük klasik, sevgi dolu bir taşra kentiydi. Şimdi öyle değil. Şimdi metropol hastalığına tutulan diğer kentlerimiz gibi bir çok özelliği bozuldu maalesef. O yüzden, benim bu kadar çok aşka ve sevgiye düşkün olmamın nedeni içinde büyüdüğüm topraklardır. Çünkü o topraklarda gerçekten hani hem Çukurova tabiriyle söyleyeceğim, insan sevdi mi Allah’ına kadar severdi. Ben o şekilde öğrendiğim için, o şekilde büyüdüğüm için, şimdi bunu yansıtmaya çalışıyorum. Ama 18 yaşıma geldim, üniversiteyi kazandım. İstanbul Üniversitesi iletişim fakültesi, gazetecilik bölümünü. İstanbul’a geldim. İstanbul da başka bir şey gördüm. Hayatın gerçeklerini. Hayat Mersin’deki gibi sadece insanların bir birini sevmesinden ibaret değilmiş. Açıkçası bir sürü oyun varmış, bir sürü kötülük varmış, bir sürü ikiyüzlülük varmış. Hepsini de İstanbul’da yaşaya yaşaya öğrendim. Bun İstanbul’u kötülemek için anlatmıyorum ama İstanbul’a aşığım bu arada onu da söyleyeyim. Ama gerçek hayat meğer orada yaşanıyormuş. Bana çok şey öğretti. Tabi madalyanın öteki yüzünü öğretti. Biraz daha duyarlı, biraz daha derin bakmaya çalışıyorum olaylara. Hayatın bazı insanların algıladığı gibi çok da basit olmadığını, her insanın dünya yüzünde mutlaka bir görevinin, misyonunun olduğunu düşünüyorum. Benimde misyonum buymuş. Aşk yazmakmış ben de bu işi yapıyorum işte.

 Yazarken sizi etkisi altına alan baskın duygular var mı?

 Melankoli denilemez aslında,  melankolik bir halim yoktur benim yazarken. Ben yazarken kendimi dünyaya kapatıyorum açıkçası. Yazarken sadece kendimle olmayı seviyorum. Kendimle olduğum zamanda o an ilk sözcük dökülmeye başladıktan sonra yani kalemi elime alıp ilk sözcüğü alıp yazamaya başladıktan sonra yazının sonunun nasıl bağlanacağını açıkçası kestiremiyorum. Çünkü o kendi kendine akmaya başlıyor. Baskın duygu derken belki o konuyu açıklayabilirim. Bir de aşkı anlatmak, aşkı yazmak bana büyük keyif veriyor. Yazarken, yaşadığım anları yeniden yeniden yaşıyorum ve o anın içinde bulunmaktan dolayı da çok mutlu hissediyorum kendimi.  Sanki yazmazsam bir çiçeği sulamazsanız solar gider diye düşünüyorum.  Tabi ki ölmem ama bir yerim eksik kalacakmış gibi hayatımın bir yanı tamamlanmayacakmış gibi geliyor bana.

Yazmak size ne getirdi, sizden ne götürdü. Hala sizden neler götürüyor?

Zor iş. Meşakkatli iş. Çünkü Türkiye malum. Kitabın okunmadığı edebiyata gerekli değerin verilmediği bir ülke. Yazabilmek için bir sürü çaba gösteriyorsunuz. Bir kere yazarak hayatınızı sürdürme diye bir şey söz konusu değil Türkiye’de. Bir yazar ancak ve ancak ek bir iş yaptığı takdirde hayatını sürdürebiliyor. Ek iş yaparsanız bu sefer yazmak için kendinize ayırdığınız zaman giderek azalıyor. Yani elbette yazmak güzel bir şey ama mutlaka şu  da var. Boş boş tavana bakmak ister insan. Ya da eski bir Türk filmini izleyip kahkaha atmak ister. Ama bunları yaptığınız zaman yazmaya ayırdığınız zaman, yazmaya ayıracağınız zaman azalıyor. Çünkü bütün gün zaten siz bir işte çalışıyorsunuz. Götürdüğü budur. Zaman söz konusu olan. Ne getirdi? Çok güzel şeyler getirdi. Yazmak bir kere çok rahatlatıyor beni. Dünyanın bütün kötülüklerine karşı, dünyanın bütün pisliğine karşı bir karşı duruş, bir direniş gibi geliyor bana. Bu bana güç veriyor. Her şeyden önce yazmak güç veriyor bana. Maddi anlamda yazarak çok müthiş paralar kazanan insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Onlarda zaten bilinen, çok bilinen, yıllardır bu işi yapan sadece bu işi yapan insanlardır. Ama hani ben memnunum. Getirdiği götürdüğü diye değerlendirmiyorum. Yaşadığım sürece de yazacağım açıkçası.

Artık ünlü olduğunuzu düşünüp ve öyle biri gibi mi yaşıyorsunuz? Sizce yazar sokağa çıktığında hemen tanıyan, peşinden koşan, kutlayan insanlar oluyor mu?

 Var. Ben öyle ünlüyüm diye ortalarda dolaşmıyorum. Beni zırt pırt tanıyorlar falan filan diye bir düşünce içerisinde değilim. Ben 20 senelik gazeteciyim. Bu mesleğe stajer muhabirlikle başladım. Hangi ünlülerin nereden nereye geldiklerini çok iyi bilirim. Bu dünyayı da çok iyi tanırım. Ünlü oldum diye ortalıklarda gezinen insanların bir ay sonra, iki ay sonra pat diye ortadan kaybolduğuna çok tanık oldum. Hiç öyle bir yaşantım yok. Ne ise oyum. Hala Beyoğlu’nda kitapçılarda dolaşmayı seviyorum. Hala meyhanede rakımı içip balığımı yemeyi seviyorum. Hala boğazın kıyısına inip çay içmeyi seviyorum. Hala boş zamanlarımda arabama binip boş boş gaza basıp otoyolda sağa sola bakarak dolaşmayı seviyorum. Ben ne isem oyum.

Yazar, yaratma eylemi sırasında, sıradanlığın dışına çıkıp, kendine yeni bir dünya yaratır. Sizin yazarken kimliğiniz değişir mi?

 Ben şunu tartışmak isterim aslında. Yazar yazarken kimliğini değiştirmeli mi? Değiştirirse bu ne kadar samimi olur. Yazar başka birinin kimliğine bürünerek yazdığı takdirde okuyucu bu kimliğin değişimini anlar mı anlamaz mı? Açıkçası beklide bunları tartışmak gerekiyor.  Ben kimliğimi değiştirmeden yazıyorum. Ne isem onu yazıyorum. Belki benim yaptığım yanlıştır. Belki kimliğimi değiştirerek yazarsam çok daha fazla kitleye ulaşsam, belki daha fazla insan satın alacak kitaplarımı. Belki daha kolay okunur, daha kolay algılanır şeyler yapacağım. Ama yapamıyorum. Yapanları da kınamıyorum. Yanlış anlaşılmasın. Yani polisiye roman yazan birinin bir katil gibi düşünüp yazabilmesi çok doğaldır. Ama ben henüz yapamıyorum. Ben kendi kimliğimle ne yazdıysam onu yaşıyorum.  Bugüne kadar yaşadığım, aldatan kadınlar anlatıyor, bana bir aşk borçlusun bunlar benim derlemelerimdir. İkisi de gerçek öykülerdir. Diğerleri çok subjektif, tamamen kişisel, tamamen bana ait hiç kimseye, hiç başka bir kimliğe bürünmeden yazdığım yazılardır.

 Herkesin hayatında bölünmeler ve değişik nedenlerle oluşmuş kırıklıklar vardır. Siz böyle anlarda iç denge kurmaya mı çalışırsınız yoksa bu bölünmeler ve kırıklıkları olduğu gibi yansıtmak mı istersiniz?

Aslında ben o kırıkları olduğu gibi de yansıtmıyorum. Ben o kırıkları, o bölünmeleri hayatımda kendi başıma kalarak yaşamaya çalışıyorum. Ben bundan memnunum. Ben hayatın bana verdiği o yükü o yürek ağrısını öyle söyleyemem. Aşkların açtığı yarayı ancak yaşayarak aşabileceğime inanıyorum. Kimseyle paylaşmadan başka bir boyuta geçmeden. Onu o gerçeği kabullenip yaşayarak benim bir özelliğim. Ketumum bu konuda. Başkalarının dertlerine kısmen de olsa çözüm bulmaya çalışıyorum aşk doktoru sıfatıyla ama söz konusu olan kendim olduğumda kimseye kendimi açmıyorum, açamıyorum. Bu kişilik özelliği. Birini alıp da karşıma ben şöyle yaralandım, böyle yaralandım diyemiyorum. Belki de o yüzden böyle yazma isteğiyle doluyum. Belki de ben kendi içimde kapatamadığım yaraları yansıtıyorum bu kitaplarda. Geriye dönüp de ben ne yazdım, ben ne demek istedim, ne mesaj vermek istedim diye çok düşünmüş değilim ama hani şimdi şöyle kabataslak düşündüğüm zaman evet ben içimdeki o yaraların yansımasını veriyorum kitaplarımda.

 Her uzun çalışmanın ardında içinizin tümüyle boşalmış olduğu duygusuna kapılıyor musunuz? Bu boşluk hayatınıza tatsızlık, anlamsızlık katıyor mu? Bunu doldurmak için yeniden yazmanız mı gerekiyor?

Her kitap bittiği zaman bir rahatlama hissi doluyor. Bakın kitap çok enteresan bir şeydir. Ben posta gazetesinde köşe de yazıyorum. Gazeteyi satın alan insan gazeteyi sadece beni okumak için alsa bile o gün yazımı beğenmezse bir paranın karşılığında bir sürü haber okuma bir sürü yazarı da okuma şansını da elde ediyor. Beni hoş görebiliyor. En azından o gün için çünkü başka bir ürün var elinde.  Bu kitabı alan insan sadece benim yazılarımla karşı karşıya o durumda da beni beğenmemesi riski insanı çok geren bir şey. Çünkü bir ürünle karşısına çıkıyorsunuz insanların karşısına. Bu ürünün içi bomboş bir şeyde olabilir. Bu ürüne şu kadar parayı veren insan sizin arkanızdan arkadaş bu adam hiçbir şey yazamamış diyebilir. Bunun stresi büyüktür. O yüzden kitap çıkıp da beğeni gördüğünüz zaman çok büyük rahatlama içine giriyorsunuz. Bu bir boşluk yaratmıyor. Eğer beğenmişse sizi yeniden yazmak için yönlendiriyor. Ve aslında fark ediyorsunuz ki sizde yazacak çok şey var. Ancak ne zaman yazmaktan vaz geçer insan. Ben kendim için söylüyorum. Bir gün yazdıklarımın artık beğenilmediğini fark edersem, demek ki benim insanlara aktarabileceğim bu kadarmış deyip çekilmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Rahatlama oluyor ama o boşluk çok çabuk doluyor. Tekrar yazma isteğiyle doluyorsunuz. Tekrar bir tane daha yazayım diyorsunuz. Ve yazmaya başlıyorsunuz.

Hayatı hem yoğun bir şekilde yaşamak hem de aynı anda, aynı yoğunlukta yazı yazmak mümkün mü? Siz böyle bir durumda hangisini seçiyorsunuz?

Hayatı yoğun şekilde yaşayanlar yazabilir zaten. Hayatla ilgisi olmayan dünyada olan bitenle ilgilenmeyen işin derinliğine inmeyen insanların yazmakla ilgisi yoktur. Bu yüzden onların arasında bir seçim yapılamaz. Aslında hayatı yoğun yaşarsınız. Yoğun şeyler yaşarsınız hayatı boş yaşarsanız hiçbir şey yazamazsınız. Bu yüzden bunların arasında bir tercih yapmak söz konusu değil. Bu tercih ancak şudur. Ben zoru seçmişim aslında. Bende boş verilenlerden olup hiçbir şeyi kafama takmadan kendi çapımda bir hayat kurabilirdim kendime. Dünyada olup bitenin beni yaralamadığı bir sistem seçebilirdim kendime. O zaman hayatım çok kolay olabilirdi. Şimdi zor. Taa dünyanın  bilmem neresinde olan bir olay benim canımı acıtıyor. Ben onu da bir şekilde yansıtmaya çalışıyorum.

Genelde okuyucu mektuplarına yer veriyorsunuz.  Bunun kolay bir yol olduğunu düşünüp sizi eleştirenler oluyor mu?

Açık söyleyeyim. Az öncede söyledim. İki kitabım hariç yedi kitabımdan beş tanesi tamamen kendi kişisel duygularım. İki tanesi okuyucuların derlemesidir. Ama benim bir sorumluluğum var ben 1999 dan beri Türkiye’nin her yerinden aşk sorunlarını anlattı insanlar. Benim edebiyata karşı sorumluluğum olduğu kadar insanlara karşı sorumluluğum var. Edebiyat kaygısıyla yazılmamış kitaplardır. Bunlar bana bir aşk borçlusun ve aldatan kadınlar benim yaptığım sadece okuyucuların bana gönderdiği mektupları içindeki cümle düşüklüklerini ve kurgu yanlışlarını düzeltip bir öykü formuna getirip o şekilde aktarmak. Ona katılıyorum. Ama bunun için eleştiri almadım. Çünkü bu aslında yapılmış bir şey değildir. Bu edebiyatta birçok kişinin daha önce yaptığı şeydir. Ama şunu da söylüyorum aldatan kadınlar anlatıyor bir derleme kitaptır. Çok doğrudur. Ama bu güne kadar eşi benzeri yazılmamış bir kitaptır. Hiç kimse kadın aldatmasını bu kadar çıplak bir biçimde vurgusuz, içine hiçbir şey katmadan hayal gücü katmadan aktarmamıştır. İnsanlara bakın, bırakın edebiyat çevrelerini. Halk aptal değildir. Yani bu kitabın içinin boş olduğunu düşünselerdi bir hafta içinde yirmi beş binlik bir baskıyı bitirmezdi. Biraz da böyle bakmak gerekirdi olaya. Kolaya kaçmak değil bu. Bunu hazırlamak benim şunu yazmaktan daha çok zamanımı aldı. Ben gerçeği aktarmakla yükümlüyüm. Buradaki her öykünün gerçek olup olmadığını kanıtlamak benim yükümlülüğüm. Hepsinin peşinden koşmak, hepsini araştırma yapmak bu kişilerin gerçek kimliklerinin ne olduğunu taşımak bununla ilgili açılabilecek herhangi tazminat davalarını üstlenmek kolay bir şey değil. Şöyle bir kitabı yazdığınız zaman kendi kişisel duygularınızı aktardığınız zaman ya da bir kadının aldatmasını bir roman halinde yazdığınız zaman  kim size bir şey diyebilir ki? Bir roman kahramanıdır hayalidir. Ama bunların hepsi gerçektir. Yani sonuçta bu daha fazla sorumluluk isteyen bir iş. Burada bana insanların hiç kimseye anlatamadıkları sırları var. Ben o sırları yazmışım. O sırları yazarken özen göstermişim tanınmamaları için. Burası Türkiye tanınmaları durumunda hayatlarından bile olmaları söz konusu. Ayrıca ben bunu yazarken hepsinden tek tek izin almışım. Bakın bu yayınlanacak, bu şekilde yayınlanacak, yazdıktan sonra yayınlanmadan önce hepsine okutmuş durumdayım. Tamam mı, takıldığınız bir yer varsa değiştirelim diye.  Bunlar çok meşakkatli işler. Zor işler. Diğeri çok daha kolay inanın bana.

Yazma tedirginliği yaşıyor musunuz? Bunca kitaptan sonra hala her öyküye başlarken kendinizi şaşkın ve beceriksiz hissediyor musunuz?

 Yazarlığın profesyonelliği olmaz zaten. Ben profesyonel yazarım demek çok saçma bir şey. Bu ancak hani reklam metni yazarken olur. Klişe sözcükler vardır bilirsiniz. Yazarlıkta bu söz konusu değildir. Her kitap yeni bir yargıdır, dünyadır. Her kitaba başlarken o tedirginliği yaşarsanız başarılı olursunuz diye düşünüyorum. Yani kendime bu konuda erişmiş yetişmiş belli bir noktaya varmış bundan sonra zorluk çekmeyecek bir insan olarak görmüyorum ben. Her kitap çok büyük sancıların sonucunda doğuyor. Hem hazırlanması hem yazması, hem kitap haline getirilirken o kaygılar, tekrar okunması acaba şu yazı olsun mu içinde şunun şurasını değiştireyim mi, değiştirmeyeyim mi, o tedirginliği evet yaşıyorum. Yazdığım sürece evet o tedirginliği yaşayacağım.

 Aldatmayla ilgili yazınızı okuduğumda çok şaşırdım. Ne kadar çok aldatan insan ve aldatma yöntemleri olduğunu gördüm. Siz bu tahammülsüzlüğü ve aldatmayı neye bağlıyorsunuz? Biz erkek aldatmalarına alışmışız. Kitabınız da aldatanların kadın olması olumsuz tepki gördü mü?

Erkeklerden çok olumsuz tepki gördü. Erkekler beni ölümle bile tehdit etti. Kadınlara yol gösterdiğimi düşündüler. Kendilerine güvenleri olmadığı için. Bakın kadın erkek arasında en büyük fark. Aldatma işlemleri içinde erkek bunu planlamaz, kadın çok iyi planlar. Erkekler de anlıktır, erkekte anlıktır. Kadın en çok arada birkaç istisna hariç aşık olduğu takdirde aldatır. Kadının aradığı seks değildir. Aşktır, ilgidir. Sevgidir. İlgiye sevgiye aç olan bir kadının o boşluğunu mutlaka birisi doldurur. Eğer şeyi ya da sevgilisi o duygularına karşılık veremiyorsa. Evlilik bir şirkettir. Evlilik bazında ele alalım. Ya da uzun süreli ilişki diyelim. Şirkete yatırım yapmamız gerekir öyle değil mi? Şirkete yatırım yapmazsanız batar. Evliliğin yatırımı ilgidir sevgidir. Evliliği sürdürebilme isteğidir, gücüdür. Bunları yapamazsanız eğer bu şirket batmaya doğru gider. Ve en sonunda halka açılırsınız. Dışarıdan birileri o insanlara yatırım yapmaya başlar. Hem erkek için hem kadın için kadın ilgisini azaltırsa erkek başka şekilde yönlenir. Erkek azaltırsa kadın başka şekilde yönlenir. Çünkü bunun başka alternatifi yok. Bunu yaşatmakla mükellef olduğunuz bir şirkettir bu. Bir imza neyi değiştirir diye sorarlar ya. Hayatınızı değiştirir. Evlilik öyle basite alınacak bir şey değil. Ama siz evlilik sorumluluğunu taşımayıp da kendi kendinize yaşamaya devam ederseniz eğer aldatma riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Bir şey daha var. Evlenirsiniz. Aşık olmadan evlenmişseniz hayatınızda aşk en büyük tehlikedir. Aşk bir gün kapıya dayandığında o aşkı yaşamamış insan mutlaka bir seçim durumunda kalacaktır. Hiç aşk yaşamadan mantık evliliği çerçevesinde ya da aile baskısıyla ya da eşin dostun size bak bu kız ya da bu çocuk sana çok uygun diye bulduğu insanlarla evlenirsiniz. Hepsi aldatır demiyorum. Ama aldatmayanlar bile o tedirgin durumla karşı karşıya kalacaktır. Sonra beklentiler o kadar yükseldiği beklentilerimiz. Karşımızdaki insanla birlikte olgunlaşma diye bir şey söz konusu değildir. İlişki ya da evlilik paylaşımdır. Birlikte büyümektir. Birlikte yaşamaktır. Ama biz her şeyi hazır bekliyoruz. İstiyoruz ki, kadın için söylüyorum. Kadın istiyor ki, başarılı, zengin üniversite mezunu evi olsun arabası olsun, kadın ruhundan anlasın, kibar olsun, iyi giyinsin, arkadaşları tarafından sevilsin, sosyal olsun. Şu olsun kumarı olmasın. Düşünebiliyor musunuz, hazır protip çizilmiş onun içini doldurmayı bekliyor. İçini dolduramadığı noktada iki üç erkekten bir erkek çıkıyor. Bir tanesi zengin ama kıro, bir tanesi kibar ama fakir. Anlatabiliyor muyum? Sonra gelsin aldatma. Birlikte olgunlaşmak diye bir şey var. Yani bir insanla ortak bir yaşam kurduğunuz zaman onun okuyan, öğrenen, dünyayla ilgilenen biri olmasını sağlamak çok da zor bir şey değildir. Bu öğrenilebilen bir şeydir. Evet, bütüne eğitimini değiştiremezsiniz ama belki bir noktaya varmasını sağlayabilirsiniz. Bu kolaydır. Ama biz istiyoruz hazır gelsin. Yok böyle bir şey. Tahammülsüzlük değil de asıl önemli olan o beklentiler. Yükselen kriter beklentiler. Çok basit bir hesap yapacağım. Bir kadın üniversite mezunu bir erkek istediği zaman. Türkiye ‘de üniversite mezunu erkek nüfusu 35 milyon Türkiye’de üniversiteye girme oranı yüzde on. Otuz beş milyon erkekten geriye üç buçuk milyon kalır. O kız 25 yaşındaysa aradığı erkekte otuz, otuz beş yaş civarında olacaktır. Sadece yüzde onu o y aş grubundadır. Elde kaldı üç yüz elli bin erkek. Daha kriterleri artıralım mı? Kaçta kaçı bunun zengin. Yüzde yirmisi diyelim. Elde kaldı yetmiş bin erkek. Kaçta kaçı Ankara’da oturuyor. Ankara’nın nüfusu 4,5 milyon. Türkiye’nin nüfusu ne kadar yetmiş milyon. Kaçta kaçı ediyor. % 15’i yetmiş milyonun yüzde on beşi ne yapıyor. Yetmiş binin hadi 10 bini elimizde kaldı. On bin erkek devam edelim mi? Başarılı olacak. İyi bir işi olacak, şu olacak eksiye ineriz.  Eksiye ondan sonra halen yalnız. Bakın otuz yaş grubu üzeri kadınlara yalnız dolaşıyorlar ortada. Kendi kendilerine prototip oluşturmuşlar. Toplumun ve ailenin verdiği roller nedeniyle şöyle erkek isterim yok öyle bir erkek. Şöyle kadın isterim, yok öyle bir kadın. Mükemmel diye bir şey söz konusu değil. Ruh eşini böyle ellerinizi kenetleyip olduğunuz yerde bekleyemezsiniz. Yaratacaksınız, çaba göstereceksiniz. Çaba göstermeyelim ondan sonra da vay o bana onu yaptı. Hadi bakalım aldatalım. Mesele asıl bu. Tahammülsüzlükten öte beklentiler, kriterler.

İnsanlar mutlu sonları severler. Öykülerde ki sonsuza kadar mutlu yaşadılar cümlesi okuru mutlu eder. Sizce okura istediğini vermek için mutlu sonla bitirmek mi gerekir? Sizce mutlu aşk var mıdır?

Hiç ben öyle bir kaygı içerisinde değilim. Ben kendi duygularımı yazdığım için kendi mutsuzluklarımı, kendi zayıflıklarımı, kendi terk edilişlerimi aldatılışlarımı her şeyi çok çıplak bir vaziyette çok gerçek bir vaziyette, vermiş insanım. Okuru kandırmanın alemi yok. Mutluluk. Mutluluk dediğiniz şey, mutlu son dediğiniz şey ilişkinin bitmesi ya da aşkın acı bir şekilde bitmesiyle alakalı değildir bence. Bakın aşkı sadece sonuyla değerlendirmekte yanlış. Ayrılabilir insanlar mümkündür. İki yıl sürer, çok güzel bir şey yaşarsınız ayrılabilirsiniz. Bu sizin çok kötü bir şey yaşadığınızı göstermez ki. Siz iki yıl boyunca hayatınızın mutlu günlerinizi onunla yaşadınız. Sonu iyi bitmemiş olabilir. Sorun değil. O olmasaydı siz o iki seneyi mutlu yaşayamayacaktınız ki. Mutlu son dediğimiz şey yanılsamadır bence. O kişinin nasıl mutlu olduğuna bağlı. Teşekkür edip ayrılma vardır ya. Biz bunu yapamıyoruz insan olarak. İlişkinin bittiğini görüp sana, bana bu güne kadar yaşattıkların için çok teşekkür edip deyip yanaklarından öpüp sevgiliyi güle güle deyip gönderemiyoruz. Yapamıyoruz. Ama yapmamız gerekir. Asıl mutlu son budur bence.

Bütün kitaplarında aşkı anlatan bir yazar olarak aşkı gerçekten bu kadar iyi tanıyor musunuz? Siz aşkın hangi yüzüyle karşı karşıya geldiniz?

Aşkın her halini tanırım. Her konuda iddialı değilim ama bu konuda bir de kendi asıl mesleğimde gazetecilikte çok iddialıyım. Aşkı tanıma konusunda çok iddialıyım. Her yüzüyle karşılaştım. Ama aklınıza gelecek her yüzüyle. İhanetle, terk edilmeyle mutluluğuyla sürünmesiyle, gözyaşıyla, aklınıza gelebilecek her yüzüyle karşılaştım. Ben sadece karşılaşmakla kalmadım. İrdeledim. Dibine kadar indim. Yani neden böyle oldu. Niçin böyle yaşandı. Böyle olmasaydı nasıl olurdu diye hep düşündüm. Ben buna kafa yordum. Kafa patlattım. Gecelerimi günlerimi ayırdım. Niçin böyle oldu? Diye sordum, sorguladım. Karşımdaki insana soramadığım şeyleri kendime sordum. Sorabildiğim noktada ona sordum. Evet, ben aşkı tanıyorum. Bakın ben şunu size net söyleyeyim. Bir yere gidelim, bir masaya yüz tane çift oturtun. Hiç biri hakkında bana bilgi vermeyin. Ben o yüz çiftin hangisinin kaç senedir birlikte olduğunu söylerim. Üç aşağı, beş yukarı hangilerinin evli olduğunu söylerim. Parmaklarında ki yüzükleri çıkarın bu kadar da net söylüyorum. Evet, aşkı iyi tanıyorum. Her yüzünü tanıyorum. Ve insanların aşkı nasıl yaşadıklarını da biliyorum. İşin kötüsü, hiçbir şey beni şaşırtmıyor. Bu kötü bir şey. Söylediğim benim için kötü bir şey. Ben hiçbir sürprize kanmıyorum. Çünkü olabilecekleri önceden kestirebiliyorum. Bu kötü bir şey oysa isterim şaşırayım. Ama aşkta beni hiçbir şey şaşırtmıyor.

 Unutamadığınız bir anınızı anlatır mısınız?

Benim en büyük anım bu anlamda biraz mesleğimle hem yazarlık hem de gazetecilikle ilgili bir şeydir. Gazete de köşe yazılarım yayınlanıyor. 11 Eylül saldırıları oldu tabi. İşlerimiz çok yoğunlaştı. Gazete de ben cumartesi günleri yazıyorum. Ve ben bir cumartesi inanamayacaksınız ama köşe yazımı yazmayı unuttum. Bu 11 eylül saldırıları nedeniyle hakikaten unuttum. O gün yazmadım. O kadar enteresan gazetede çalışan 150 kişi de aynı anda unuttu. Benim gazete yazımın olmadığını bakın bu çok enteresandır zincirleme bir unutkanlık söz konusu. Ertesi gün gazete çıktı. Ve benim en büyük keyfim yazının yayınlandığı ertesi günü gazeteyi alıp il iş olarak yazımın yayınlandığı sayfayı açıp kahve içtiğimde okumaktır.  Çok büyük keyif alırım bundan. Açtım yazım yok. Kafamı toplamaya çalıştım. Yazım nerede, gazetenin bütün sayfalarını çevirdim. Yazım yok. Deli gibi gazeteyi arıyorum.  Ya niye benim yazımı koymadınız diye. Herkes afallıyor yazısı nereye gitmiş, ondan sonra ortaya çıkıyor. Ben hakikaten unuttuğum yazamamışım. Asıl önemlisi beni o çok sevindirmişti. Yüzlerce mail gelmesidir. Niçin yazınız yok diye bana bir şey olduğunu düşünüp de benimde saldırılara maruz kaldınız diye düşünmüş insanlar. Çok hoş bir şeydi. Hayatımda bir bu olmuştur. İzin yaptığımda yazıyorum. Ama o zaman mutlaka izindeyim yazmıyorum diye bir ibare koyuyorum. Ama bunca yıldır bir kere olmuştur. O unutkanlık yüz elli kişinin aynı anda unuttuğu bir hikâyedir bu yani.

 Bana vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum.

 Ben teşekkür ediyorum. Sağ olun.

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik