Reklam
Reklam

Ayla Kutlu “Ayla Kutlu’ ya acırım zaman zaman çok insafsız davranıyorum.”

Ünlü yazar Ayla Kutlu'yla evinde yaptığımız sıcak söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Ayla Kutlu “Ayla Kutlu’ ya acırım zaman zaman çok insafsız davranıyorum.”
Bu içerik 4723 kez okundu.
Reklam

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayla kutlu kendisinden bahsetmek istese neler söyler?

Kendimden bahsetmek istemem diye başlayabilirim, o da kolay bir cevap olur. Çok da doğru olmaz aslında. Çünkü şu anda anılarımı yazıyorum. Aslında anılar sözcüğünü bile kullanmaktan çekiniyorum. Bir kitap yazmaya başladığımda dille ilgili kaygılarım çok yoğun oluyor. Anılar dediğimizde genellikle hep önemli insanlarla, önemli olayları anlatmak diye anlıyoruz. O zaman anılar demeyelim, hayatımı yazıyorum diyeyim. Benimle ilgili neler söylenebilir? Bir, dünyaya her zaman yeni görüyormuş gibi bakan bir yanım var. Bu benim hayatımda insan olmaktan dolayı en beğendiğim tarafım, hakikaten hayatın içinde hep yenilikler var. Her gün gördüğümüz ağaç, aslında bir gün önce gördüğümüz ağaç değildir. Bir gün sonra farklıdır. Her gün doğan güneş bir öncekinden farklıdır.  Hayatı böyle görmeye çalışıyorum. Hayata küskün bakmak istemiyorum. İnsanlara güvenmeyi yeğliyorum. Yaşım ilerlediği için, yeni gelenlerin daha kötü, daha duyarsız, daha başarısız, daha bencil olduğu gibi değer yargılarım yok. Bir de çok da fazla göz önüne çıkmadan, insanlarla çok ilgilendiğimi, onları gerçekten önemsediğimi, hayatın merkez kuvvetinin insanlar olduğunu anlatacak işler yapmak istiyorum. Onun dışındaki söyleyeceğim şeyler çok fazla öznel olacak. Bunlar benim gerçekten düşündüğüm şeyler.

Sizce bir yazar “yazmalıyım” der öykü avına mı çıkar? Yoksa öykü mü zorlar yazarı çıkma çabası ile? Yani sizce öykü mü yazarın ayağına gider, yazar mı öykünün? Siz nasıl yazıyorsunuz? O mu geliyor, siz mi gidiyorsunuz?

Bir defa ben böyle, zorla bir şeyler yapılması halinde, iki nedenle başarısızlığın geleceğine inanıyorum. Bunlardan birincisi belki birkaç tane şey zorlanarak yapılabilir, yaratılabilir. Ama uzun soluklu bir yaşam sürecinde hikâyeyi zorla üretemezsiniz. O mu size gelir? Hayır gelmez. Ne siz bir ava çıkarsanız elinize iyi şeyler geçer, ne de o size gelirse elinizden iyi şeyler çıkar. Aslında hikâye hep vardır. Hayatın içinde hep vardır. Sizin çevrenizde vardır. Bu bir fotoğrafçı nasıl ona özgü bir gerçeği çok iyi anında yakalanmış bir ışıkla görüntüden çok farklı bir biçimde üretirse sanatın her dalında böyle yakalanma. Bir, yazarın yakalanması hali vardır, iki yazarın yakalaması durumu vardır. Bu da yetmez. Böylece kendinizi gerçekten çok iyi yetiştirmek durumundasınız. İçi dolu olmayan bir insanın sanat yapabileceğine inanmıyorum. Çünkü bence sanat taşmaktır. Birikirsiniz, birikirsiniz ve o taşkınlığı siz yaratmazsınız, o kendiliğinden taşar. Sanatla uğraşmaya devam ederken bile. Eğer o taşma biterse bundan sonra yapacağınız şey zorlamadır. Hiçbir faydası yoktur. İnsanlar, okurlar aslında ilginçtir. Bazı eksikleri kendi kafalarından tamamlarlar. Bazı şeyleri de en çok sevdiği sanatçılarda bile eksikliğin başladığını sanatçının kendisinden önce, sanatı alan insanlar fark ederler. Mutlaka fark edilir bu. O yüzden taştığınızı hissettiğiniz sürece çalışacaksınız. Geleni yakalayacaksınız. Siz gidip arayacaksınız Ama sürekli de olacaksınız.  Taşarken de, o şiirli, yaşamınızın dışında olan ama çok insana ait olan her şeyi toparlayacaksınız. Ve insanlara yeniden sunacaksınız. Siz bir katalizörsünüz aslında. Sanatçılık bir anlamda böyledir. Ama neyi katalize edeceğinizi bilmeniz gerekiyor.

Kitaplarınız nasıl şekilleniyor? Önce kurgu sonra giriş ve final mi oluyor? Sonra da ahenk ve uyumu mu sağlıyorsunuz? Yoksa bir çırpıda mı çıkıyor bütün bunlar? Sizin kitabınızın oluşma sürecinde hangi aşamalar var?

Kanımca iki türlü yazar var. Birisi yaşadıklarından hareket ederek yaşanmışlığı yazan yazarlar. Onların işlerinin biraz daha kolay olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar bunu yazarken belli bir kurguyu kurdukları anda nerden başlayacaklarını, neleri anlatacaklarını ve nasıl sonlandıracaklarını bilirler. Bütünüyle kuşkusuz gözlemlere dayalı, kuşkusuz yaşam deneylerine dayalı, kuşkusuz çalışmaya da dayalı. Bir konuyu anlatıyorsanız eğer, bunu bir roman olarak, roman dokusu içinde yani çok geniş kapsamlı uzun zaman parçalarını içeren, çok karakterli, bir biçimde anlatıyorsanız da, hikâye olarak anlatıyorsanız da değişmez. O zaman insan karakterlerini önceden belirlemeniz gerekiyor. Karakterler olay, zaman sonuç her zaman değişir. Kanımca bütün yazarlar için sonucu önceden belirlemek faydalıdır. Ama çoğu zaman da ona uymayabilirsiniz. O sizi kahramanların ve olayın sizi nereye götürdüğüne bakar. Şimdi kendime geçiyorum. Ben kendi kurmaca insanlarımla, kendi kafama  göre yazılması zorunlu olan olaylar örgüsünü, roman veya hikaye dokusu içinde dokumayı, öyle gerçekleştirmeyi yeğliyorum. Bu çok iyi bir plan yapılmasını gerektiriyor. Adeta bir film yapar gibi, kastingi seçer gibi önceden insan karakterlerini belirlemeli ve önünüze koymalısınız. Olayları, zamanı, mekanları koymalısınız. Adım adım oluştururken, insan karakterlerindeki ya da olaylardaki kaymaları mutlaka kontrol altında tutmalısınız. Bir tür kocaman bir düzeneği yönetiyormuş gibi çalışmanız gerekiyor. O yüzden çok zamana ihtiyacınız oluyor. O yüzden çok okumaya ya da çok araştırmaya ihtiyacınız oluyor. Çok ıstırap çekmeye hükümlü oluyorsunuz. Bütün bunları göze almak gerekiyor. Ben her romana başladığımda içimi bir ürperti kaplar ve derim ki, eşimin bir sözü vardır, bir eski İstanbul dizesi, kim etti sana kar-ı teklif her seferinde bu soruyu sorarım kendime. Plan değişir, karakterler akar ve biraz değişir, sonu değişir belki yine de sonuçta ortaya çıkan şey bütünüyle kurgusal ama bütünüyle bireyi yakalamış, bütünüyle çağımıza uygun, toplumumuzu da bir anlamda yansıtan ve duyarlı bir hikâye haline gelir. Çok zor bir iştir. Ve ben işi hep zor tarafından alan bir insanım. Mükemmeliyetçi bir tarafım var. Bu beni üzer. Ardından her şey bittikten sonra dil bitmez tükenmez bir uğraş biçiminde adeta parlatma, yaldızlama, dil derken sakın o süsleme anlamına söylemiyorum. Hayır, cümlelerin kuruluşları mantık akışı tekrarların önlenmesi bütün çapakların atılması gibi, bütün bunlarla her biriyle yaptığım her iş kadar önemseyerek çalışmak gerekiyor.  Hani her kitap bir üniversite eğitimi gibi gelmiştir bana demiştim, her kitabım bir üniversite eğitimi kadar sürüyor. Beni perişan ediyor. Bittiği zaman kendimi boş çuval gibi, bütünüyle somurulmuş, bitmiş, bel kemiği çürümüş, gözleri görmez bir torba gibi hissediyorum. Sonra işte insan, insanın o müthiş gücü yavaş yavaş o çuvalın içi dolmaya başlıyor. Duygular, düşünceler yeni planlar başlıyor. Ve sonra siz sonra tekrar taşmaya başlıyorsunuz.

Sizce bir yazar sanatsal kaygı gütmeli mi?

Kesinlikle. Eğer sanatla uğraşıyorsanız, sizin özgün bir sanatsal kaygınız olmalıdır zaten. Ama bu sanatsal kaygıdan bahsedilen şey o dönemin modası olan sanatsal kaygı değil. Nasıl bir özgün bireyseniz, nasıl özgün düşünceleriniz olması gerekiyorsa, özgün bir diliniz, özgün bir anlatım biçiminiz, özgün konularınız olması gerekiyorsa mutlaka bir sanatsal kaygınızın olması gerekiyor. Çünkü sanat eğer biricikse ve siz o biriciği insanlara sunan bir kimlikseniz, o biriciklik içinde sanatın güzelliğinin olması gerekiyor. Yoksa bir hikâyeyi herkes anlatabilir. Hikâyenin çok özüne indiğinizde çok kısa bir hale gelebilir. Örneğin kırmızı başlıklı kızda, hikâyeyi basitleştirdiğinizde bir cümleye inebilir. Benim bir yeğenim var. O iki yaşındayken, kırmızı başlıklı kızı şöyle anlatıyordu. Kız ormanda, kurt ham. Evet, bizde onun kırmızı başlıklı kızı anlattığını biliyorduk. Ama onun hiçbir sanatsal kaygısı yoktu. Onun bir tek kaygısı vardı. Bir olayı ifade etmek. İfade etmek bu kadar basite indirgenebilir. Ama insan o kadar zengin bir dünyayı içinde barındırır ki,  yani o dünyanın odak noktasını bile bulamamıştır daha insanoğlu. Sanatçı için söylemiyorum, sıradan herhangi bir insanı alın, son derece basit bir insan olsun, çok yüzeysel bir insan olsun, ama acılarını, sevinçlerini, kaygılarını bene ilişkin özelliklerini sakladığın yerler nerede desek, insan şaşkınlıklar içinde kalacak. Bu kadar zengin bir canlıya bir takım kaygılar taşımadan bir şey sunmaya hakkınız yok zaten. Yapılmıyor mu? Yapılıyor. Hiçbir kaygı duymadan, aklına geleni yazarak, yazarken mutlu oldum diyerek. Hayır, yazar mutsuz, mutsuz olacak yazar. Ben mutlu olmayı hiçbir zaman, hele yazdığı, yarattığı sırada mutlu bir insan varsa yeryüzünde o sanatçı değildir. Haa, sonra eline gelir, kutsal bir ekmek gibi, bir su gibi, insanlara sunduğunu fark eder, mutluluğu o zaman başlar. Yoksa her zaman çok büyük kaygıları vardır sanatçının.

Her kitabın bir iletisi olmak zorunda mı?

Bu iletinin niteliğine bakar. Yani bir zamanlar 1971’i izleyen günleri,1980’li yılları, o dönemin eleştirmelerini düşündüğümde çok katı, çok zalim bir biçimde sanatçıları adeta bunun belli bir iletisi yok diye sanki o yazdıklarının tek kusuru oymuş,  o ileti varsa yapıtı iyi ve nitelikliymiş, o ileti yoksa beş para etmezmiş gibi bir değerlendirmeyle insanları belli bir yola sokmaya çalıştılar. Bunlar yanlış şeyler. Hiçbir iletisi olmayan bir sanat eseri olamaz. Ama bunu sanatçının kendisi bilir zaten. Evet, bir iletisi olması gerekir. Ama bu ileti karşıdaki insanın beklediği ileti olmayabilir. Ben kendi adıma bu iletinin olmasından yanayım. Yoksa eğer siz özgün bir insan değilseniz, siz belli bir noktada, bir yücelik taşımıyorsanız, özel bir noktada, son derece cahil bir insan çok iyi bir saz sanatçısı olabilir. Çok iyi türkü söyleyebilir. Çok iyi masallar anlatabilir. Ama bunu iyi yapmıyorsa onun sözlerini, anlattıklarını, sesini, türküsünü, çaldığı müziği biz dinlemeyiz. Yazın sanatçısının da mutlaka bir iletisi olması gerekir. Bu aşkın yüceliği üstüne de olabilir, bu vatan sevgisi üzerine de olabilir. Ama bir iletiniz olacaktır mutlaka çünkü sizin bir anlamda üstün insan olmanız gerekiyor ki insanlara bir şey verebilesiniz. Sanat eseri bir şey vermiyorsa karşıdaki insan nasıl birikecek? Nasıl taşacak günün birinde?  Bu mümkün olmaz. Onun için evet olması gerekir.

Son dönemlerde Türk hikâyesini nasıl görüyorsunuz?

Şimdi Onur, son dönemlerde çok fazla gençlerin yazdığı çok hikâye var. Bu hikâyelerin her bir kısmının birbirine benzediğini görüyorum ama şu konuda gençlere de haksızlık etmek istemem, kendime de ukalalık hakkını vermek istemem. O da şu. Bazı çok beğendiğim hikâyelerde, hikâyecilerde çıkıyor arada. Bu her zaman azdır. Benim geldiğim kuşakta da azdı. Benden önceki kuşakta da azdı. Örneğin, 1950’lerde başlayan bir yazın serüveninin içinde, konuyu biraz daraltmak için kadınları alalım, yoksa ben kadın yazar, erkek yazar diye ayırmıyorum ama dönemine göre bir Nezihe Meriç çıkmıştır. Yazdığı zamanlarda parlaktı hala parlak bir kariyeri sürdüren bir yazar. Ama onun yanında başka yazan insanlarda vardı. Bende bir takım eski dergiler var. Onlarda da okuyorum ve bakıyorum diyorum ki ben bu ismi tanımıyorum ama bu isimlerin yazdığı hikâyeler zaten zamana direnemezdi. Şimdi de öyle. Ünlü olması, ünsüz olması önemli değil asıl olan o değil eğer bir takım yazarlar birbirlerine çok benzeyen hikâyeler yazıyorlarsa o yazarlardan hiçbiri kalmayacak demektir. Bu bir kuşak öncede öyleydi, bir sonra da öyle. Bundan sonrada öyle olacak. Ama Türkiye’ye edebiyata insanlar geliyor bu beni mutlu ediyor. Ama ben yazdığı tür üstüne aslında çok da konuşmak istemiyorum. Çünkü türde değişebilir. Bir mizah yazarı çok duygulu genç kız romanları yazabilir. O da hakikaten yeni yetme çağındaki gençleri yönlendirebilir. Nasıl buluyorum, biraz çok oldukları için daha şanslı olduğumuzu umuyorum. Söylenecek olması da çok güzel bir şey.

Hikâyelerdeki mesaj kaygısının sizce bir edebiyat eserinde yahut sizin hikâye anlayışınızda ki dozajı nedir veya ne olmalıdır?

Sanıyorum o genelleme içinden koparılacak bir yazar değilim. Aynı genelleme içinde yani hikâyede mesaj iletmek kaygısı duyulmalı mı, duyulmamalı mı, demin fikrimi söyledim. İş dozaja geldiğinde bu dozun ister uzun metinlerde, ister çok kısa metinlerde bu dozun sanata, sanatın yapısına olan saygıyı yok edecek kadar belirgin olmasına çok karşıyım. Siz de çocuk kitabı yazıyorsunuz, ben de çocuk kitabı yazıyorum. Bu kaygı asıl çocuk kitaplarında çok daha fazla ortaya çıkar. Beni sinir ediyor bazı adamlar. Bu adamların içinde genç yazarlarda var, kadınlar da var. Hepsi çocuk kitabı yazıyorum diyen insanlar. Çocuklara herkesin terbiyeli olmak, temiz insan olmak ya da iyi davranışlar içinde olan insan olmak konusunda bir takım öğütler vermek ve bunları açık açık, gözüne gözüne sokmak durumunda değil bir sanatçı. Sokuyorsa sanatçı değildir. Bir defa bu insan onun için demek ki daima vardır. Mesaj daima vardır. Ama o mesajı o kadar tatlı, öylesine belirsiz, öylesine karşınızdaki okura saygılı biçimde sunmalısınız ki mesajı o almalı. Yazar bunu vermek istiyor mu, istemiyor mu bilmiyorum ama ben bu davranıştan şöyle bir sonuca vardım. Ve bunu hayatım boyunca da doğrulamaya çalıştım gibi karşıdaki insan yapmalı. Sanatın alıcısı yapmalı. Mesajın dozajı galiba böyle ayarlanmalı. Çok kibar, çok zarif, çok belirsiz ama var olan bir mesaj türü olmalı. Bu nasıl bir şey? Bu çok zor bir şey. Ben çok marifet bekliyorum sanatçıdan.

Aşk üzerine romanlar, her zaman bir şekilde edebiyat okuyucusu olmayan okuyucu gurubunu çeker. Aşk üzerine yazmak kolay bir yomludur sizce?

Yetmiş yaşına yaklaşan bir insana bunu sormak biraz mizah oluyor. Şimdi bir defa aşk üzerine olan romanlar herkesi çeker de iyi bir edebiyat okuru olmayanları belki daha da çok çeker. Ya da şöyle diyelim onları da çeker. Onları hiçbir tür roman çekmezken, metin çekmezken onları da çeker diyelim. Şimdi aşk kitabı yazmak belki gençken biraz daha kolay. Şöyle bir şey oldu. Bir roman yazıyorum. Oldukça ilginç bir roman. Adı Asi. Antakya’nın ortasından geçen meşhur ırmak. Ama başka bir anlamı da var. Asiliğin de anlatıldığı bir roman. Çift anlamlı. O da çok hoş olması gerek. Trajik bir aşk hikâyesi vardı. Ve ben olayı yazamadım. Çünkü altmış yedi yaşımdayım. İnsanlar unutuyor bazı şeyleri. Bu çok trajik bir şey. Bu soruya ben nasıl cevap vereyim. Kolay nasıl diyeyim. Bana çok zor. Hatırlayamıyorum ,duyuyorum yapay bir biçimde anlatamıyorum. Çok sıkıntıdayım. Bence çok zor. Tam tersi cevaplayacağım.

Amerikan romanlarının değişik bir yanı vardır. Daha çok filme çekilme ihtimalleri olduğundan mıdır nedir filmleri birçok kez romanın kendisinden daha iyi olur. Biz de tam tersidir. Roman her zaman tasvirleriyle, anlatımıyla görselliğin önüne geçer.  Sizin de birçok kitabınız filme alındı. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Başlarda daha zalim davranıyordum. Şimdilerde biraz daha anlayışlı davranmaya çalışıyorum. Amerikan hikâyelerinin filmleri daha iyi olduğu, bir kısmı gerçekten daha iyi diyebiliriz. Bazı anlatılar var ki hiçbir zaman o kafada oluşan görüntü ve dilin güzelliği, bu birazda ticari, birazda teknolojik olan sanatta anlatılamıyor gibi geliyor bana. Bu az gelişmiş sinemalarda çok daha yoğun bir biçimde yaşanıyor sanıyorum. Bizdeki metinle, film arasındaki müthiş uyumsuzluk birazda oradan geliyor. Şimdi ben size, kendi deneyimlerimden, bir şeyler söyleyeyim. Birincisi, bu yazarın bir metni yazarken yaptığı araştırmaların farkında olan bir yönetmen ve bir prodüktör lazım. Bu insanlar genellikle bazen bir yazar tek bir sözcük veya tek bir cümle yazar. Bu cümlede adeta bir toplumun birden bire, belki uzun süreli değil ama ışık gibi çakan bir yansımasını görürsünüz. Ama yönetmenler çoğu zaman bu tür şeyleri görmeyi istemezler. Kusura bakmasın yönetmenler, yapımcılar onların sanatçılardan daha yüzeysel olduğunu düşünüyorum. Yazarlar çok yönlü düşünmeye, her bir karakter üzerinde ayrı ayrı çalışmaya mecburlar. Filmciler daha çok hikâyeyi anlatmanın ardına düşüyorlar. Hikâyeyi anlatmak iyidir ama hikâyenin gücü karakterden yani insandan gelir. O insanı yazar, soluyan, bakan acı çeken ya da sevinen, mutlu olan ya da mutsuz olan bir insan haline getirebilmek için müthiş araştırmalar yapmıştır. İnanılmaz derecede uzun zamanı ona vermiştir. Oysa film çekilirken nasıl olsa hikâye anlatılıyor ve hikayede filan sona ulaşılacaktır deniyor. Öte yandan Onur, filmcilere haksızlık etmek istemediğim bir noktada var. Bir yazara bir kalem ve kağıt yeterlidir mükemmel şeyler yaratmak için. Oysa bir filmin oluşması için o kadar çok faktör ve o kadar çok zaman, o kadar çok paha gerekiyor ki. Bir filmin belli bir zamanda bitmesi gerekir. Çünkü oyuncular başka yerlere bağlanmıştır. Çok uzun sürerse oyuncuların her birine çok daha fazla para verilip, çok daha fazla masraf yapılacaktır. Teknik araçların kirası, sahip olunanların işletilmesi son derece pahalıdır. Mevsim geçebilir. Yönetmenin kafasındaki karakterle, yazarın kafasındaki karakter birbirinden farklıdır. Aynı bile olsa o karakter, o tip görevi kabul etmeyebilir ve adamcağız zorunlu olarak başka birilerine başvurmak zorunda kalabilir. Oyuncular beceriksiz olabilir, prodüktör çok insafsız olabilir. Bütün bu faktörlerin sonucunda bir eser çıkarır sinemacı. O yüzden de kalem ve kâğıtla yazılan şey insan zihninde müthiş ufuklar açarken, her zaman aynı görüntüye bağlı olunan film başarısız olabilir. Türkiye’de talihsizlik buradan geliyor.

Sizin kitaplarınızdan çekilen filmlere nasıl bakıyorsunuz? Onları beğendiniz mi?

O kadar sert bir biçimde söylemedim ama Tunç başaranın, Sende Gitme Triyandafilis’ inden başka şöyle hakkıyla beğendiğim hiçbiri olmadı.

Yılın kitapları olarak lanse edilen kitaplar gerçekten o yıla damgasını vuran kitaplar mıdır? Yılın kitabı neye göre seçilir? Çok satılmasına mı, içeriğine göre mi?

Şimdi ben size bir şey söyleyeyim mi? Şimdi yılın kitabını kim seçer bende çok merak ediyorum. Bu adamlar kimdir? Bu adamların hangi niteliklerinden dolayı bu değerlendirmeyi yaparlar. En iyiyi söylerken, en iyi neye göre en iyidir ben bütün bunları bilmiyorum. Onun için yılın kitabı yapacak tipte de bir insan değilim. Hiçbir zaman benim yazdığım, hiçbir kitap yılın kitabı olmayacaktır. Türk edebiyatının doruğu, bakın bunu yazmak isterim. Ama hiçbir zaman yılın kitabı olmaz. Kimi yazarsa yazsın Türk edebiyatının doruğuna yükselen kitap, yılın kitabı gibi son derece aktüel, son derece değişken bir yapıt olmamalıdır benim kanımca.

Satış rakamıyla siz düş kırıklığına uğratan bir kitabınız oldu mu?

Yalnız satış miktarıyla değil, okuyanlar tarafından algılanma zorluğu çekilmesi yüzünden iki kitabım beni düş kırıklığına uğrattı dersem haksızlık olur. Ama madem soru böyle geldi ben de düş kırıklığına uğrattı diyeyim. Bunlardan bir tanesi eski adı tutsaklar olan Ateş Üstünde Yürümek, biri de edebiyat yaşamımın doruğu dediğim Kadın Destanı adlı kadınlar için ilk destan. Bunlar beni üzdü çünkü okurların bir kısmı benim gösterdiğim çabanın onda birini, yüzde birini göstermek istemediler. Kitapları biraz zor diye adeta reddettiler. Tabii bu müthiş bir kırgınlık yaratıyor insanda. Ama ben hala iddia ediyorum ki, yazar varsa, kendimi beğenmiş olmadığımı çok iyi biliyorsunuz Onur, bir araya gelelim onla konuşmayı çok isterim.

Ayla Kutlu olmak zor mudur? Hep bir şeyler üretmek zorunda hisseder misiniz kendinizi?

Yaptığınız şeyler hiçbir zaman yetmiyor. İnsanın geleceğe dönük olarak bir takım planlarının olması o insanı hep dik ve dirençli tutuyor. Hep bu kadar sorumlu hissetmesi de bana çok yanlış geliyor. Bakın yaşama ilişkin tavırlarımda aşırı derecede sorumluluk duygusu vardır benim.  Yazarlığıma çok büyük faydası olmuştur. Titiz bir yazar olmamı sağlamıştır. Ama Ayla Kutlu’ ya da acırım, zaman zaman çok insafsız davranıyorum. Aynaya bakıp kendisine benim kadar hakaret eden bir başka insan olmaz. Hep aynaya bakıp bakıp mı hakaret ediyorsun derseniz. Hayır, hakaret etmem için aynaya bakmama gerek yok. Bu günlerde suratıma bakmayı çok istemiyorum. Yürürken de kızıyorum, çok fazla azarlıyorum. Zor bir şey, beni taşımak da zor. Başkalarının beni taşımıyor olmasına hiç şaşırmıyorum doğrusu. Ben bile zor taşıyorum.

Çok satan bir kitap için yazarı mı, yayıncıyı mı kutlamamız gerekir? Bir kitap içeriğiyle mi, tanıtımıyla mı çoksatar?

Çok satan bir kitapta yazarın ne kadar etkisi var onu tam bilemiyorum. Tabii bizim Türkçe de bir takım sözler kaypaktır. Yani yazarın çok önemi yok anlamına geliyor bu sözüm anlıyorsunuz. Peki, yayın evini mi, yoksa yayın evinin görevlendirdiği bir takım özel kişilerimi, tabii bu yayın evinin marifeti oluyor. Örneğin basın danışmanları, halkla ilişkiler uzmanları, harcanan büyük paralar, yazarın görünür olarak bir magazin nesnesi haline gelme yeteneği çünkü hiç ummadığın bazı yazarlar, bazı kitaplarını tanıtmak için öyle pozlar vermek, öyle konularda konuşmak zorunda kaldılar ki, nefesim kesildi diyebilirim. Nefesim kesildi. Kitabın bunlara gereksinmesi olmadığını ama satışın gereksinmesi olduğunu düşündüm. Öyle olunca da yanın evi ve onun görevlendirdiği yeni görevlilerin marifeti olduğu kanısındayım diyebiliriz.

Yeni bir kitap hazırlığınız var mı? Bundan biraz bahseder misiniz?

İşte Asi’yi yazıyorum. Daha yukarıda bir konuşmamızda geçti. Asi ‘de sahiden de aşkı yazma kısmında fena halde durakladım. Yazamayacağım anlamına gelmiyor. Ama demek ki tam havasına giremedim. Onu bir yerde bıraktım. Şu anda anılarımı yazıyorum. Ya da şöyle diyelim daha dürüstçe bir biçimde hayatımı yazıyorum. Bu insafsızlığım yüzünden, yani Ayla Kutlu’ ya takındığım şu insafsız tavır yüzünden en azından biraz okuyanı güldürecek demeyeyim ama bu yazar kendisini iyi sarakaya alıyor dedirtecek türde bir anılar bütünü olacak ya da yaşam hikâyesi olacak.

Bir yazar, yazdığı kitabın gölgesinde kalabilir mi sizce?

Çok kitap yazabilen bir yazar yazdığı kitapların gölgesinde kalmaz. Anladığım kadarıyla soru tek bir kitap ve o yazara ilişkin.  Evet, o zaman kalır. Eğer daha sonra o kitabı aşacak bir girişimi, bir gücü bir yaratıcılığı olamıyorsa yazar unutulur, kitap kalır. Canlı gider yazı kalır.

Sizi etkileyen bizimle paylaşmak istediğiniz bir anınız var mı?

Beni çok güldüren bir anı var. Bundan iki üç sene kadar önce İskenderun’da bir ilköğretim okuluna gittim. Sınıf sınıf çocuklar geliyorlar onlarla özel sohbet yapıyorum. İlkokul ikinci sınıfa giden çocuklar geldi.  Yedi sekiz yaşında bir grup hepsi sorular soruyorlar cıvıl cıvıl şeyler. Tam karşımda da kara gözlü, karakaşlı, esmer tombalak bir oğlan oturuyor. Ellerini çenesine dayamış, sürekli gözünü bana dayamış bakıyor. Bütün çocukların soruları bitti. Sohbetimiz bitti. Bu hiç konuşmadı. “ Oğlum sen bana çok dikkatli bakıyorsun. Senin bir sorun yok mu? Dedim. ”var “ dedi. Sor bakayım” dedim. Teyze sen kaç yaşındasın? Dedi. O zaman öyleydi.”Altmış iki yaşımdayım “ dedim. “Teyze sen yakında ölürsün” dedi.

Bu sıcak söyleşi için, ikram ettiğiniz o güzel dondurma için size çok teşekkür ediyorum. Su da ikram ettim Onur.

Evet, su da ikram ettiniz. Evinizi bana açtığınız için, gönlünüzü bana açtığınız için çok teşekkür ederim.

Ben utanırım böyle şeylerden. Ben de çok teşekkür ederim.

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik