Reklam
Reklam
istanbul escort

Ahmet Ümit “ Yazarlık sadece dil işçiliği değil."

“ Yazarlık sadece dil işçiliği değil. Dil işçiliği olsaydı, bu bir teknisyenlik,mühendislik olurdu. Söz mühendisliği olurdu. Önemli olan ikincisi. Bir yaşamı anlatabilmek, bir hikayeyi anlatabilmek,ama tabi hikayeyi anlatırken de o hikayeye uygun bir dil geliştirmek. Bu anlamda dil işçiliği yazarlık için olmazsa olmaz koşullardan biridir.” Diyen Ahmet Ümit ile yaptığımız keyifli söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Ahmet Ümit “ Yazarlık sadece dil işçiliği değil.
Bu içerik 1319 kez okundu.
Reklam

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

 

 

 

Bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?

1960 yılında Gaziantep’te doğdum. Orta öğrenimimi Gaziantep’te tamamladım. Sonra üniversite eğitimi için İstanbul’a geldim. İstanbul’da Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdim. Aklımda hiç yazar olmak gibi bir şey yoktu. Sonra bir gün baktım ki yazmaya başlamışım. 22 yaşımda ilk öykümü yazdım. 1982 yılıydı. 1989 yılında ilk kitabımı çıkardım ama öykü kitabı değil bir şiir kitabıydı. Bir heves sonucu  öykü yerine şiir kitabı çıkardım. Ardından masal kitabı. Ve bir öykü kitabı çıkardım. Ondan sonra asıl beni Türkiye’ye ya da dünyaya tanıtan polisiye türünden sis ve gece geldi. 1996’dan sonra, Sis ve Geceden sonra, Kar Kokusu, Agatha’nın Anahtarı, Patasana, Kukla, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Beyoğlu Rapsodisi, Ninnetta’nin Bileziği, başka ne vardı? Kitaplarımı hatırlayamadım. Neyse kitaplar peş peşe yayınlanmaya başladı. Şimdi Türkiye’de  yazarak yaşamını sürdüren, sadece yazan birkaç  yazardan bir tanesiyim. Bun bir şans olarak değerlendiriyorum. Okurların bana verdiği bir ayrıcalık. Başka bir işi yapmadan, sevdiğim işi yaparak hayatımı sürdürmemi sağlıyorlar. Mutlu bir insan sayılırım. Çünkü bulunduğum noktayı çok değerli buluyorum. Çok değerli bir yer. Yaşamak başlı başına çok değerli. Yazarak dünyayı algılamak, dünyayı değiştirmek, yazarak dünyayı yansıtmak, bu başlı başına mutluluk verici bir şey. O yüzden yeryüzündeki mutlu insanlardan birisi olduğumu söyleyebilirim.

Yaşam içinde her ayrıntıyı hatırlamak, unutulmak istenen anıların tekrarlanmasını sağlar. Bu anlamda yazar bu anıların tekrarlanmasında neler hisseder?

Birkaç şey. Bir hüzün hissediyorsunuz? Çünkü sonuçta yarattığım karakterin hepsi benim. Benden parçalar var. Benim yaşamımdan parçalar var. Güzel sorunlara değinildiği zaman, asıl mesele o karaktere hayat verirken kendi anılarıma başvuruyorum. Bundan yararlanıyorum. Başka hiçbir şey yok. Kendi yaşadığım olaylar, benim anılarım ya da arkadaşlarımın anıları gördüklerim. Bunların hepsi yeniden canlanıyor. Yeniden canlanırken tabi bir yandan sevinç, bir yandan da hüzün var. Bir sevinç var belki bunları hatırlamak , bunun kırıntılarını yeniden hissedebilmek sevinç veriyor. Geçmişi hatırlamak, yeniden yazmak, yeniden üretmek.

Güzel bir şey.

Dönemin izlerini taşıyan kitaplar ilgi çekmiştir hep. Dönem kitapları alıcısı hazır kitaplar mıdır?

Bu biraz eserin kalitesiyle ilgili. Bire bir her dönem kitaplarının okur tarafından ilgiyle karşılandığını sanmıyorum. Bazıları gerçekten karşılanır, bazıları karşılanmaz. Bana göre dönem kitabı olsun, ya da başka bir konuyu anlatsın, önemli olan edebiyattan söz ediyorsak, buna uygun bir dil, buna uygun bir hikâye, bir kurgu, buna uygun güçlü karakterler yaratmakla mümkündür. Eğer bunları başarabilirseniz, eserinizde güçlü olacaktır. Ve bu gün ya da yarın mutlaka karşılığını bulacaktır. Bunun daha önemli olduğuna inanıyorum açıkçası.

Polisiye hikayelerde ünlüsünüz. Neden bu türde bu kadar başarılısınız?

Çok sıkılan bir adamım. Hayat beni çok sıkar. Bildiğiniz gibi polisiye romanlarda da , polisiye hikayelerde de hep gerilim vardır. Hep bir merak vardır. O sizi sıkmaz. Hep heyecan, bir tempo vardır. Bu yüzden ben sıkıntıdan kurtulmak için polisiye hikâyeler yazmak istiyorum. Çünkü onu yazarken o sıkıntıdan bende kurtuluyorum. Siz okurlar nasıl hoşça vakit geçiriyor, nasıl eğeleniyorsanız, ben de yazarken hoşça vakit geçiriyorum, eğeleniyorum. Sıkıntıdan kurtuluyorum. Bu çok önemli. Ve bu yüzden polisiye öyküleri  çok seviyorum. Çok sevdiğim için iyi oluyor.

“Patasana” adlı kitabınız iki ayrı öyküyle devam ediyor. Neden böyle iki ayrı öyküyle kitabı yürütme gereği duydunuz. İki ayrı kitabı okur gibi hissediyor, kitabı okuyanlar.

Doğru. Patasana’da aslında anlattığım şey biraz şiddet. Yani insanın içinde ki şiddet. Yabancı olana, bizden farklı olana uyguladığımız şiddet. Farklı olanı reddetme, farklı olanla birlikte yaşamayı reddetme. Bu yüzden onlara yönelik bir şiddet uygulamak. Ne yazık ki bu günümüzün sorunu değil sadece. Çok eski çağlardan beri Hitit dönemini anlattığımızda da bu karşımıza çıkıyor. Var olan bu gerçek mesele insanın içinde bir yerde duruyor. Bu iki farklı periyodu anlatan iki farklı tarihsel dilimi anlatmaya çalıştım ki içimizdeki bu kötülüğü, içimizdeki bu yanlışı olumsuz geleneği ortadan kaldıralım. Sadece günümüze özgü  bir şey değil, kalıcı temel bir yenilgi. İnsana dair temel yanılgıyla başa çıkmak adına bu iki farklı periyodu romanıma konu ettim.

Peki neler üzerine kurulur yaşamlar. Her an öncekiyle ilişkili değil mi sizce? Sonra da anılar birikimi değil mi? Neler üzerine kuruyoruz yaşamımızı?

Herkes için bir şey söylemek zor. Ama benim için söyleyebilirim. Ben Ahmet ümit olarak, yaşamımın üzerine kurarım yaşamımı. Güzel şeyleri umut etmek, güzel şeylere ulaşmak içinde. Her insanın yaşamında farklı bir şey olacaktır. Bu umut için çabalamak, bu umudun peşinden koşmak, onun için bir şeyler yapmak, taş taşımak, yazı yazmak, bir çaba içerisinde olmak, benim yaşamımı kurduğum  şey diyebilirim. Umut gerçekleşir, gerçekleşmez, çok önemi yok. Önemli olan bence, amaç değil, yürüdüğünüz yoldur. Eğer yürürken, günlük hayatımız bizi mutlu ediyorsa, o günler bize doyum veriyorsa, mesele bitmiştir.  Amaca ulaşıp ulaşmamak çok önemli değildir. umudun ne kadar  gerçekleşip gerçekleşmediği çok önemli  değil ama umutsuz kalmak korkunç bir şey.

Aşkların, hatıraların, yolculukların ve dostlukların paylaşımların seyir defterinde unutulmaz  ve kıyaslanamaz bir yeri vardır. Yazarlar çok şey borçludur hatıralara. Sizin hatıralar özel bir borcunuz var mı?

Var tabi. Ben 78 kuşağından biriyim. Genellikle çok politik olayların, çalkantıların içerisinde geçti hayatım. Bir  çok arkadaşımı kaybettim. Bu süreçte, bazıları vuruldu, öldü. Dolayısıyla anıların bugünkü yaşamıma çok anlam kattığını düşünüyorum. Çünkü sonuçta yaşamın kendi başına bir anlamı yok. Ay ışığının altında bir hiçlikte yaşıyoruz. Bu hiçlikli yaşamı anlamlı hale getirmek bizim çabamızla mümkündür. Dolayısıyla, bu anlamlı hale getirme çabası , bu uğurdaki  şey benim eski hatıralarımdan arkadaşlarımla yaşadıklarımdan geçmişte,yaşadığım güzelliklerden kaynaklanıyor. Ben oradan aldığım güçle, bu günü daha anlamlı ve güzel kılabiliyorum.

Kolay hoşça kal der misiniz? Sizce bir yazar kolay hoşça kal diyebilir mi?

Ben diyemem. Yazarları bilemem. Çünkü insanların insanları çoğalttığını düşünüyorum. İnsanın insana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. O yüzden de, ne arkadaşlarımdan, ne sevdiklerimden kolay kolay vazgeçemem. Hatta beni çok kırsalar bile kolay kolay onlara hayır diyemem. Hoşça kal diyemem. Ama eğer biriler bana, hoşça kal diyecekse, bunu da anlaşıla karşılarım. Hoşça kalına ben de saygıyla karşılık veririm. Çünkü öteki türlü zulme dönüşür. Sizi istemiyorsa arkadaşlığınızı dostluğunuzu istemiyorsa, ben seni bırakmayacağım tavrı kötüdür. Ama ben kimseye hoşça kal demem. Hatta beni çok sıkan insanlara bile hoşça kal diyemem.

Yalnızlıkla ne kadar arkadaşlık yapıyorsunuz? Bir kitap bitene kadar mı yoksa kitap bitse de peşinizi bırakmıyor  mu?

Aslında yalnızlığı sevmiyorum. O yüzden de çok fazla arkadaşım var. Çok dostum, arkadaşım var. Yazılarımda arta kalan zamanlarda, kitaplarımdan arta kalan zamanlarda vakitlerimi onlarla ailemle geçirmek isterim. Sürekli çabam budur. Ama arkadaşlarım sosyal ilişkilerim olmadığı zaman yalnızlığımı giderdiğim şey  gerçektende kitaplarımdır. Kitaplarımı yazarken şöyle bir şey oluyor. Kitaba başlarken, diğer kitap ta başlıyor. Yazı olarak gelmese de hikaye olarak geliyor. Ben artık yeni kitabımın üzerine düşünmeye başlıyorum. Böylece yalnız kaldığım söylenemez.

Öykülerde saklı kalmış, dünyalar, okuyucu o satırlarda gezinirken mi ortaya çıkar?

Şöyle bir şey. Gerek öykü olsun, gerek roman olsun,yazarken bir şeyi hedefleyerek yazıyorum. Ama bazı okurlar, belki okurların tümü, okudukları şeyin altında inanılmaz bir takım sözcükler, kelimeler, anlamlar, büyüler çıkarıyorlar. Bunlara tanık oldum. Hiç de öyle düşünerek yazmadığım cümlelerimi yahu sen böyle bir şey yazmışsın, muhteşem diyorlar.  Halbuki ben hiç öyle düşünmemiştim. Sıradan bir şey yazdığımı sanıyordum. Bunu anlamlı kılan, o sözcükleri anlamlı kılan bence okurların hayal gücüdür. Bu da şunu gösteriyor. Demek ki nasıl okurun yazara ihtiyacı varsa, yazarında okura ihtiyacı vardır.

Bir yazar yazdığı öyküyle, kendi yaşamı arasında sıkışır kalır mı?

Evet yazdığınız metin, yazdığınız öykü, roman yürümüyorsa, işin içinden çıkamıyorsanız, o artık sizin sırtınıza yük olmaya başlamışsa, yemek masasına oturduğunuzda halen sizi kasmaya devam ediyorsa, bir arkadaşınızla görüşürken hala zihninizi meşgul ediyorsa, bunda bir sıkışma söz konusudur. Ama doğrusu şudur, onu geçmek, yenisine başlamak lazım.

Yazarlık bir dil işçiliği mi? Yaşantının dilde sergilenmesi mi sizce?

Yazarlık sadece dil işçiliği değil. Dil işçiliği olsaydı, bu bir teknisyenlik, mühendislik olurdu. Söz mühendisliği olurdu. Önemli olan ikincisi. Bir yaşamı anlatabilmek, bir hikayeyi anlatabilmek,ama tabi hikayeyi anlatırken de o hikayeye uygun bir dil geliştirmek bu anlamda dil işçiliği yazarlık için olmazsa olmaz koşullardan biridir. Ama tek başına bir dil işçiliği  bir yazarlık değildir. Bu nedenle  iyi bir yazarın  sadece  iyi bir dile sahip olması  yeterli değildir. Türkçeyi doğru kullanıyor olması yeterli değildir. aynı zamanda bir felsefi anlayışa, bir politik anlayışa, bir dünya görüşüne sahip olması gerekir. Eğer bunlar olamıyorsa, siz öteye geçemezsiniz.

İnsanı insan yapan bir özelliği de kendini bir anlamda verimli hissetmesi midir? İnsanda ki yaratıcı enerji gücü yalnızca sanatsal  yaratıyla sınırlandırmamız mümkün mü?

Hiç mümkün değil. İnsanı insan yapan, pek çok alan var. Bunlardan bir tanesi sanat. Ama buna bilimi de ekleyebilirsiniz. Buna arkadaşlığı da ekleyebilirsiniz. Fedakârlığı da ekleyebilirsiniz. Buna sporu da ekleyebilirsiniz. Ama sanat toplu olarak yaşamı yansıttığı için insanı insan yapan bir alandır. O nedenle sanatla buluşmuş, toplumlar, buluşmamış toplumlara göre cok daha gelişmiş toplumdur. İnsanlar da öyle.

Bildiğiniz gibi çocuk yaşlarda var olan yaratıcılık sonraki yıllarda azalıyor. Sizce yaratıcılığı engelleyen nedir?

Yaratıcılığın tanrı vergisi olduğunu düşünüyorum. Ama eğer siz bu yaratıcılığı geliştirerek bir çaba içerisine girmezseniz, okumazsanız, yazmazsanız, örneğin yazar olacaksanız, yazardan söz ediyorsak, bir süre sonra bu yaratıcılık yarıda kalacaktır, bitecektir. Ama siz bunu geliştirirseniz, okumaya devam ederseniz, yazmaya devam ederseniz gelişirsiniz. Öyle yetenekli insanlar vardır ki, çalışmadıkları için içindeki yaratıcılık ölüp gitmiştir. Bu açıdan yaratıcılık vardır. Ya gelişir, ya da ölür.

 

Benimle vaktinizi paylaştığınız için teşekkür ediyorum.

Rica ederim. ben teşekkür ederim.

 


 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik