Reklam
Reklam
istanbul escort

Turgut Özakman "Ben çocukken, Bakırköy inanılmaz derecede, hayatın halleri bakımından çok zengin bir yerdi."

Turgut Özakman ile ölümünden önce yaptığımız söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Turgut Özakman
Bu içerik 992 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

Öncelikle sizinle sohbet edip,sizi tanıma şansını bana ve okurlarımıza verdiğiniz için teşekkür etmek istiyorum.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim.

 

Aslında ben söyleşimizde, sizin dünyanızı okurlarımıza tanıtmaktan yanayım. Bu nedenledir ki, kısa bir özgeçmişinizi bilmek bakış açımıza önemli bir etken olabilir. Bizi bu konuda bilgilendirir misiniz?

1930’da doğdum. Demek ki şu anda yetmiş altı yaşımdayım. Yani benim çocukluğum Bakırköy’de, İstanbul’da geçti. Ailem oralıdır. Sonra babamın işi dolayısıyla, askeri fabrikalarda çalışıyordu. Kırıkkale’ye, Kırıkkale’den Ankara’ya geldik. Ve sonunda Ankaralı olduk. Ankara’da kaldık. Ankara Atatürk Lisesi’ni bitirdim. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. Ondan sonra da çok kısa bir süre sonra, memur olarak çalışmaya başladım. Kamu hizmetine girdim. Kırk senemi tamamladım, çıktım.

Edebiyatı böylesine özümsemiş, sindirmiş bir insanın hayatında neler olduğu, birlikte yaşadıkları, sevdikleri gibi genel hatları ile sormak istediğim bir soru var. Turgut Özakman hayatın hangi yüzünü benimsemiş, hangi yüzünü hiçe saymaktadır.

 Ben çocukken, Bakırköy inanılmaz derecede, hayatın halleri bakımından çok zengin bir yerdi. Küçük bir İstanbul’du. O yüzden biz hayatın birçok yüzüyle karşı karşıya geldik taa çocukluğumuzdan beri. Ama bunun çoğunluğu iyimserlikle bakılacak güzel tablolardı. İşte Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin, Türklerin, şehirlilerin, köylülerin bir arada bir bayram coşkusu içinde yaşayabildikleri bir yerdi.1938’de ikinci dünya savaşı patlak verdikten sonra Bakırköy’de barut fabrikası kapatıldı. 39 yılında ya da 40 yılında, orada çalışanlar, Ankara’ya, Kırıkkale’ye, Elmadağ’a falan dağıtılıyordu. Biz Kırıkkale’ye gittik. Ben ilkokulun son sınıfını o yüzden Kırıkkale’de okudum. Kırıkkale’de hiç bilmediğimiz, tanımadığımız, özellikle altını çizerek söylüyorum, denizi olmayan bir hayatla karşılaştık. Sonra Toprak Mahallesi gibi bir yeri hiç görmemiştik. Toprak mahalle dediğimiz yer Kırıkkale’nin o zamanki çekirdek iskân merkezi. Üzüm kiloyla satılıyordu, domates kiloyla satılıyordu. Bakırköy’de öyle değildi. Üzüm kiloyla satılırdı da, domates, patlıcan, bamya bile taneyle satılırdı. Salatalık kiloyla satılıyor diye onu parlatsın diye kocaman büyük yaparlardı. İçi bütün çekirdek dolu dev salatalıklar halinde. Annem musluğu açardı su sesi duysun diye. Ama bir süre sonra biz bozkır çocuğu da olduk. Sıtma o zaman çok fazlaydı. Yeniden harp içinde patlak vermişti. Sonra ekmek karneyle dağıtılır oldu. Ortaokulu orada okuyamadım. Yeni açılmıştı. Pek başarılı bir ortaokul gibi görünmüyordu. Ankara’ya halamın yanına geldim. Ankara’da ki birinci ortaokulda okudum. Harbin dışında da kalsanız, harbin yansıması, gölgesi vuruyor bir ülkenin üzerine. Biz o gölgeyi bütünüyle yaşadık. Yalnız yani dörtte bir, sekizde bir ekmek yemekten ibaret olmadı bu, geceleri karartma yapılırdı. Umumiyetle geceleri sokağa çıkılamazdı, pencereler kapanırdı. Almanların, Balkanlara inmesinden sonra bu pasif korunma denilen bugünkü adıyla tedbirler zincirinin tümünü yaşadık. O zaman insanın içinde yaşama sevgisi azalıyor doğrusu. Işıksız yaşanmıyormuş meğerse. Biz ışıltılar içinde gelmiştik, o karanlığın içerisinde kaldık. Savaş bittikten sonra Türkiye birden bire çok partili döneme girdi. Savaşın kısa bir bitiminden sonra doğrusu bir şey söyleyeyim mi? O da bir ışık gibi geldi başlangıçta. Fakat sonra o da teker teker kendi ışıklarının çoğunu kapattı. Bizi çok büyük umutsuzluğa düşürdü. Demokrat parti iktidara geldiği zaman ben doğrusu yenilikten çok mutlu olanlardan biriydim. Daha ilk karar ezanın Araplaştırılması olduğu zaman şaşakaldım. Ben gelenleri daha özgür, söylediklerine dayanarak, daha ilerici, daha Atatürkçü, daha atılgan, daha uygarlıkçı, daha çağdaş sanıyordum. Nasıl büyük bir yanılgı içinde olduğumuzu çok çabuk anladık. O zaman benim kuşağım yalnız kendi öz ortamında, kendine içe bakışla yetişmedi büyük değişiminden ötürü dışa da bakarak, giderek dünyaya da bakarak yetişti. Hasan Ali Yücel zamanında klasiklerin yayını vardır ki, bizim çok mütevazı, çok dar ufkumuzu olağan üstü genişletti. Yani benim üç beş kuruş gündeliğim vardı o zamanlar. Onu harcamazsam üç gün sonra bir klasik kitap alabiliyordum. On beş kuruştu en pahalısı hemen hemen ya da yirmi beş kuruştu. Atatürk lisesinde biz arkadaşlar kendi aramızda bilirdik ki herkes klasikleri okumaktadır. Bunları tartışabilirdik. Çok büyük güzellikti tercüme dergisinin yayınlandığı zamanlar. Derken Orhan Veliler, Melih Cevdetler, Sait Faikler, varlığın kitapları, ulus gazetesi çıkardı,  haftada iki ya da üç gün sanat kültür sayfası vardı. Nurullah Ataç da orada yazardı. Tiyatro eleştirileri yapılırdı. Tiyatro açılmıştı. Devlet tiyatrosu her gece perdesini açan bir tiyatro olması, şehirde böyle bir tiyatronun olması, antik oyunları da, klasik oyunları da Türk ve yabancı oyunları da birlikte oynuyor olması da çok büyük talihti. O tiyatroyla birlikte biz de büyüdük. Ya da o tiyatro da bizimle birlikte büyüdü öyle diyeyim. Bir kültür başkentinde yaşadığımızın bir süre sonra farkına vardık. Sergileriyle, Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrasının halka açık konserleriyle, ikinci Büyük Millet Meclisi binasının çok güzel bir bahçesi vardı. Şimdi kimse girmiyor bile. Halka kapalı bir yer zamanlar halka açıktı.Orada konserler verilirdi.Orada gider oturulurdu.Havuzu ,suyu Cumhuriyetin ilk kuruluşunun sanki gölgeleri kalmış gibi havuzun üstünde,oraya baka baka yol almaya başladık.Ankara da Süreyya pavyonu gibi bir pavyonun bulunması ,beklide dünya da eşi olmayan bir yerdi.Ankara palas hala yaratılamayacak bir kültür oteli deyim, ne deyim ona özel bir ad bulmak lazım. Kültür merkeziydi bir çeşit. Buraları kutup yıldızı gibi insana yol gösteren yerlerdi.1947 yılında operanın açılmış olması müthiş bir olaydır.1923 yılında Cumhuriyeti ilan ediyorsunuz,1947’de opera başlıya biliyor. Bir süre sonra bale başlıya biliyor. Tiyatro üzerine bir şey söyleyeyim bizim ilk oyunumuz, batı tarzı oyunumuz 1860 yılında yazılmıştır.1960 yılına gelelim. Yüz yıl içerisinde Türkiye üniversitesindeki tiyatro bölümüyle her bakımdan kurulmuş dünyayla yarışacak hale gelmişti. Bu Türklerin tiyatro sanatına olan o yatkınlığını da, bu konudaki yeteneğini de çok güzel gösteren bir örnekti. Hemen hemen her sanat dalında cumhuriyetin getirdiği o güzelim özgürlük ya da büyük bir güven ve ümit içerisinde geleceğe çok büyük bir sevinçle bakan bir kuşaktık.

 “Şu çılgın Türkler”  kitabında gençlere milli mücadeleyi anlatma çabasını görüyorum.Bu kitabın böyle bir misyonu var mı?

Evet. Ben evvela biriktirdiğim bilgiyi her halde değerlendiririm diye düşünüyordum. Bu kendime göre bir misyondu. Kendimi hedefleyen bir misyondu. Mademki bir bilgim var onu kullan demekti bu. Ama sonra giderek üniversite hocalığım sırasında her yıl çocukların, bu konuda biraz daha az, hatta oldukça yanlış bilerek geldiklerini görünce gençlere yönelik bir macera romanı gibi bu bilgiyi yazsam iyi olur diye düşündüm. Fakat ben bunun işe yarayacağını, gençlere yakın çağımızı öğreteceğini kestiriyordum da, gençliğin bu kadar susamış olduğunu, buna bu kadar dört elle sarılacağını doğrusu düşünmemiştim. Hata etmişim. Onun için gençlerden özür dilerim.

 

Kitabınızda mücadeleci bir millet görüyoruz. Ve bu da milli duygularımıza tercüman oluyor. Dedelerimizle gurur duyuyoruz. Amacınız kurtuluş savaşını öğretmek miydi?

Tabi bu devletin nasıl kurulduğunu bilmek gerekiyor. Bu devletin bir takım temel nitelikleri var ki onu milli mücadelenin şartları belirlemiştir, saptamıştır. Bunu bilmek gerekiyor. Bunu bilmeden Türkiye’yi yönetmekte, Türkiye de yaşamakta zor. Yani bir devletin bir kuruluş gerekçesi var. Bir kuruluş hikmeti var. Bir kuruluş nedeni var. Bütün bunlar onları yönetenlerin seçtiği yön değil, tarihin verdiği bir yön. Avrupa’nın karşısında iki yüz yıl, üç yüz yıl mütemadiyen yenilmişsiniz. Başınız eğik kalmış. Onlarla yarışacak halde olmaktan çıkmışsınız. Aşağılık duygusu içinde titriyorsunuz. Millî mücadele bunun kırılma noktasıdır. Milli mücadeleden sonra Türkiye dikildi. Müthiş bir milli gururla dikildi. Şimdi bunu çocuklarımızın bilmesi lazım. Eğer bilmezseniz siz Osmanlının son yöneticileri durumunda,Avrupa’nın karşısında,boynu bükük kalırsınız.Bugün Türkiye’yi aşağı yukarı otuz yıldır yönetenler milli mücadele konusundaki bilgi eksikliğinden dolayı başı eğik durmaktadır.Şimdide öyle duruyorlar.Dünde öyle duruyorlardı.Bir tek iktidarı,bir tek yaklaşımı eleştiriyor değilim.bir genel fotoğrafla saptamak istiyorum. Otuz yıldır, otuz beş yıldır böyleyiz biz. bunun için tarihini bilmeyen milletlerin ayakta kalmasına imkan yok. Zaten tarihini bilmeyen bir millet diye de bir şey düşünülemez. Bizim talihsizliğimiz, bizi yönetenlerin milli mücadeleye karşı vefasızlığı, hatta onu çok sulandırarak anlatmaktan yarar beklemesi. Bunu biraz gerekli görmesi. Bu emperyalizme karşı verilmiş, zafere ulaşmış, ilk mücadele dünya tarihinde. Emperyalist lafını solcular kullanıyor diye yasaklamışlardı. Bilimsel bir terim bu. Onun için gençlerin bunu bilmesini, hem antiemperyalist yanını, hem işbirlikçi İstanbul yönetimine karşı bir milli ihtilal olduğunu, ikisini birden bilmesi için, Kurtuluş Savaşı’nın ayrıntılı olarak çocuklarımıza anlatılması gerektiğine inandım. Ve yapmak istediğim bu. Yaptığımı umut etmek istiyorum.

Türkiye’de en çok satanlar listesine giren “Şu Çılgın Türkler’ den biraz bahseder misiniz? Turgut Özakman bu kitabı nasıl görüyor?

Ben bunu elli yılda yazdım. İçinde yaşadım.Bir çeşit anılarımı yazmış gibi hissediyorum.Öyle görüyorum.Biri Kurtuluş Savaşı’yla ilgili, benim asla görmeyeceğim,bilmediğim,işitmediğim,ama okuyup öğrendiğim,içinden geçmişim gibi bildiğim bir konuyu,ters anlatırsa, yanlış anlatırsa ,eksik anlatırsa,içimden şöyle bir his geliyor. Ben ordaydım, böyle olmadı demek geliyor içimden. O kadar benimsedim, onunla birlikte yaşadım. Hiç olmazsa elli yıldır, günde en az iki saatimi ben bu konuya verdim. Evimin içi, millî mücadeleyle ilgili, haritalar, fotoğraflar, kitaplar, broşürler, fotokopiler, dosyalar. Şimdi bana yardım eden arkadaşlarımla birlikte evi toparlamaya çalışıyoruz birkaç gündür. Sanıyorum onlarda şaşıyorlardır ne kadar çok ayrıntı toplamışım.Ne kadar çok hurda bilgi bile toplamışım.Ama hiçbir şeyi okumamış olmak istemedim.Her şeyi okuyarak ,o dönemle ilgili her şeyi bilerek ,zaten onu yaşamış  gibi olmak hissini verende o ayrıntılar oluyor.Ayrıntılar birleşince gerçeğe yakın bir resim elde edilmiş oluyor.Ben bunu kısaltarak, yoğunlaştırarak,aslında bütün ayrıntılarıyla yazsam,bunun üç misli,dört misli olurdu.Bazı sembol sahnelerle yetinerek böyle anlattım.Ama umut ediyorum ki benden daha yetenekli genç yazarlar daha da güzelini yazacaklardır.

Kitabın bu kadar çok satmasını neye bağlıyorsunuz?

Öğretmenler sahip çıktı. Onların yardımıyla gençler sahip çıktı. Çocuklar sahip çıktı. Ordu sahip çıktı.  Atatürkçüler sahip çıktı. Tarihimizi öğrenmek isteyen yurtsever insanlar sahip çıktı. Belki benim gibi düşünmeyen ama doğruyu anlattığıma inanan insanlar beni tanıdıktan, yazdıklarımı gördükten sonra o insanlar sahip çıktı. Yani Türkiye sahip çıktı. Çünkü doğru olsun diye, hiç yanlış aksettirmeyim diye, bunu bir namus borcu, büyük bir sorumluluk duygusu içinde hareket ettiğimi yazımdan anlıyorlardı. Bu kadar dip notlu roman olur mu? Sahte tarihlere karşı, söylentilere karşı gençlerimizin özellikle doğruyu bilmeleri için hemen her paragrafı için tartışılmaz kesin, doğru kaynaklardan yararlandım. Onlara gönderme yaptım. Nitekim şimdi bu kitabın içeriği hakkında hiçbir tartışma söz konusu olamıyor. Ama yazılmasaydı bu, milli duyguyu beslemeseydi diye bu isteği açıklayan böyle düşünen insanlar var. Onlar mütareke döneminde de vardı, milli mücadele sırasında da vardı. Türkiye adım adım çağdaşlaşırken onun karşısında durmaya çalışan, vızıldayan insanlar her zaman olmuştu. Bugün elbette olacaktır. Bu demokrasinin kaçınılmaz bir sonucu. Ama gerçeği değiştirerek, çarpıtarak, saptırarak anlatmayı çok büyük ihanet diye kabul ediyorum. Gerçeğe ihanet edilmez. Tarihi değiştirirsek biz gençlerimize çok kötü davranmış oluruz. Bunun hem ahlaki, hem siyasi sorumluluğu çok ağır olur. Bunun için milli mücadele hakkındaki yalanları herhalde artık durdururlar. Çok ayıp ediyorlar zaten. Çok ayıp ediyorlar. Sadece yanlış anlamak iştaat farkı, yorum farkı değil, A dan Z ye düpedüz yalan yazıyorlar. Bu beni utandırıyor. Böyle insanların var olması insana utanç veriyor. Umarım onlarda utanıyorlardır.

Siz tarihi gerçekleri yansıtan bir yazarsınız. Tarihi gerçekleri olduğu gibi yazdınız mı?

Şimdi gerçeği birebir yansıtmak mümkün olmayacağına göre bazen onu sembolle anlatıyorsunuz, bazen özetleyerek anlatıyorsunuz. On kişinin yaptığı bir şeyi bazen bir kişiye yükleyerek anlatıyorsunuz. Ya da diyelim ki bir sürü Ömer çavuşlar var ama siz hepsini yazamayacağınız için, bir tipik Ömer çavuş yaratarak, bütün Ömer çavuşları temsil etmek anlatmak istiyorsunuz. Buna benzer gerçeği yoğunlaştırıp, özetlemeye çalışarak birebirmiş gibi göstermeye çalışarak ama özüne büyük bir saygı özen göstererek  anlatmaya çalışıyorsunuz. Atatürk biriyle konuşuyorsa,  sahiden öylemi konuştu, hatır soruyorsa her halde öyle konuşmuştur diye düşünüyorsunuz. Bunu yaparken ne yapmak gerekiyor, ben ne yaptım onu anlatayım. Atatürk’le ilgili bütün anıları okumuşsanız, Atatürk’ün bütün açıklamalarını okumuşsanız üslubunu yakalamış oluyorsunuz insanlarla ilişkisi hakkında bilginiz oluyor. Tiyatro yazar gibi o role giriyorsunuz. Onun gibi konuşmaya çalışıyorsunuz. Bunu başarmak için çok özen gösterirseniz, titizlik gösterirseniz doğruyu bulabilirsiniz. Nitekim ben bir cümleyi günlerce üstünde düşündükten sonra, kırk kere yazdıktan sonra son şeklini verdiğimi bilirim.

 

 “Şu Çılgın Türkler” okurken sürükleyicilik arz ediyor. Bize tarihi hem sevdiriyor, hem derinlemesine öğretiyor. Kitabı okurken farkında olmadan birçok şeyi öğrenmiş oluyoruz. Amacınız bu muydu? Tarihi sevdirerek öğretmek mi?

 Kolay okunmasını istedim. Yani Türkiye’de milli mücadeleyle ilgili, benim kitabımdan önce yayımlanmış, çok değerli bilimsel kitaplar var. Ama bunlar tabi bilimselliğin ağır başlılığını taşıyor. Biraz sert çehreli, biraz çatık kaşlı. Biz o bilimsel kitaplarla milli mücadeleyi öğrenemedik bir, ikinci bilimsel kitaplarda kuva-i milliye ruhunun yansıtılmasına o üslup el vermiyordu. Bunu böyle bir roman gibi yazınca hem bu kolayca  okunur anlaşılır oluyor.Hem o duyguyu yansıtmak kabil oluyor. Milli mücadeleyi  özetlerseniz, bunun özetinin özeti kuva-i milliye ruhu. Bunu vermeden olmaz. Bilim kitapları bunu tabi haklı olarak, doğal olarak bu ruhu yansıtmadılar. Bu ruhu yansıtmak isteyen bazı romanlarımız olmadı değil.  Ama onlarda bir iki kitap okuduktan sonra oturup kurtuluş mücadelesi ya da milli mücadele hakkında roman yazmaya kalktıkları için birçok yer gerçekçi olmadı. Gerçek izlenimini vermedi. İki üç kitaba sığmış gerçeklerle milli mücadeleyi anlatmak tabi ki kabil değil. Ben neredeyse bir ömür bu işle ilgilendiğim için birçok yazardan bilgi birikimim bakımından, yeteneğim bakımından söylemiyorum, bilgi birikimim bakımından böyle bir üstünlüğüm, bir imtiyazım vardı,  sanıyorum ben onu kullanıyorum.

.”Şu Çılgın Türkler” kitabında anlatmak istediğiniz her şeyi anlatabildiniz mi? Keşke şunu da anlatsaydım dediğiniz bir şeyler kaldı mı?

Hayır. Öyle bir şey kalmadı. Eklemediğim için üzüldüğüm Alemdar gemisiyle ilgili bölümü iyi anlatmadığım için, iyi anlatamadığım için, yeteri kadar yer, hatta hiç yer vermediğim için öyle diyeyim ben size, Alemdar gemisine hiç yer vermediğim için sıkıntı çekiyor, üzülüyorum. Ama o zaman bunu yazarken anıları biliyordum ama resmi belgeleri bilmiyordum. Bu konuda yeterli belgeye ulaşamamıştım. Bu benim eksikliğim yüzden sırf anılara dayanarak ta onu bir gerçekmiş gibi yansıtmaktan kaçındım. Saygımdan ötürü böyle önemli, böyle büyük bir olayı kitaba koymamak durumunda kaldım. Sonra Hürriyet Gazetesinde o günlerle ilgili anıları anlatırken bu borcumu ödedim. Alemdar dışında şunu anlatsaydım, şunu şöyle söyleseydim diye sonradan düşündüğüm hiçbir yer olmadı.

 

Siz aynı zamanda oyun yazarısınız. Oyunlarınızı yazarken de tarihsel metinlerden, araştırmalardan yararlanıyor musunuz?

Evet. Son oyunlarım Bir Şehnaz Oyun yahut Fehim Paşa konağı falan yakın tarihimizle ilgilidir hep. Ama ben tarihi oyun yazarken o komedi olacak, müzikal olacak, onun özü gerçeği koruyacak ama gelişimi içerisinde, ben biraz cin aynasıyla bakarak, bazı şeyleri mizahın elverdiği ölçüde abartarak, bazı şeyleri gene mizahın izin verdiği ölçüde yoğunlaştırıp, keskinleştirerek anlatmaya çalışıyordum. Tarih benim ikinci tabiatım gibi bir şey. Onun için bu tarihin dışarısında bir roman yazmaya çalışıyorum. Şimdi dediğim yirmi yıldır yazmaya çalışıyorum. Yani bilgi biriktiriyorum. Evimin kütüphanesinin iki rafı, her rafta elli yüze yakın kitabın toplandığını hesaplayarak bakınız. Notlar dosyalar ve kitaplarla dolu. Kendime diyorum ki yahu hiç araştırmaya dayanmadan sırf böyle kafadan, hayaline dayanarak bir şey yazmayı hiç başaramayacak mısın sen? Yapamıyorum. Tarihin genel çerçevesinin içerisine oturtmadan, doğru bir çerçeveye oturtmadan böyle hayalimden uyduruk bir şey yazmayı ben başaramıyorum. Bunu kendimi övmek için değil, tam tersine eleştirmek için söylüyorum.

Sizi tanıyanların birleştiği nokta mütevazılığınız. Şöhret zaman zaman bunu yitirmenize neden oldu mu? Okurlarınıza hiç tepeden baktınız mı? Hayranlarınıza, okurlarınıza vakit ayırıyor musunuz?

Vakit ayırıyorum. Kimseye yukarıdan bakmadım. Küçüklüğümde de bakmadım, şimdi de bakmıyorum. Bakmam da. Şunu söyleyeyim. Bu özel bir meziyet değil. Bende zaten şımarma yeteneği yok. Ben öyle olduğum için, şımarma yeteneğim olsaydı şımarırdım. Ama yok o yetenek bende. Yirmi yıl evvel, kırk yıl evvel, yetmiş yıl evvel neysem, yine oyum. Biraz farkım biraz daha fazla biliyorum.

 

Üretme sürecinde nelerden etkileniyorsunuz? Kitaplarınızı yazarken kendinizi tekrar etmekten korkuyor musunuz?

Şimdi, insan bir şey yazarken, bunu gençler için söylüyorum, yani rekorunu egale ede ede olmaz. Demek ki o rekorunu kırarak, geliştirerek yazmak lazım.artık kendini  tekrar edecekse durmalı.Ben oyun yazmayı durdurdum.Baktım ki kendimi tekrar edeceğim,durdum, romana döndüm.Acemi olduğum bir alana döndüm.Ressam Dükü’nün bir lafı var, sağ elim usta oldu,yaşasın acemi sol elim diyor.Acemi sol elimi kullanıyordum roman yazarken.Onda da ustalaşmaya çalışıyorum.Bir sanatta usta olmak kolay bir şey değil.Çok uzun yıllar istiyor.Benim gibi böyle çok titizseniz,çok kuşku içindeyseniz sürekli denetim içinde yazıyorsanız, yazdıklarınızı hiç beğenmiyorsanız,sürekli değiştiriyorsanız.Ben gece oturuyorum on sayfa yazıyordum,sabahleyin kalkıyordum on sayfanın dokuz buçuk sayfasını atıyordum.şimdi de öyleyimdir, kendime karşı o konuda fevkalade acımasızımdır.Geriye kalan umut ediyorum ki iyi oluyor.Ama benim çalışmam bir şeyin üstüne yumulmak gibidir.Onun dışında hemen hemen hiçbir şey düşünmem.Birdenbire reel hayatla ilgim kalmıyor. O kendi dünyamda, neyse o dünya,O kurduğum dünyada yaşamaya başlıyorum.Yalnız onu düşünüyorum, onunla ilgili araştırma yapıyorum,onu konuşmak istiyorum,İçimde onu konuşuyorum,sürekli onu konuşuyorum.Rüyalarımda çok hoş.Yahut hiç rüya  da görmesem şuur altım akşamleyin kafamda soru olarak kalmış şeyleri, sabah onları çözülmüş olarak bulmanın,öyle bir talihim var.Düşündüğüm konuları rüyamda görüyorum.Bir kısmı benim düşüncelerime aykırı ama olsun görüyorum.Alternatifleri de  demek ki geceleyin deniyorum anlaşılan.O zamanlar biraz sinirli oluyorum.Araya bir şeyler girdiği zaman fevkalade rahatsız oluyorum.Günlük hayatın içerisinde yazabiliyorum.Ne bileyim bir tarafta torunum gelip giderse, ya da beni yemeğe çağırırlarsa,televizyonda bir film varsa ben kendimi kilitleyebiliyorum. Onlar beni rahatsız etmiyor. Ama bir telefon geliyor, seni istiyor diyorlar, hiç benim o andaki içinde olduğum dünyayla ilgisi olmayan, yani kıytırık bir sorunla karşı karşıya kaldığım zaman inanılmaz bir sıkıntı çektiğimi itiraf etmeliyim. Yani ne hakları vardır bana bunu yapmaya dermiş gibi bir titizliğin, bir pervasızlığın ya da huysuzluğun içine giriyorum öyle anda.ama çabuk geçiyor. Kendimle barışık olduğum için başkalarıyla dargın olmak çok zordur.

Turgut Özakman yapmak istediği her şeyi gerçekleştirebildi mi?

Sekiz, on yıldır hep kendime sorduğum sorudur bu. Yapmak istediği her şeyi hemen hemen gerçekleştirmeye yakın olan talihli insanlardan biriyim. Hatta düşünmediğim şeyleri de gerçekleştirmek fırsatını buldum.Böyle bir talihim oldu.Şimdi iki çok büyük arzum var.Biri Çanakkale Savaşını yazıp bitirmek,sonra da Cumhuriyeti  yazıp bitirmek.Yani Çanakkale Savaşı,Şu Çılgın Türkler.Cumhuriyet üçlemesini tamamlamak.Bu benim şu anda sanıyorum ki yapmayı en arzu ettiğim şey.Bunun dışında da ne istiyorum,Türkiye’nin mutlu olmasını,Türk insanının bu mutluluğu hak ettiğine inanıyorum.

 

Şu anda varmak istediğiniz noktada mısınız?

Belki de hak ettiğim yerin çok daha ilerisindeyim. Onun için bir şey söyleyemem. Mutluyum, mutlu bir insanım. Kendimle barışığım. Türkiye’nin geleceği için yürekten dua ediyorum. Bu gelecek aydınlık olsun, parlak olsun.

Bir kitabın çok satmasında medyadaki tanıtımın önemi var mı sizce?Yoksa kitap kendini gösterir mi?

Hayır, medyadaki tanıtım fevkalade önemli. Türk medyası bu konuda minnettarı olduğumuz bir yakınlık, bir ilgi gösterdi. Bir iki alehte yazının dışında da, zaten beklenen yazılardı onlar. Başka yazı da çıkmadı. Beni utandıracak kadar övücü sözler yazıldı. Ben zaten bu övgüleri şöyle alıyorum.Bu bana değil diyorum.O destanı yaratan ninelerimizi,atalarımızı övüyorlar.Bunu öyle kabul ediyorum.Onlar adına kabul ediyorum.Doğrusuda odur zaten.

 

Unutamadığınız bir anınız var mı? Bizimle paylaşır mısınız?

Aşağı yukarı, bir yıldır Anadolu’yu geziyorum. Üniversiteler, belediyeler, bir takım dernekler, okulların davetlerine katılıyorum. Bazı kitap evlerinde kitap imzalıyorum. Ankara’da ki bir kitap evinde, ilk imza gününde orta yaşlı bir hanım geldi. Annemin gözleri görmüyor, ben sizin kitabınızı okuyorum ona, karşılıklı ağlaşıyoruz. Annem dedi ki, Git o adama dokun sahici biri mi? Bana dokundu, sırtımı sıvazladı da ağladı ben de ağladım. Onu unutamıyorum o çok etkiliyor beni.

Size bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ediyorum. Okurlarınıza sevgilerimi, saygılarımı yolluyorum.

 

 

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik