Reklam
Reklam
istanbul escort
istanbul escort

Erendiz Atasü "Çok sevilmiş ama disiplinli büyütülmüş tek çocuktum."

Usta yazar Erendiz Atasü ile yaptığım keyifli ve güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Erendiz Atasü
Bu içerik 827 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

Erendiz Atasü’nün yaşam penceresini aralarsak neler görünür?

Çok sevilmiş ama disiplinli büyütülmüş tek çocuktum. Çocukluğum çok keyifli geçmedi.  Güvenli bir ortamda biraz canım sıkılarak geçti. Dolayısıyla kendimi eğlendirebilmek için, yalnız bir çocuktum çünkü büyüklere dikkat etmeye başladım farkına varmadan. Sonra da okuma çağım gelince de çok kitap okumaya başladım. İyi bir öğrenciydim ama hırslı bir öğrenci değildim. Görev diye çalışıyordum. Lisede sosyoloji ve psikolojiyi çok seviyordum.  Fakat eczacılığa girdim. Neden derseniz, daha henüz kendimi bulamamış olmamdan.  O dönemlerde iyi öğrencilerin gittiği yerler fen ile alakalı fakültelerdi.  Ben de iyi öğrenciliğimi bırakıp oralara gidemedim herhalde.  Fakat zaman içerisinde psikoloji ve sosyoloji ile ilgili çok şey okudum.  Eczacılık okuduğuma da memnunum çünkü pozitif bilimin sanata kattığı çok önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. Eğer almaya müsait bir zihniniz varsa, açık bir zihniniz varsa pozitif bilimin gerçekten insanın zihnini geliştirdiğini düşünüyorum. Yazmakla ilgili bir tutkum yoktu. Herhalde hayli bastırılmıştı bu yeteneğim.  Ailemden gelen bir edebiyat yeteneği damarım var.  Annem de, babam da edebiyatı, şiiri çok severlerdi. Kendileri de bir şeyler yazarlardı. Hiç bastırmayı da düşünmezlerdi.  Çok fedakâr öğretmendi ikisi de.  Yazmak çok zor hayatıma girdi. Gençlik dönemimde girdi.  Üniversitede asistandım ve bir yıl memleketimden uzakta geçirdim. Bursum vardı İngiltere’deydim.  Farklı bir ortamdı orası tabi. Ne de olsa cinsel ahlak açısından tutucudur bizim ülkemiz.  O yıllarda daha katıydı. Orası çok farklı bir ortamdı. Bu da beni çok şaşırttı. Refah bir toplumun özgür yaşadığı yıllardı onlar. Tabi onlar da o şekilde devam edemediler muhtelif sebeplerden.  Ben orada biraz şoke oldum. Bütün bu şokların sonucu yazmaya başladım.  Kadın olmanın ne anlama geldiği üzerine, insan olmanın ne onlama geldiği üzerine burada düşünme huyu edindim. Biraz yalnızlıktan biraz yabancılıktan oldu zannediyorum.  Ondan sonra öylece devam etti. Yazmak kopamadığım bir şey haline geldi.  Sevgi Soysal’ın bir sözü vardı.  Bu hoşuma gider. Kendime de onun uyduğunu düşünürüm.  O derki:“ bir şeylerim bozuldu herhalde,  birden bire sözcükleri akıtmaya başladım yirmi beş yaşımda.” Ben de o yaşta yazmaya başladım.  Yıllardır da devam ediyorum.

Öykülerinizi feminist bir bilinçle kaleme alıyorsunuz.  Biraz öykülerinizdeki feminizmden konuşalım mı?

Öyküdeki feminizm her zaman örtük bir feminizm olmak durumunda çünkü çok açık bir mesaj verirseniz, propaganda vari bir mesaj verirseniz edebiyat olmaktan çıkar. Benim kadınlara yaklaşımım galiba şu açılardan oldu. Birincisi tanıklıklardı. Bunlar çevremde gördüğüm ya da ailemde gördüğüm kadınlardı. Ve onları anlayarak belki kendimi anlamaya çalışıyordum. İnsanın kendisiyle yüzleşebilmesi daha zor bir iş. Daha fazla olgunluk istiyor. En azından benim yaşam tecrübemde böyle. Belki ben çevremdeki kadınları, ailemdeki kadınları anlayarak kendimi anlamaya çabalıyordum bu bir. İkincisi, etrafımda gördüğüm kadınlara karşı ayrımcılığın kaba biçimleri pek değildi çünkü aydın bir çevrenin içerisinde yaşıyordum ben.  Annemle babamın evliliği sosyal yaşamları açısından, tabi özel yaşamlarını bilmek mümkün değil, sosyal roller açısından eşitlikçi birlikti çünkü onlar Cumhuriyetin o değerlerini kadın devrimiyle ilgili değerlerini özümsemiş insanlardı.  Sonra hayat beni şaşırttı. Bu özümseme bizim toplumumuzun hepsine yayılmış değil hatta küçük bir kısmına yayılmıştı. Bu yüzden hayat beni şaşırttı. Yine de çok kaba biçimleriyle rastlamadım diyeceğim. Doğru da olmayacak çünkü genç kızlığımda çok da tacize uğradım. Onu da şimdi hatırladım. Fakat benim daha çok ilgimi çeken kadınları dışlamanın ya da onları bastırmanın daha incelikli yönleriydi. Anlatabiliyor muyum?  Yani cehalet dolayısıyla, yoksulluk dolayısıyla kaba şiddetin kadına karşı patlamasını hemen görür teşhis edersiniz. Ama diğer yöntemleri sözlerle, tavırlarla, masum gibi görünen hareketlerle kadınları sınırlamanın, kısıtlamanın yöntemlerini fark edebilmek için az daha bilinçli bir göz lazım. Ve onları da anlatmak için edebiyat lazım. Çünkü edebiyat ilk bakışta göze çarpmayan daha ince ama keskin şeyleri anlatmak için size elverişli yöntemler sunan bir dal. Benim edebiyatta feminizmden anladığım, kadınları anlatmak değildir. Bütün bir hayata kadınların, her toplumda hemen hemen erkeğe göre daha az şanslı konumda olduklarının bilinciyle bakabilmektir. Hayatın her alanında geçerli olan ataerkil koşullandırmaların bilincine vararak yazmaktır bence.

Çağın Öteki Yüzü adlı romanınız İngilizce ’ye çevrildi ve İngiltere’ de yayınlandı.  Lanetliler Almanca ’ya, bir yaş dönümü rüyası, Yunanca ’ya çevrildi o ülkede yayınlandı. Bu kadar uluslararası değerde olan bir yazar yeterince edebiyat dünyasında yerini aldı mı sizce?

Hem aldım hem almadım diyeceğim.  Edebiyatla ciddi bir şekilde uğraşan kişiler, Türkiye’de uğraşan kişiler ya da Türk Edebiyatı’yla dışarıda uğraşan kişiler sanıyorum benim yazdıklarımı biliyorlar. Onların gözünde saygın bir yerim olduğunu zannediyorum. Ama kitle sizi tanıyor mu derseniz, hayır. Belki yirmi beş sene önce, hatta daha fazla oldu, yirmi sekiz sene. İlk başladığım zamanlar Türkiye’nin aydın diyebileceğimiz kesimi belki beni ve benim gibi yazarları daha çok tanıyordu. Bugün aydın diyebileceğimiz kesimden.  Zaman içerisinde malum görüyoruz, parasal olanaklarla her yerde kendinizi var etmeye başladınız zaman içerisinde.  Bana göre, dünyanın uğradığı çıkmaz bir değişim bu, hazin bir değişim.  Fakat parasal imkânlarla kendinizi var etmeye başladınız. Emeğinizle yeteneğinizle değil. Böyle olunca benim gibi insanlar çok geriye gittiler.  Kitlelerin gözünde arka plana gittiler.  Meselenin ticari tarafını sorarsanız, hiç sormayın onu da söyleyeyim bir kitap için aldığımız aşağı yukarı nedir diye, net yüzde on, bir telif alınır. Brüt yüzde on sekize kadar çıkabilir. Tırnak içinde, çok satan bir yazar değilseniz, bu da kitap adet sayısı günden güne azaldığı için, bir milyon, bir buçuk milyon gibi rakamlardır kitap başına. Eski parayla tabi bu. Bugünün parasıyla bin lira.

Kadın edebiyatçı olarak, kadın edebiyatında,  bireysel özgürlüğünüzü hapsedilmiş olarak görüyor musunuz?  Bu kadın edebiyatçıların kabul görmesini zorlaştırıyor mu?

Kadın edebiyatçıların zaman zaman kabul görmesi zor. Ya da kabul görme yöntemleri var daha doğrusu. Ben şanslı sayılırım. Benim ilk kitabım daha kitap olmadan amatörlere yönelik bir yarışmada, dosya halindeyken birincilik aldı. 1982’de. O zaman bu tip yarışmalarda birinci olan kitaplar basılırdı. Ve basıldı.  Benim kitap bastırmam çok fazla ıstıraplı olmadı. Ondan önce bir takım yerlere dosyayla başvurmuştum,  refüze edilmiştim doğru.  Bunları yaparken insan tabi ki inciniyor.  Fakat incinmekten incinmeye fark var.  Ben şu sebepten çok fazla incinmedim. 1981 de başladım ben yayınlamaya. O tarihte otuz dört yaşımdaydım ve üniversite de doçenttim.  Bir sosyal konumum vardı. Bir defa karşındaki insan sana öyle davranıyor.  On sekiz yaşında bir genç kız olsam ya da yirmi üç, yirmi dört yaşında bir genç kadın olsam nasıl davranırlardı bilmiyorum. Ama sen bir üniversitede doçentsin.  Bir yere gelmişsin. Karşındaki de biraz kendini toparlıyor bu bir. İkincisi, bir yere gelmiş olduğun için buradan almış olduğun reddedilmeler o derece yaralayıcı olmuyor. Onun için ben kendimi hep şanslı görürüm. Ama edebiyat alanında daha klikler vardır. Bunlar politik klikler olabilir, aşki klikler olabilir. Bunların içine girmişsen daha kolay yükselebilirsin. Ama bir yandan da yükseldiğin yerden de kendini bir anda yerde bulabilirsin. Bugün için nasıl onu bilemiyorum.  İstanbul dükkânlarının diyelim, beni kabul etmeleri,  ilk kitap ödül alınca sanki kabul edilmiş gibi oluyorsunuz. Ama öyle değil. Sonra sizi yok saymaya başlıyorlar. Beni kabul etmeleri Dağın Öteki Yüzüyle olmuştur. Orada Tarık Dursun K. ‘ya gönül borcum vardır.  Tarık Dursun K. O zaman yeni yüzyıl diye bir gazete vardı,  1995 yılında orada edebiyat yazıları yazıyordu. Bu kitaba dikkat çeken bir köşe yazısı yazdı.  Ve dedi ki: “Bu kadın on beş yıldır iyi yazılar yazıyor, ey İstanbul ahalisi, siz bunu niye yok sayıyorsunuz. “ Sonra benim şansım döndü. Birkaç ödül kazandım. Böylece sanıyorum kabul edildim.  Ama artık yaşlandığım için yakında unutulabilirim. Kabulden düşebilirim.

Kitaplarınızı kalıplara uydurmaya çalışarak mı yazıyorsunuz?

Hayır.

Kitaplarınızı yazarken belli koşullar arar mısınız?

Belli koşullar arama lüksüm hiçbir zaman olmadı. Kadın olduğum için diyeceğim şimdi. Yayınlamaya başladığımda dediğim gibi üniversite de doçenttim. Ağır bir işim vardı. Çok çalışmam icabediyordu.  Evde küçük bir çocuğum vardı, onunla ilgilenmem icap ediyordu. Sallanan bir evliliğim vardı onunla ilgilenmem icap ediyordu.  Annem hastaydı onunla ilgilenmem icap ediyordu. Bütün bu kargaşanın arasında ben öyküleri kafamda kuruyordum.  Gençlik hafızası tabi ki bambaşka bir şey. Cümleleri bile kafamda kuruyordum. Sonra Çarşamba öğleden sonra fakülteyi asıyordum.  Kafe ye bir yere gidiyordum. Şimdi tek başına bir lokanta da ya da kafe de tek başına oturan kadın çok görüyorsunuz. Yemek yiyor ya da bir şeyler okuyor. O zamanlar pek yoktu.  Ben yalnız olurdum oralarda. Kimse rahatsız etmesin diye de nişan yüzüklü elimi ara sırada gösterirdim.  Çarşamba öğleden sonraları yazardım.  Sonra fırsat bulduğumda daktiloya çekerdim.  Çok sefilane koşullarda çalıştığımı görüyorsunuz.  Tabi yaşam değişiyor. Yaşlandıkça yaşam tenhalaşıyor.  Tenhalaşmasından dolayı bir özgürlük olayı çıkıyor.  Güzel şeylerden dolayı değil de, yaşamın tenhalaşmasından dolayı özgürlük alanı ortaya çıkıyor. Şimdi istesem kendime bir sürü koşul koyarım.  Bunu da temin ederim ama böyle çalışmaya alışmış olduğum için çok fazlada, aman ışık şuradan gelsin, yok müzik şöyle olsun gibi koşulları da aramıyorum doğrusu.

Çocukluğunuza yolculukta, gün açanlarla yürüdüğünüzü, dostluklarınızın yol gösterdiğini, yeryüzü haritasında insan yüzleriyle buluştuğunuzu söylüyorsunuz. Biraz çocukluğunuzdan konuşalım mı? Nasıl bir çocuktu Erendiz?

Daha önce de söylediğim gibi, öğretmen ve aydın bir karı kocanın tek çocuğuydum. Dolayısıyla yolu çok gözlenmiş, üstüne çok fazla düşülen bir çocuktum. Kardeşim yoktu, çok fazla oyun arkadaşım da yoktu. Çok korunaklı bir çocukluk geçirdim.  Çok sevgi dolu, güvenli bir atmosferdi.  Ama sıkıcıydı. On dört, on beş yaşımdaydım sanıyorum.  Gülerek ve toyluğuma çok şaşarak bunu hatırlıyorum. Arkadaşlarla okulda konuşuyoruz. Mutsuzluktan falan bahsediyoruz. Bir arkadaşım başının falan ağrıdığını söylüyordu. Ben de o zaman merak etmiştim mutsuzluk nasıl bir şey diye.  Mutsuzluktan insanın başının ağrıması nasıl bir şey diye merak etmiştim. Gayet mutlu bir çocukluk geçirdim.  Çok kitap vardı evimizde.  Bol bol kitap okurdum. İlginç bir şey yok çocukluğumda. En ilginç şey deniz yolculuklarıydı. Babaannem Trabzon’da oturuyordu. O zaman Türkiye’de çok fazla kara yolu yoktu. Keşke öyle kalsaydı. Trenle ya da gemiyle gidilirdi.  Muntazam seferler vardı, İstanbul’dan, Karadeniz’e. O gemi yolculuklarını hatırlıyorum. Onlar güzel yolculuklardı. Şansımız varmış ki bir fırtınaya da rastlamamışız. Bir de, Devlet memurlarının bir yıl yurt dışında kalma hakları vardı o zaman . Annem, babam ve ben, galiba on yaşımdaydım. İngiltere’ye gitmiştik. Marsilya’ya kadar yine deniz yolculuğuyla gidildi. O çok hoştu.  Trabzon’a gittiğimizde, zaman algısıyla mekânın birbiriyle ilişkili olduğunu kavramıştım. O kavrayış beni heyecanlandırmıştı onu hatırlıyorum.

Öykünün anlatımı dili, yapısı, yazımı yazarın ustalığına yol açıyor demektir.  Sizce ustalık için bunlar yeterli mi?

Bence iyi bir yazar olabilmek için, daha doğrusu büyük bir yazar olabilmek için, bir defa büyük bir sezgi ve gözlem gücü lazım diye düşünüyorum. Yazarın çok fazla şey yaşamasına illa da gerek var demiyorum. Ama çok fazla duygu yaşamasına gerek var.  Woody Allen’ın filmlerini düşünün, edebiyattan sinemaya atlıyorum ama en başarılı filmleri son derece kısıtlı bir çevrede geçer. New York ‘un entelektüelleridir falandır filandır. Ama o kısıtlı çevrenin içerisinde, uç duygular vardır. O uç duyguları bir yazarın insan olarak yaşayabilmesi, tadabilmesi lazım. Tatlısıyla acısıyla. Artniyetsiz yaşayabilmesi lazım. Kimi yazar hayata malzeme toplamak için bakar. Çok kısa bir süre bende öyle bakmıştım galiba.  Bunun çok yanlış olduğunu fark ettim.  Bu size samimi bir hatıra, samimi bir izlenim kazandırmıyor çünkü.  Onu kazandırmadığı gibi yaşantınızı da samimilikten uzaklaştırıyor. İkisi açısından da hata. Bunları içinden gelerek yaşayabilmesi lazım.  Farklı duyguları yaşarsa, farklı duyguları anlayabiliyor ve anlatabiliyor.  Bir defa bu lazım.  İkincisi dünyaya dair bakış açısı olması lazım.  Günün moda yaklaşımını ben beğenmiyorum.  A da değerli, B de değerli, C de değerli. Onu da yapsan olur, bunu da yapsan olur. Hayır. Bence doğru şeyler, yanlış şeyler, güzel şeyler, çirkin şeyler var. Bunların arasındaki farkları nasıl ayırt edecek bir insan. Yaşam deneyimiyle ve kültür deneyimiyle ayırt edecek. Onun kendisine kazandırdığı sezgi ve gözlem gücüyle ayırt edecek diye düşünüyorum. Her şeyden önce,  o duygu olgunluğu lazım. İkincisi yetenek lazım tabi. Ama yetenek tek başına bir mana ifade etmiyor. Muhakkak çok çalışmak ve emek vermek lazım.  Ama yetenek yoksa ne kadar emek verseniz de bir şey çıkmıyor ortaya. Bir konu sizi etkiliyor ve o konu sizin kafanızda, bir kurgu ve bir takım karakterler olarak beliriyor. Bu yetenekle olan bir şey.  Zorla olan bir şey değil. Sonra siz üzerinde emek vererek onu, elinizden geldiğince daha az kusurlu bir şekilde metne dökmeye çalışıyorsunuz.

Bir kitabı yazarken başarısız olma kaygısı ya da bitirememe kaygısı yaşar mısınız?

Yaşarsınız tabi. Sanırım bunu bütün yazarlar yaşar. İnsan sağlığına da güvenmeyip bitiremem diye düşünebilir.  Benim başıma henüz böyle bir şey gelmedi. Nasılsa bir biçimde bitirebilirim diye düşünüyorum. Ama bir roman yazarken sık sık başarısızlık kaygısına düşürseniz başarısız olursunuz zaten.  Bölümleri yazarken olursunuz. Baştan tekrar yazmak gerekir.  Her şeyi baştan düşünmek gerekir. Orası çok ıstıraplı yazmanın. İstediğiniz şeyi ifade edemiyorsanız, bir engele rastlıyorsanız içinizde orası çok ızdıraplı. Ama ifade etmek istediğinizi, ifade edebildildiğinize ikna olmuşsanız o zaman çok mutlu olursunuz. Mutlu bir aşk gibi. Onun mutlu doyumu, mutlu bir aşkın doyumuyla eşdeğerdir.  Psikaytristlerde öyle diyor zaten. Psikanilizler en doğrusu.

Biçtiğiniz kıyafetler kahramanlarınıza uymuyorsa, uydurmaya çalışır mısınız?

Yok. Aşağı yukarı kendi yapılarıyla birlikte doğar kahramanlalar. Sıkıntı şuradan gelir. Siz belli bir mesaj vermek istiyorsunuzdur belki. O mesaja karşılık, kahramanınız uymazsa, orada zorlanırsınız. Mesajdan mı geçeceksiniz, kahramandan mı geçeceksiniz. Genelde kişilik yapılarıyla birlikte doğarlar kafanızda.  Mesaj da olabilir ya da kafanızda belli bir olay kurgusu vardır. Olay ve kahramanlar birbirine uymayabilir. Olayı değiştirmek belki de daha kolaydır.

Yeni bir kitap çalışmanız var mı?

Var. Şimdi öykü yazıyorum.   Şu anda kaç öyküyü yazdım bakayım, bir buçuk senedir bu işle uğraşıyorum.  Galiba beş öykü falan yazdım. Beşinci öyküyü daha yeni bitirdim. Şimdi dinleniyorum biraz.  Peş peşe roman yazmak yoran bir şey yazarı.  Ramanda büyük bir insanlar evreni yaratıyorsunuz.  Bir yandan da kendi yaşadığınız hayatınız var.  O evrenle, o hayat çatışıyor zaten.  Siz oturup yazmak istiyorsunuz. Hayat sizi başka bir şeye zorluyor. Faraza yemek pişirmeye, alış veriş etmeye, ya da elektrik paranızı yatırmaya ya da ne bileyim bir toplumsal sıkıntı var. Onun için mücadele etmeye zorluyor.  Roman yazmak çok daha çatışmalı bir şey. 

Aynalarla konuşur musunuz?
Yok. Çok fazla değil ama aynaya bakarım tabi.

Kendinize kızdığınız, bu kadar da olmaz dediğiniz bir şey var mı?

Gençliğim de kendimle barışık değildim çok.  Çatışmalı bir içyapım vardı herhalde.  O yüzden de yazıyordum.  Yavaş yavaş insan kendisiyle uzlaşmaya varabiliyor galiba. Kendimle çok büyük bir çatışmamın şimdi olduğunu zannetmiyorum.  Yalnız kendimle sık sık hesaplaşırım, biriktirmem.  Biriktirmediğim için o hesaplaşmalar çok yaralayıcı olmuyor.  Kızmaktansa bazen başarısızlık hissi duyabilirim.  Neden şurada şöyle yaptım. Neden filancaya şunu söyledim, kalbim kırıldı gibi, galiba ben insanları incitmemek üzere yetiştirilmişim.  Yapımda öyle her halde.

Ödüllere nasıl bakıyorsunuz? Gerçekten ödül alan bütün kitaplar iyi midir?

Ödüllerin eski değerinin olmadığını düşünüyorum açıkçası. Belki de haksızlık ediyorum. Bilemiyorum. Genç bir yazar için, ödül almak güzel bir şey.  Bu onu destekliyor.  Kendine güven kazandırıyor.  Benim zamanımda kitabının yayınlanmasını sağlıyordu ki bu çok önemli bir şey di. Tabi insan,  takdir edilmek istiyor.  Takdir duygusunu ona yaşatıyor.  Olumlu etkileri ödüllerin kuşkusuz var.  Ama bir de bizde ödül enflasyonu var.  Kitaplar ödül alıyor ve sonra kayboluyor. Ya da bazı kitaplara bakıyorsunuz, bu ödülü nasıl almış diye hayret ediyorsunuz.  Dolayısıyla ödül kurumuna da insanların güveni biraz sarsılıyor tabi.

Kitabınız, kitapçı raflarında yer aldığında, okuyucudan beklediğiniz tepkiyi almadığınız oldu mu?

Günümüzde pek çok kitap için okuyucudan bir tepki almak mümkün olmuyor zaten.  Okurun seçtiği yazarlar var. Özellikle seçtiği metinler daha basit olan metinler. Giderek bu basitliğin kademelenir giderek daha derinleşiyor.  Okurdan çok güzel tepkiler almışımdır. Almamış değilim. O bakımdan kendimi şanslı sayarım ama beni çok inciten tepkiler de almışımdır. Onların başında şu gelir. “Sen eskiden böyle zor yazmıyordun. Biz artık seni anlamıyoruz. “ oysa ben değişmedim. Belki biraz olgunlaştım.  Ama onlar değişti.  Ve değişimlerinin farkında değiller.

Beni evinizde ağırladığınız için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. 

 

 

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik