Reklam
Reklam
istanbul escort

Semih Sergen “yoksulluktan daha iyi bir okul tanımıyorum ben…”

Semih Sergen ile yaptığımız keyifli ve güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Semih Sergen “yoksulluktan daha iyi bir okul tanımıyorum ben…”
Bu içerik 1410 kez okundu.
Reklam

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

 

 

 

Altmış yılı aşan görkemli sanat yaşamınızla Türk kültür tarihine imzasını atan usta bir tiyatro sanatçısısınız. Ben daha gerilere gitmek çocukluğunuzun penceresini aralamak istiyorum. Nasıl bir çocukluk geçirdi Semih Sergen?

Efendim, bizim ailemiz, hem anne, hem baba tarafından yüz yetmiş yıllık İstanbullu. Ailede ilk gurbete çıkan benim. İlk gençliğim diyelim İstanbul’da geçti. Sarıyer ortaokulunu bitirdikten sonra, İstanbul Erkek Lisesi’ne gittim. Orayı bitirdim. Sonra konservatuara gittim. Dedelerim çok zenginmiş, mirasyedi Ahmet Beyler falanda, fakat benim babam işçi Mazhar usta. Onun için ben fakirlikle büyüdüm. Çok zor şartlarda büyüdüm doğrusu. Dört kardeştik. Babam tek başına çalışıyordu. Evde çok kalabalık vardı. Tek başına hepimize bakmaya çalışıyordu. Nur içinde yatsın. Bende on bir yaşımdan itibaren, kunduracı çıraklığı, marangoz çıraklığı, boyacılık, cilacılık, camcılık, ne buldumsa onların peşinden gittim. Hem biraz kendime yardım etmeye çalışıyordum hem de aileme. Nerden bilirdim o zamanlar yönetmen ve oyuncu olacağımı daha başlamamıştım tiyatroya. O kadar çok faydasını gördüm ki sanat dallarıyla bir arada olmanın. Tabii sanat derken zanaattan söz ediyorum. Ama çok önemli insanları tanıdım. Hayatıma çok farklı yönler verdiler doğrusu. Onlar tabii halkın ta kendisi. Kendi mesleklerine karşı müthiş saygılı insanlardı. Hele bir marangoz vardı, Aziz ağabey diye, ezbere Nazım’ı, Yahya Kemal’i okurdu. Sesi çok güzeldi. Çok güzel şarkı söylerdi. Selahattin Pınar’dan, İsmail Dede Efendi’den. Bende Arif Sami Toker’le falan, Türk Sanat Müziği korolarına katıldım. Oralarda boks yaptım. Aile istemedi. Sonra Sarıyer Halk Evinde tiyatroya başladım. Önce çocuk tiyatrosu, sonra yaşımız büyüdükçe İstanbul Erkek Lisesi tiyatrosuna geldim. Orada köklü bir tiyatro geleneği vardı. Orada önce oyunculuk, sonra yönetmenlik yaptım. Kötü demeyeyim, bir kere daha dünyaya gelsem aynı şeyleri yaşamak isterim doğrusu. Zor günlerdi ama bana çok şey kazandırdı. Çünkü yoksulluktan daha iyi bir okul tanımıyorum ben. Gorki’ de öyle der bilirsiniz, Ekmeğimi Kazanırken adlı kitabında, Benim Üniversitelerim adlı kitabında fakirlikten söz eder. Çok fakirlik içinde büyümüştür. Şartları çok zordur. Ama şartların zor olması hep halkın içine iter. Bir şeyler araştırmaya yöneltir. Benim ki de öyle oldu. Hiç şikayetçi değilim. Dediğim gibi, mesela çocukluk arkadaşım Rahmi Koç. Beraber yüzerdik, beraber su topu oynardık. Yakın dostlarımda fevkalade zengin muhittendi. Şortu giyipte suya atladığınızda kimse sizin fakir mi, zengin mi olduğunuzu anlamıyor. Ailem bahriyeli olmamı istiyordu. Ailede çok bahriyeli vardı. Konservatuar sınavlarına girdim. İyi dereceyle kazandım. Bunları Erkekler ağlamaz diye ilk kitabımda anlattım. Konservatuar yıllarımı da Kutsal Korku diye, beş yılımı da öyle yazdım. Şimdi de sevgili tiyatro diye üçlemeyi tamamlamayı düşünüyorum. Onun için malzemeler topluyorum. Otuz yedi kitabım var. Yirmi altı, yirmi yedi tane de cd im var. Benim gurbetim İstanbul oldu. Ankara asıl memleketimiz oldu. Çocuklar büyüdükten sonra, Burak’la, Toprak İstanbul’a yerleşti. Ama burada hala üç çocuğum var. Onlarla beraberim zaman zaman. İki oyuna birden çalışıyorum. Hükümdar ve Mimar diye, Kanuni ile Mimar Sinan’ı anlatıyor. Çehov’un benim şakalarım dediği çok hoş oyunları vardır. Üniversitelerle bağlantım var. Adalet Akademisinde hocalık yapıyorum. İşte böyle bir hayat yaşadım.

Oldum demek, öldüm demektir. Oldum dediğiniz anda yarıştan çekiliyorsunuz. Siz ne zaman oldum diyeceksiniz?

Ben hiç oldum demeyeceğim. Çünkü bu yarış aklı başında bir insan için. Benim de aklım başımdadır. Hem de sanat dalına atılmış bir insanım. Oldum demesi zaten böyle bir insan için hatadır. Sanatın sonsuzluğunu kısıtlamış olursun. Bir noktada durdurmuş olursunuz. Diyelim ki bir noktada, kendinize bir doruk tesbit ettiniz. Oraya kadar çıktığınız zaman, o çıktığınız dorukta bir o kadar daha yükselti var sizin karşınızda. Yarıştığınız kişi kendiniz olduğunuz için, oldum diyemezsiniz. Derseniz de hata yapmış olursunuz. Sanatın önünü kesmiş olursunuz. Oldum demek, öldüm demektir. Öldüm ne demek? Sanattan koptum demek. Belki ölmemişsinizdir. İşte ben ne yaptıysam bununla yetinin, iyiyse iyi, kötüyse kötü, zaten toplum değer verecek size. Ben daha çok tasavvufla uğraşıyorum. Beş yıldan beri. Tasavvuf da o yola götürüyor insanı. Bu sıradan bir tevazu da değil. Bu tabanında gerçekler yatan bir şey. Felsefi boyut. Bunun altında bir şımarıklık yatmaz.

Sanatçıyı diğer insanlardan farklı kılan şeyler nelerdir?

Başlangıçta fark edemezsiniz bile onu. Çevre fark eder sizi. Siz kendinizi fark edemezsiniz. Ama farklı görürsünüz. Farklı bakarsınız. Mimar Sinan, mimarlık için söylüyor ama bütün sanat dalları için geçerli. Daha önceki ustaları için, onlar, bana bakmayı öğreten kimselerdi diyor. Hocaları için söylüyor bunu. Ben onlardan öğrendim bakmayı diyor. Mimarlıkta da bakmanın ne kadar önemli olduğunu tahmin ediyorsunuzdur. Bizim mesleğimizde de bu böyle. Hocalarım, ağabeylerim, birlikte çalıştığım kişiler eğer çok iyisin, çok farklısın dememiş olsalardı, belki de ben tiyatroyu gelgeç olarak düşünebilirdim. Ama öyle olmadı. Sonradan tabi bir iç gözlem yapıyorsunuz. Ben neyim? Kimim? Neredeyim? Bu sanat dalını sürdürmeye çalışırsam hangi noktaya kadar gidebilirim. Onu da tabii konservatuar öğretiyor size. Konservatuarda biz beş yıl okuduk. Liseden sonra beş yıl ne demek. Tıbbiyeye gitseydim doktor olurdum. Yahut mimarlığa gitseydim mimar olurdum. Orada tabii çok değerli hocalarla okudum. Türkiye’nin en ünlü hocaları orada birebir ders yaparak yetiştirdiler bizi. Hele bizim sınıflarımız çok farklıydı. Beş sınıf, on bir kişiydik biz. Konservatuarın tiyatro bölümünde. Düşünün bazı bölümlerde öğrenci bile yoktu. Çok kaliteliydi arkadaşlarım. Çok değerliydi, yetenekliydi. Onun için yarıştığınız kişilerde finale varmak için iyi koşucularsa, sizide sürüklüyorlar peşlerinden. Bir de antrenörleri, yani bizim sanat hocalarımız, onlarda çok kaliteli sanatçılardı. En ufak bir hafifliğe izin vermezlerdi. Tiyatro sanatını çok üst düzeyde tutarlardı. Tabii orada, bale sanatçılarıyla, opera sanatçılarıyla, çok sesli müzik sanatçılarıyla beraber yetiştik. Dolayısıyla dünyanız değişiyor. Farklı bir dünyadasınız. Oradaki yarışmanın ne kadar zor olduğunu da fark ediyorsunuz bir zaman sonra. Bende onu fark ettim. Hatta bir ara yapamayacağım kaygısına düştüm. Hocama da söyledim. Hocam ben bavulumu toplayıp gitmek istiyorum diye. Yapılamayacak kadar zor bir sanat dalı galiba, her halde beceremeyeceğim dedim. O da, Allah rahmet eylesin güldü. Deli misin sen oğlum, hatta senin için başka bir şey yapalım dedi. Sen girme istersen hiç sınava biz sana istediğin notu verelim. Yapmayın hocam dedim. Şaka mı yapıyorsunuz. Yok dedi ciddi söylüyorum. Oğlum sen kendinin farkında değilsin dedi. İşte kitabımdaki konservatuar yıllarında kutsal korku dedim. Hala korkarım. Birkaç kişiyle oynayacaksam, tiyatronun en korkak adamıyla berabersiniz derim. Ben dertleşirim öğrencilerimle. Bu bana yeter demeyeceksiniz hiçbir zaman. En büyük rakibiniz kendiniz olacaksınız. En zor yolu seçeceksiniz. Siz en zor yola baş koyacaksınız o, zor yolda ne kadar mesafe alabilirseniz o kardır. Sizden sonra ölümünüze rağmen, hala yaptığınız işler, toplum tarafından ilgi görüyorsa, beğeniliyorsa o zaman başarılı oldunuz demektir. Devlet tiyatrolarının resmen faaliyete geçişi, 1949, bende konservatuara 1949 yılında geldim. Bu bilerek yapılmış bir şey değil, kader. Allah’ın lütfu.

Sizinle tasavvuf denilen deryanın içinde gezinmek isterim. Siz tasavvufu nasıl tanımlıyorsunuz?

Tasavvuf Allah sevgisidir. Allah’ı gerçek boyutuyla tanımaya çalışmak demektir. Her şeyin yaratıcısının bir olduğunu fark edebilmek demektir. Ve ihtişamı görebilmektir. Önce korkuyla başlar bu, sonradan hayranlığa dönüşür. Ondan sonra her şeyi bir görürsünüz. Bu farklıdır, bu zengindir, bu fakirdir, bu kadındır, bu erkektir, bu güzeldir, bu çirkindir demezsiniz. Bütün bunlar biter. İşte bu sizi birlik noktasına götürüyor. Bunu yaratan hepsini tek yaratmış diyorsunuz. Çirkinliği yaratmış güzelliği görelim diye. Siyahı yaratmış, beyazı görelim diye. Onun için her şey çift yaratılmıştır. Tasavvuf bir defa adamı kendine getiriyor. 1953 yılında konservatuarın son sınıfında bütün tiyatro bölümünü Konya’ya davet ettiler. Tiyatro bölümü bize bir edebiyat gecesi yapar mı? Dediler. Bizde on beş günde bir, ayda bir mutlaka yapılıyordu zaten. Tabii dedik bizde. Kerimler, yıldırımlar, müşfikler, ben, hanımlar falan, onlara bildiğimiz şiirlerden bir gece yapıldı. O gece orada kaldık. Ertesi gün de herkes gibi ben de biliyorum Mevlana’yı. Ağaca baktığım gibi, kabuğundan tanıyorum. Ertesi gün görmek ister misiniz dediler. Tabii isteriz dedik. Gittik. Bir dünyaya girdim, bu ne dedim. Derinden de neyler felan çalıyor. Mehmet Önder Bey’de, nur içinde yatsın mesneviden ilk on sekiz beyiti okuyor. Uzaktan gördüğüm şeylerin şaşkınlığından kalakalmıştım. Sonra dostluğumuz devam etti. Onlar bana çok yardımcı oldular. Ben yirmi iki yıl müddetle her sene Şeb-i Aruz törenlerinin sunuculuğunu yaptım. Gerçek mevlevi müzisyenlerini tanıdım. Gerçek Mevlevi olan semazenleri tanıdım. Mevlevi adap ve erkânını öğrettiler bana. Birinci özellikleri Allah sevgisi tabi, ikinci özellikleri nedir? Mutlaka bir, iki, üç, dört beş sanat dalını bir arada yapmak. Yani ben tambur çalıyorum bu bana yeter. Değil işte tambur çalıyorsan bakalım sema yapabilecek misin? Kuyumculuk yapabilecek misin? Ciltçilik yapabilecek misin? Edebiyatla aran nasıl? Zordur. Ama ben zoru da seviyorum. Tasavvuf insanı kendine getiriyor dediğim gibi.

Bir oyununuz Mevlana ve Yunus Emre’nin sohbetleri üzerine. Biraz bu sohbetlerden konuşalım mı?

Elbette. İkisi de aynı yolun yolcusu. Yalnız ikisi de değil. Tasavvufun bütün büyükleriyle tanışmak istedim. Tabii nerden tanışacaksın? Kitaplardan. Şiir yazıyorlar. Şiirle anlatma yolunu seçiyorlar. Kendi söyleyeceklerini daha sonraki nesillere kalsın diye o da şiir halinde yazıyor. Bu insanları tanımak istiyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki asla birbirleri hakkında konuşmuyorlar. Bir koni düşünelim, sonsuza uzanan bir koni. Biz dibindeki küçük karıncalarız. Bu veliler koniye doğru çıkan insanlar. Kendine bir yol bulmuş oradan çıkıyor. Ama birisi oradan, birisi buradan çıkıyor. Birisi halk arasından çıkıyor, biri köylü arasından çıkıyor, bir tanesi sultanlar arasından çıkıyor. Çünkü onları uyarması lazım. Onların yarım bıraktıklarını tamamlaması lazım.  Gelelim Yunus’la, Mevlana’ya, bir tanesi farsça, diğeri bizim Türkçemizle söylenmesi gerekenleri söylüyorlar. Peki, ana kaynağı ne? Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şerifler. Onlarda bunu kendilerine göre yorumluyorlar. Ne görürsek görelim bu kainatın sonunun olmadığını biliyorum. Tasavvuf için neyi görürseniz yeterli değil. Siz merak edip bir şeyi buldunuz mu? Yeterli bulmuyorsunuz daha diyorsunuz, daha... Yunus’ta daha diyor. Mevlana da da öyle. Mevlana kendisi için hiç bir şey istememiştir. Tasavvuf adamı adam haline getirir.

Sanatçının vereceği çok şey olmalı diyorsunuz zaman zaman. Peki bunun karşılığında beklentileri ne olmalı?

Kendini tatmin dediğimiz bir olay vardır. Beklentileri alkış. Alkışlanırsanız hoşunuza gitmez mi? Güzel bir şey yaşamışsam gayet tabii hoşuma gider. Beklenti sanatçıya duyulan bu saygıyla yüz yüze kalmak. Alkışlıyorlarsa onların alkışlarına cevap vermek. Parada var bu işin içinde. Para olmazsa yaşayamazsınız. Bundan para kazanacağım diye bu işe girerseniz hava alırsınız. Popüler olanlar, sadece bizde değil, dünyanın her tarafında böyle çok daha fazla alırlar. Hocam dünyada üç cins insan vardır derdi. Normaller, anormaller, surnormaller. Tabi siz normal değilsiniz derdi. Anormalde sayılmazsınız. Surnormal diyelim ama surnormalle, anormallik arasında çok büyük fark yoktur. Bu şaka değil. Bakış açıları farklı. Ben sanatın başındakilerden bahsediyorum. Sanat ısrardır. Ama disiplinli bir ısrardır. Ölüme kadar gider.

Oğullarınız da sanatçı. Burak ve Toprak Sergen. Nasıl bir baba oğul ilişkiniz var?

İyidir.

Her önüne gelen şiir okumaya ve yazmaya çalışıyor. Herkes şiir yazıp okumalı mı?

Yok canım. Şiir yazmayı engelleyemezsiniz ama şiir okumayı insan kendine yasak etmeli. Şiir okumak farklı bir şey. Şiiri okumak ayrı bir sanat dalıdır. Zorluğu şudur bir defa şiiri seçmeyi bileceksin. Şiir yorumlama sanatıdır. Çok sağlam bir altyapınızın olması lazımdır. Her şairin bir kelime müziği var. Onu bilmeniz lazım. Bunları yorumlayabilecek gücünüzün olması lazım.

Günümüzdeki oyuncuları nasıl buluyorsunuz?
Eski oyuncuları daha çok beğeniyorum. Yeni oyuncuların arasında da iyi oyuncular varda, iyi bir tiyatro oyuncusu olmak için gelmiyor çocuk. Konservatuarda okurum, tiyatro bölümünü bitiririm sonra da hangi dizide bana rol verecekler, ne kadar para kazanacağım, beni nasıl birden bire tanıyıverecekler düşüncesindeler. Tabii iyi oyuncular var aralarında.

Şimdiki sinema filmlerini nasıl buluyorsunuz? Nitelikli filmler yapılıyor mu?

Tabii yapılıyor. Ben çok oyuncuyla, çok yönetmenle çalıştım. Şimdi genç yetenekler, iyi yönetmenler çıkmaya başladı. Dünyada yankılanıyor. Eskiden imkânlar bu kadar elvermiyordu. Şimdi senaryolar gruplar halinde yazılıyor. Beğenilmiyor yeniden yazılıyor. Şimdi daha iyi sinema yapılıyor. Uyduruk kaydırık şeyler var ama yüzde oranı azaldı. Şimdi insanlar en iyisini nasıl yaparım dünyayla nasıl yarışırım diye bakıyor. Yarışmada gücünüz varsa ipi göğüsleyebilirsiniz. Oyunculuk Allah vergisi bir şeydir.

Ödüllere nasıl bakıyorsunuz? Gerçekten ödüller hak edenlere veriliyor mu?

 Yok canım. Hak edenlere verildiği zamanda oluyor. Haksızlık etmeyelim. Bunun yüzde onu, yirmisi hak edene verildiği zaman oluyor. Ben Karacaoğlan’ın büyük ödülünü aldım. Beş de altın aldım. Bu ne dedim? Ben yanlış memlekete mi geldim dedim. Ödül dediğin hatır için falan seçilmez. Dost ahbap ilişkisiyle olacak işler değil. Tabi bunlar içinde hak ederek kazananda vardır. Geneline baktığınız zaman, biraz suyu çıkmış gibi geliyor bana. Artık her şeye artık ödül veriliyor.

Bu güzel günü benimle geçirdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Ben de size çok teşekkür ediyorum. Güzel sohbet ettik.

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik