Reklam
Reklam

Atılay Uluışık “Tanınmamak nasıl bir şey onu bilmiyorum.”

Bizimkiler dizisinin Ali'si Atılay Uluışık'la yaptığımız öykü tadında ki söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Atılay Uluışık “Tanınmamak nasıl bir şey onu bilmiyorum.”
Bu içerik 904 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

Efsane dizi bizimkilere üç ay oynamak için girip, on beş yıl kadar oynadınız. Biraz televizyona giriş hikâyenizi ve Bizimkiler dizisini sizden dinleyebilir miyim?

Olur. Vaktimiz var mı? Çünkü uzun uzun anlatacağım.

Vaktimiz çok.

Tamam, o zaman. Benim televizyona giriş hikâyem şöyle. Babam TRT’de kameramandı. Ankara’dan İstanbul’a tayini çıktı. Ben üç aylıkken, ailece Ankara’dan, İstanbul’a taşınmışız. Ankara doğumluyum ama o dönemlerde Ankara’da hiç yaşamadım. TRT’ye gitmeyi çok seviyordum. Orası benim için bir oyun bahçesiydi. Evimize çok yakındı. Babam beni oraya götürürdü.  O zamanlar bu kadar çok oyuncu yok, şarkıcı yok, kanal yok. Bir tek TRT var o zamanlar. Sokakta bir oyuncuyu görmek, bir şarkıcıyı germek zor o dönemde.  Oraya gidip şarkıcıları, oyuncuları görmek büyük bir keyifti benim için. Büyülü bir dünyaydı orası benim için. O dönem Ali Poyrazoğlu TRT’ye bayram skeci çekecekmiş.  Beş altı yaşlarında bir çocuğa ihtiyaçları varmış. Ben de oraya gidip geldiğim için beni biliyorlar. Babama söylemişler. Atılay skeçte oynar mı demişler. Babam bunu istememiş. Sanırım derslerimi ihmal ederim diye düşünmüş.  Akşam yemeğinde, annem babama gününün nasıl geçtiğini sordu. Babam gününün nasıl geçtiğini anlatırken, bir skeç çekilecekmiş. Atılay oynar mı dediler. Ben hayır dedim konuyu kapattım dedi. Ben bunu duymuş oldum tabi. Ben oynayacağım, sen neden engel oldun diye o yaşta ortalığı yıktım.

Sürekli stüdyo ortamını gördüğüm için benim için cezbedici bir tarafı vardı. Ben ağlayıp zırlayınca, anne ve babam bir defalık hevesini alsın diye izin verdiler. Böylece ilk kamerayla tanışmam Ali Poyrazoğlu’nun skeçlerinde yer alarak oldu. Bundan sonrasında TRT bünyesinde seslendirme yapmaya başladım. Seslendirme kursu açıldı. Hem diksiyon eğitimi, hem de seslendirme nasıl yapılır bunun eğitimini verdiler. O zaman dijital ortam olmadığı için senkron tutturmak, görüntüdeki konuşan insanın ağzıyla aynı anda konuşabilmek çok zordu. Seslendirme yapanlar bunu bilir. Seslendirme yaparak, bu işin en zorundan başladım.  O zaman uçan kaz vardı orada seslendirme yaptım.  O dönem video furyası vardı. Her köşede bir kaset kiralama yeri vardı. Oluşan talebe yetişebilmek için çok fazla özel seslendirme stüdyoları açıldı.  TRT’de kurs aldıktan sonra özel sektörde yerli yabancı birçok filmde seslendirme yaptım.  Kemal Sunal’ın birçok filmindeki çocuk sesi benimdir. O zamanlar okul dışında haftada üç dört gün okul sonrası seslendirme stüdyolarına gidip film seslendiriyordum. Yerli filmlerden, Yılanların Öcü filminde çocuk sesi bendim. Seslendirme stüdyolarına, şehir tiyatrolarından, devlet tiyatrolarından seslendirme yapmak için sanatçılar geliyordu. Şehir tiyatrolarında 1793 diye Fransız İhtilalini anlatan bir oyun konulacakmış. Orada sekiz, on yaşlarında bir çocuğa ihtiyaç varmış.  O dönemlerde kast ajansları yok, menajerlik yok, hiçbir şey yok.  Oyuncular şehir tiyatrolarından, ya da devlet tiyatrolarından geliyordu. Ben Osman ağabey ile birlikte seslendirme yapıyordum.  Gencay Gürün’e benden bahsetmiş. Atılay diye bir çocuk var, seslendirme yapıyor, yetenekli diye. Gencay Gürün o zaman Şehir tiyatroları genel sanat yönetmeni.  O yaşta benimle konuşmadılar elbette. Velim olarak anne ve babamla konuştular. Annemin her zaman tek bir koşulu vardı. Okulu hayatımı aksatmayacak ve derslerimi engellemeyecekti. Bu onun koşuluydu. O Gencay Gürün ile prensipte anlaşıyorlar.  Gencay Hanım’da anlayış gösteriyor. Ve ben, 1793 Fransız İhtilalini anlatan bir oyunla şehir tiyatrolarında büyük oyunlarında sahneye çıkmaya başladım.  Bir çocuk olarak, o kadar büyülü bir dünyanın içine girmiş oldum ki anlatamam. İlkokulda okuyordum.  Çarşamba, Perşembe, Cuma suare, cumartesi, Pazar, matine suare şeklinde, şehir tiyatrolarında oyun oynuyordum. Bu iş hayatı olarak baktığım bir durum değildi benim için. Çünkü sokakta, günlük hayat akarken, bir kapıdan giriyorsunuz ve Fransız İhtilalini anlatan bir oyun olduğu için, 1700’lü yılların kostümlerini giymiş insanlar vardı kuliste. Bir masal dünyasına girmiş gibi oluyorsunuz. Benim için inanılmaz, büyülü bir dünyaydı tiyatro kulisi.

Bu şekilde şehir tiyatrolarında sahne almaya başladım. 1987 yılına girdiğimizde, bizimkiler diye bir dizi çekilecekmiş.  TRT’yle yapılan anlaşmada 13 bölüm, üç aylık bir yayın hayatı olacaktı.  Başlangıç bu. O dönem çocuk oyuncu kim var diye araştırıyorlar. Şehir tiyatrolarında Atılay Uluışık diye bir çocuk var demişler. Başka çocuklarda var tabi. Kendilerine göre bir araştırma yapmışlar. Diğer çocukların aileleri gibi benim ailemle de görüşmüşler.  Benim ortaokul hazırlığa başladığım sene. Ailem tereddüt etti. İlkokul bitti. Ortaokul daha bir zor eğitim elbette. İngilizce eğitim ile ilk defa karşılaşıyorum. Ailem okul saatlerini aksatırım, okuldan geri kalırım diye endişeleniyor elbette. Umur Bugay anlayış gösteriyor. Okulunu aksatmadan Atılay’ın çekimlerini ayarlarız diyor. Ayrıca iki buçuk aylık bir süre olacak diyor. Bu şekilde Bizimkiler serüveni başlamış oldu. İlk on üç bölümü çekip yayınlandıktan sonra izleyiciden gelen beğeniler TRT’ye ulaşıyor. TRT, yapım şirketine,  on üç bölüm daha sipariş veriyor.  Biz otuz dokuz bölümle o yılı kapattık. Sene dediğim, yayın hayatına bakarsak, eylül, haziran arası bir yayın dönemi.  Yaz tatili sonrası yapım şirketiyle, TRT arasındaki görüşmelerle çekime devam kararı alınıyor. Derken böyle on üç bölümler birbirini takip ede ede doksanlı yıllara geldik.  Doksanlı yıllarda özel televizyonlar açıldı.  Süresini tam hatırlamıyorum ama özel bir televizyona geçtik.  Senelik anlaşma yapıldı. Ve birkaç kanal değiştirerek on beş seneyi bulan,  bizimkiler serüveni oldu.

Uzun yılar süren bir dizi reyting kaygısıyla kaldırıldı. İçinizde ukde kalan, yapmalıydım dediğiniz bir şey var mı?

Bizimkiler dizisine ben ticari bakamam. Ben duygusal yaklaşıyorum. On beş senemi harcadığım ve oyunculuk anlamında da çok iyi ustalarla çalıştığım bir ekibin içinde o kadar zaman geçirdikten sonra, ticari kaygılarla, diziyi bir anda bitirmek yerine en azından, kanal biz bu diziyi bitireceğiz, size bir hafta, iki hafta yayın süresi tanıyoruz. Bizimkilere, on beş seneye yakışan bir final bölümü çekin deselerdi, bizim de seyirciyle vedalaşma için, bizimkilere yakışır, on beş seneye yakışır bir final bölümü çekerek veda etseydik içim daha rahat olacaktı.  Tabi kanallar benim baktığım gibi bakmıyor. Onlar yayın saati, reklam kuşağına bakarak, ticari ve profesyonel baktıkları için bir anda bıçak gibi kestiler.  Ve bizimkiler dizisi yayından kalktı. Bu kadar emeğe, bu kadar seneye, izleyicilere haksızlık etmemek adına, diziye yakışır bir final bölümü çekerek veda etmemiz gerekirdi diye düşünüyorum.

Diziyle birlikte büyüdünüz neredeyse. On yaşında başladınız diziye, seyircinin gözleri önünde delikanlı oldunuz. Siz hala izleyiciler için Bizimkiler dizisinin Ali’sisiniz. Herkesin gözü önünde büyümek nasıl bir duygu? Neler hissettiniz?

Olumlu tarafları çok fazla. Ama olumsuzlukları da var tabi. Bir defa çocukluktan, gençliğe geçiyorsunuz.  Hata yapmak mümkün. Her yaşta hatalı davranışlar olabilir.  Çok büyük kabahatler olmamakla beraber, insanlar kendi çocuklarına yapamadıkları eleştirileri, sokakta beni görünce yüzüme karşı acımasızca yaptılar. Normal bir gencin hatalarını kabul ettikleri gibi benim hatalarımı kabul etmediler. Bu tabi biraz acımasız yaklaşım oldu. Herkes ailesinden, kendi çocuğundan bir şeyleri dizideki bende gördüğü için, kendi çocuğu samimiyetini duyarak bana yaklaştı. Çok zorlandığım dönemler oldu benimde. Ama onun dışında güzel bir dizi, güzel bir ekip içinde yer aldığım için çok büyük sevgide gördüm halktan.  Belki ileride soracaksınız ama siz sormadan ben söyleyeyim. Çok ünlü olmak,  meşhur olmak, çok sevdiğim kelimeler değil. Sokakta insanların tanıyor olması, nasıl bir duygu ya da hem öğrencilik hayatı hem dizi hayatı nasıl gitti diye bana çok soruldu.  Ben başka türlüsünü bilmiyorum. Ben bu sektöre normal bir hayat yaşadıktan sonra belli bir yaştan sonra giren insanlar gibi, üniversiteyi bitirip ya da yirmili yaşlardan sonra girmedim.  Belli bir yaştan sonra kamera karşısına geçmedim.  Sokakta yirmili yaşlardan sonra tanınmaya başlamadım.  Ben altı yaşımdan beri kameralar karşısındayım.  O yüzden sokakta yürürken tanınmamak nasıl bir duygu bilmiyorum. Ben kendimi bildim bileli tanınıyorum. Tanınmamak nasıl bir şey onu bilmiyorum. O yüzden herkesin gözleri önünde büyümek nasıl bir şey derseniz. Acımasız eleştirilere maruz kaldım. Bunun yanında çok büyük sevgide gördüm. 

Hikâyenizde anlattığınız gibi okulunuzu da ihmal etmediniz. Matematik mühendisliği bölümünü bitirdiniz. Oyunculuğu bırakıp Ukrayna’ya yerleştiniz. Biraz o günlerden konuşalım mı? Böyle bir karar alırken unutulmaktan korkmadınız mı?

Unutulmak istedim. Asıl gidiş amacım unutulmaktı. Dizi bittikten sonra bir sene sonra askerlik süreci oldu. Askerden geldikten sonra ne yapacağıma karar vermek zorundaydım. Oyunculuğa devam mı edeceğim yoksa bir sektöre mi başlayacağım çok düşündüm. Onca sene oyunculukta yoğrulmuş biri olarak, başka bir mesleğe yönelmek çok zor. Çok severek yaptığım oyunculuğa devam etmek istemedim. Çok radikal bir karar almam gerekiyordu. Bizimkiler gibi on beş sene devam etmiş bir serüvenden sonra ben insanların gözünde hiçbir zaman büyümedim. O dönem televizyonlarda iş yapmaya devam etmek isteseydim, seyirciler açısından da, seyirciler açısından da, dezavantajdı. Beni hangi role koyarsanız koyun, izleyiciye inandırıcı gelmeyecekti. Beni bir dizide hırsız da yapsanız, katil de yapsanız, herkes izlerken bizimkilerde ki Ali diyecekti. Katile de, hırsıza da inanmayacaktı.  Oynadığım karakterin gerçekçiliğini insanlara yansıtmayacaktı.  On beş sene Ali olarak gördüler beni.  O yüzden bir müddet televizyonlardan uzak kalıp yüzümü unutturmam gerekiyordu. O zamanlar dayım Ukrayna’da iş adamıydı. Ben de farklı bir kültür görmek için aldım vizemi ve çantamı tatil amaçlı Ukrayna’ya gittim. Bu gidiş tatil amaçlıydı. Birkaç gün İngilizcemle idare ederim diye düşündüm.  Ama orada hiç kimse İngilizce konuşmuyor. Sen Rusça konuş deyip gidiyorlar. Gittiğim üçüncü günüydü.  Bir kafede oturdum çay isteyeceğim. İsteyemedim. Biraz soğuk insanlar ve sert mizaçlılar. Bizim ülkemizde yabancıya karşı yardım etme gibi kültürel değerler var. Onlarda yok.  Hemen bağırmaya başlıyorlar. İngilizce konuşuyorsun cevap vermiyorlar. Sinirimden ağlayacaktım.  Kendime hırs yaptım.  Ya Türkiye’ye dönecektim ya da Rusça öğrenecektim. Çok radikal bir karar alarak bir üniversitenin dil kursuna yazıldım.  Rusça öğrenmeye başladım. Okul sabah sekizden öğle ikiye kadardı. İlkokul öğrencisi gibi alfabeyle başladım.  Kiril alfabesi olduğu için önce alfabeyle başlıyorlar. Bir müddet geçtikten sonra vakit geçmiyordu ve bir şeylerle uğraşmam gerekiyordu.  Dayımın oradaki işlerine yardımcı olmak amaçlı başladım. Ve Ukrayna macerası bu şekilde başladı.

Hiç değişmiyorsunuz. Nedir bunun sırrı?

Genetik herhalde. Özel hiçbir şey yapmıyorum. Hatta düzensiz yaşıyorum. Yemek düzenim, uyku düzenim yoktur. Kendine çok özen gösteren, iyi bakan birisi değilim. Genetik faktörler herhalde.

Dünya tatlısı bir kızınız var Alya. Atılay Uluışık nasıl bir baba?

Onu Alya’ya sormak lazım.  Kızım annesiyle beraber Ankara’da yaşıyor. Ben İstanbul’da yaşıyorum. Kızımı görmek ve baba, kız ilişkisini koparmamak için yıllardır her hafta sonu İstanbul’dan, Ankara’ya geliyorum. Başka hiçbir şey insana bunu yaptıramaz.

Balalayka adından söz ettiren bir film oldu. Biraz balalaykadan konuşalım mı?

Balalayka çok kısmetsiz bir film oldu. Çekime gideceğimiz gün, Atatürk Havalimanında uçağın içinde Kemal Sunal’ın vefat etmesiyle başlayan süreç zorluydu. Filmin başoyuncusu hayatını kaybetmişti. Kemal Sunal hepimizin hayatında yeri olan bir isimdi. Kemal Ağabey vefat edince bütün oyuncular, yapımcı, yönetmen, tüm ekip sudan çıkmış balığa döndük. Birkaç oyuncu kendi aramızda, film çekilmeyecek diye konuştuk.  Atatürk kültür Merkezi’nde yapılan cenaze töreninde Atıf Yılmaz mıydı tam hatırlamıyorum,  sahneye çıktığında şunu söyledi: “Eğer Balalayka filmi çekilecekse, Rahmetli Kemal Sunal’ın rolü kime teklif edilirse, o oyuncu tereddüt etmeden bu rolü kabul etmekle yükümlüdür. “ dedi. Daha sonra rol Uğur Yücel’e teklif edildi. Bu laftan sonra Uğur Yücel de kabul etti. Senaryo değişti, sahneler değişti. Gürcistan, Batum’a gittik film için. Film çekeceğiz senaryomuz yok. Ali Özgentürk, yönetmenimiz karavanına giriyor, sahneleri değiştiriyor, yenisini adapte ediyor, ona göre çekiyoruz. Zorlu bir çekim süreciydi. Baktığımız zaman bu film benim hayatımda iz bırakanlardan birisidir.

Oyunculuğa kaldığınız yerden Doksanlar dizisiyle devam ettiniz. Biraz bu diziden konuşalım mı?

Doksanlar dizisinde oynamak benim için farklı açılardan güzeldi. Doksanlı yıllar boyunca televizyonda olan bir oyuncu olarak, iki binli yıllarda, doksanları anlatan bir dizinin içinde yer aldım.  O kadar güzeldi ki, Doksanlar bir dönem dizisi değil, nostalji dizisiydi. Yakın bir geçmişi, doksanları anlatan bir diziydi. Bunun esprisi de, sette çok fazla yapıldı. Hatta bir sahnede Renan Bilek ile karşılıklı oynuyorduk, Senaryoda yazmamasına rağmen, Renan ağabey, kayıt anında, son cümlemizi söylemiştik. Sahnenin bitmesi lazım. Renan Ağabey, Haydi Kemal Öğretmen görüşürüz dedi. Tekrar bana döndü. Ya kemal öğretmenim, sana bir şey söyleyeceğim. Bir dizi var ya, oradaki çocuk sana çok benziyor dedi. Böyle bir espri yaptı. Bende cevap verdim. Üç beş cümleyle tamamladık. Biz bu sahneyi montajla atarlar diye düşünüyorduk ki yayınladılar. Birkaç gazete köşe yazarı da buna değindi. Doksanlarda var olan bir oyuncunun iki binli yıllarda kendi oynadığı diziyle bize nostalji yaşattı diye. Çok güzel tepkiler aldık.

Biraz aşktan konuşalım mı?

Konuşalım.

Aşk size ne kadar yakın?

Bilmiyorum ki, aşk ne kadar yakın, ne kadar uzak. En büyük aşk kızıma olan aşkım. O bambaşka. Onun dışında şöyle düşünüyorum. Aşk on altı, yirmi yaşları arasında yaşanır. Ondan sonrası aşk değil galiba. Mantıksal kurgular devreye giriyor. On altı, yirmi yaşları arası aşk dediğiniz zaman, en savunmasız olduğumuz zamanlarda karşımıza çıkıyor. Biten ilişkiler, söylenen sözler, her şeyde önünüze bir tuğla koyuyorsunuz. Bir sonraki ilişkilerde darbe almamak için. Kırklı yaşlara geldiğinizde, önümüze koyduğumuz tuğlalardan o kadar yüksek birer duvar örmüş oluyorsunuz ki, belki de çok büyük yaşayacağınız bir aşkı, kendinize ördüğünüz duvarla göremez hale geliyorsunuz. İnsanın kendini koruma içgüdüsü bu. Artık duygusallıkla beraber mantığın da içinde olduğu, yara almayacak, yara vermeyecek, mantıksal ilişkiler kurmaya başlıyorsunuz. O yüzden aşk on altı, ile yirmi yaşları arasında yaşanıyor.

Oyuncu olmanın zorlukları nelerdir?

Her ne iş yaparsanız yapın, para kazanmak için bu işi yapıyorsunuz. Şehir tiyatrolarında, devlet tiyatrolarında çalışıyorsanız eğer, kadrolu değilseniz, bir hayat garantiniz yoktur. Sürekli çalışma hayatında para kazanmanız bir projede yer aldığınız sürece olur. Ondan sonrasında bir proje gelmezse bir bilinmeze adım atmış oluyorsunuz. Oyunculuk sektöründe, bir insanın çok beğendiği oyuncuyu bir başkası hiç beğenmeyebiliyor.  Göreceli bir iş yapıyoruz. Bilinmezlik ve belirsizlik içinde geçiyor hayatımız. Oyunculuğun zorluğu bunlar.

Herkeste bir şöhret olma hevesi var. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Ben şöhret olmak istiyorum diye yola çıkarsanız, hiçbir şey yapmadan da şöhret olmanın yolları var onu yapabilirsiniz. Ama ne kadar sürer bu şöhret tartışılır. Sabun köpüğü gibi çok kısadır.  Bir iki ay konuşulup kaybolup giden bir sürü insan var.  Düzgün bir iş yapacağım diye yola çıkarsanız, o harcadığınız emeklerin bir gün karşılığını alırsınız. Bu işe her giren, başrol oynayacak, çok şöhret olacak, büyük paralar alacak diye bir kural yok. Futbolculardan da, amatör kümede oynayan, süper lig de oynayanlar var. Herkes en üst noktada olacak diye bir şey yok. Ne yazık ki, magazin programlarının bu işte çok negatif etkisi var. Magazin programlarında gösterilen, hep büyülü bir dünya, büyülü bir hayatın yaşandığı. Oyuncular çok büyük paralar kazanıyor, lüks arabalarda geziyor, erkek oyuncular çok güzel mankenlerle, kadın oyuncular zengin ve yakışıklı erkeklerle geziyor. Normalde önünden geçmeye cesaret edemediği restoranların içinde yemek yiyen oyuncular gösteriliyor.  Bunu izleyen insanda benim neyim eksik sorusunu kendine sormaya başlıyor. Hâlbuki bu magazin programlarının anlattığı yalan bir dünya. Oyuncular da böyle bir dünyanın içinde değiller.  Kaç tane oyuncu böyle bir hayatın içinde ona bakmak lazım. Oyunculukta insanların gördüğü buz dağının hep görünen kısmı. Buz dağının altında görünmeyen o kadar çok emek, uğraş var ki, insanlara bunu anlatmak, göstermek lazım. Buz dağının üstüne ulaşabilmek için, altındaki emeği bilmek lazım. Şöhret olmaksa amaç derslere eğitime hiç para harcamaya gerek yok. Şöhret olmanın o kadar çok kolay yolu var ki.  Ama bu tip insanlar sabun köpüğü gibi uçar gider. Şöhret dediğiniz şey o kadar tehlikeli ki, insanı delirtir. Şaka yapmıyorum.  Şöhret olduğunuz zaman telefonunuz beş dakika susmaz.  Arayanlar, soranlar, programa çağıranlar, sürekli bir yoğunluk içinde olursunuz. İlgi odağısınızdır her zaman. Yolda yürürken imza isteyenler, fotoğraf çektirmek isteyenler. Bir mekânın önünden geçerken, sizden para almadan, sıra bekletmeden, buyurun şeref verdiniz diye önünü ilikleyerek karşılayan, pohpohlayan insanları görünce, ne oldum delisi oluyor insan. Ama şöhret kaybolduğunda, unutulmanız üç gün sürer.  Dördüncü gün telefonunuz çalmaz olur. Her gün gittiğiniz mekânda elinizi kolunuzu sallayarak girerken, karşınızda ceketinin önünü ilikleyerek karşılayan kapıdaki koruma, buyurun efendim derken, bir anda, kardeşim nereye gidiyorsun, geç sıranın sonuna dediğinde, delirirsin. İşin içine girdiğinizde mantal hayatın bütünlüğünü sağlaman gerekir.

Zor biri misiniz?

Hayır. İnsanın kendini dışarıdan bakan birisi gibi yorumlaması zordur.  Ben çok yardımsever birisiyim. Herkesin her şeyine koşarım. Zor taraflarım yoktur. Köşeli taraflarım hiç yoktur. Ama hayır kelimesi ağzımdan bir defa çıkar.  Ben bir şeye bir kere hayır dedikten sonra bitmiştir. Arkadaşlık ilişki olsun, aşk ilişkisi olsun, ne olursa olsun, bitti dememek için sona ana kadar zorlarım. Son ana kadar yapıcı olmaya çalışırım. Kurtarmaya çalışırım. Ama bitti kelimesi ağzımdan çıktıktan sonrada dönmem.  İki dünya bir araya gelse dönüşü olmaz. Her türlü ilişki, adını ne koyarsanız koyun. Çocuk oyuncağı değildir. Varsa vardır, yoksa yoktur. Bu anlamda zor muyum, evet zorum.  Onun dışında kolayımdır.

Dostlarınız var mı?

Bir insanın kaç tane dostu olabilir? En büyük dostum ailem. Arkadaşlarım var ama dostum yok da diyebilirim.

Yetenek mi, eğitim mi?

Eğitimsiz yetenek, çöpe atılmış yetenektir. Yetenek olmadan eğitim olmaz. İnsanın içinde yetenek olacak. Bunlar siyah beyaz gibi birbirlerinden ayrılacak şeyler değil. Beki de yeteneğinin farkında olmayan milyonlarca insan var sokakta dolaşan. Bunu eğitimle birleştirmek gerekir.

İyi projelerde yer almak için iyi oyuncu olmak mı yoksa medyatik mi olmak gerekir?

İyi oyuncu olmak ve iyi bir çevre gerekir. O kast aşamasında, kast direktörünün önüne konulacak aday dosyalarından bir tanesi sizin olmanız gerekir. O da biraz çevreyle, biraz menajerinizle, iyi oyuncu olmanızla, geçmişte yaptığınız işlerle ilgilidir. Ama en önemlisi iyi bir çevreye sahip olmak gerekiyor.

Proje seçiminde maddi kaygılar yaşar mısınız?

Maddiyat benim için her zaman ikinci planda olmuştur. Önemli olan yaptığım işten keyif ve haz alabilmem. Tabi ki para da çok önemli. Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Sokağa adım attığınız an par gerekiyor. Bu düzende bir de çocuk büyütmeye çalışıyorum. Para tabi ki çok önemli. Parayı hayatın birinci koşulu olarak koymamak lazım. Yaptığım işten keyif alamıyorsam, para da önemli olmaz. Yani para uğruna iş yapılmaz.  Benim beğendiğim projede hiçbir ücret almadan yer aldığımda oldu. Ama profesyonel hayatın gerçeği de bütçe konuşup bir işte yer almak elbette.

Verilen her rolü oynarım ben oyuncuyum mu dersiniz yoksa benim belli bir çizgim var onun dışına çıkmam mı dersiniz?

 Genel anlamda bakarsak, bir oyuncu her rolü oynar. Bir oyuncu her rolü oynamalı.  Ama bir rol teklif edildiğinde öncelikle evde çalışırım. Ama role giremezsem oynamam.  Benim inanmadığım bir role seyirci hiç inanmaz. Sahte durur. Doğallıktan uzaklaşır. Yaptığım işin gerçekliğine önce ben inanmalıyım.  Ona bakarım. Çünkü bireysel bir iş değil bu ekip işi. Normalde kabul etmeyeceğim, oynamayacağım bir projede öyle bir ekip kurulmuştur ki, o ekibin içinde o rolde olmakta isterim doğrusu. O zaman ekip olarak bakmak lazım. 

Ünlü olmak, insanların neden duruşunu, davranışını değiştirir?

Çünkü çok egosantrik bir iş yapıyoruz. Sebebi bu.  Geldiğin noktayı hazmetmekle alakalı. Bir dizi televizyonda, yayınlanıyor, bir anda sosyal medyada inanılmaz takipçi sayısı artıyor. Adına fan kulüpleri kuruluyor. Sokakta yürüyemez hale geliyor. O ego öyle bir şişiyor ki bambaşka bir insan oluyor. Ama bu ego bir delinirse, yere yapışırsın.

Sanat dünyasında vefa var mı?

Hangi dünyada vefa var? Söyleyin bana ben de size sanat dünyasında vefa var mı yok mu cevabını vereyim size. Yapılan iş gereği kendi camiasında tanınan bir sürü doktor var. Sokaktaki insan tanımaz sadece. O camiada herkes tanır. Bizim yaptığımız iş, halka yönelik bir iş olduğu için, o yüzden tanınıyoruz. Hiçbir camiada vefa yok. Vefa 1980 lerde vardı. o zaman mahalle kültürü vardı.   Yardımlaşma vardı. Bugün aynı apartmanda on sene oturun komşularınızı tanıyamıyorsunuz. Evinizden çıkıp işe giderken kimse kimseye selam vermiyor. Ve artık sadece İstanbul’da bir semt adı.

Sık pişman olur musunuz?

Evet. Geçmişe dönüp baktığımda özel hayatımda olsun, yaptığım işlerle ilgili olsun, pişmanlıklarım var. Öyle çok pişman olan bir adam değilim.  Yaptığım hataların arkasında durmayı bilen bir insanım.

Mütevazı mı yaşarsınız?

Öyle yaşadığımı düşünüyorum. Abartılacak, göz önünde olacak bir hayatım yok. Sosyal medyayı tarayın, geçmişte yaptığım işlere bakın magazin dünyasında benim çok fazla adımı göremezsiniz. Sürekli magazin dünyasında görünmek için var olmaya çalışan bir sürü insan var. Benim yetiştiğim ekolde, herkes kendi işini yapan ve sonra kendi kabuğuna çekilen insanlardı.  Bir insan bir dizide iki üç defa göründüğü zaman değişmiyordu. Benim yetiştiğim dönem o mütevazılığı gerektiriyordu.

Aynalarla aranız nasıl?

Çok iyi. Korkmam aynalardan.

Hiçbir şey yapamıyorum dediğiniz anlar oluyor mu?

Oluyor tabi.  Bir işte başarılı ya da başarısız olmak bizim elimizde olan şeyler değil. Bazen öyle kapana kısılmış hissediyor ki, insan kendini, bir menajerle çalışıyorsunuz, o menajerin sizi bir yerlere sunması gerekiyor. Ama bir süre hiçbir yerden teklif gelmiyorsa, kendinizi kapana kısılmış gibi hissediyorsunuz.  İşte o tarz dönemlerde hayatın bir şekilde devam ettiğine inanıp, tekrar işinize dönmeniz gerekiyor. Paniklemek çözüm değil.

Projelerinizden konuşalım birazda.

Şu anda için de yer aldığım bir proje yok. Bunula ilgili konuştuğum işler var. Artık proje konuşmak kalay değil. Çünkü o kadar deneme tahtasına döndü ki, bu işler, bir bölümde yayından kalkan birçok dizi var. Şaka gibi. Aylarca emek harcanmış bir dizi, bir bölümde yayından kalkıyor. Böyle bir dizide yer almak doğru değil. İyi ki yer almamışım diyorsunuz. Eskisi gibi ayağı yere sağlam basan, iyi bir kurgusu olan, devam edeceğine inandığınız,  buna kanalında inanması gerekiyor elbette, bir proje yok gibi.  Dizi satmaya çalışan yüzlerce yapımcı var. Ama dört, beş tane büyük kanal var.  Kanallarda karşılığını görmek istiyor. O zaman o kanallarda, sen git, sen gel diyor. Deneme tahtası gibi.  O yada bu, iyi ya da kötü bir çok yapım şirketi artık yok.  Bir sürü yapım şirketi battı. 

Beni yaşam hikâyenizin içinde gezdirdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Çok keyifliydi.

 

 

 

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Monaco – Monte Carlo
Monaco – Monte Carlo
Yunanistan-Atina
Yunanistan-Atina