Reklam
Reklam

Hikmet Çetinkaya “Aşkı yaşamadan aşktaki o acıyı, gizemliliği, aşkın anatomisini, aşkın felsefesini, acısını, tuvale aktarmak mümkün değil.”

Ressam Hikmet Çetinkaya ile yaptığımız keyifli ve güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Hikmet Çetinkaya “Aşkı yaşamadan aşktaki o acıyı, gizemliliği, aşkın anatomisini, aşkın felsefesini, acısını, tuvale aktarmak mümkün değil.”
Bu içerik 576 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

Hikmet Çetinkaya’yı kendi cümleleriyle biraz tanımak isterim.

Hikmet Çetinkaya bütün yaşantısını, ideallerini resimlerle anlatmaya çalışan, resimlerle çoğalan, resimlerle yoğunlaşan, iç dünyasındakileri resimle anlatmaya çalışan bir kişi.

Resim serüveninizden konuşalım biraz  da.

Ortaokul yıllarında benim hiç sevmediğim ders resimdi. Resim öğretmenimi de hiç sevmezdim. Biz altı kardeştik. Babamın işçi olmasından dolayı bir tanemizin zaruri ihtiyaçlarını alabiliyorduk. Resim malzemesi ya da fülüt almak lükstü. O yüzden resim masraflı bir şeydi. Matematik, Türkçe, fen gibi bir defter bir kitapla olacak bir şey değildi. Haliyle her derste resim öğretmenime malzemelerimi unuttum derdim. O da beni anlamazdı. Her defasında kulağımı çekerdi. Sınıftasın, çocuksun, sevdiğin gönül verdiğin bir kız olabilir. Bunu anlamazdı. Kıza karşı utanıyor yerin dibine giriyordum. Bu resim dersini kim koymuş ki diye çok kızıyordum. Yıllar sonraki dönemlerde böyle geçti. Aslında ben konuşma özürlüyümdür. Karşı cinse karşı duygularımı ifade etmekte biraz yetersiz, biraz sıkıntılı, biraz da mahcup bir kişiyimdir. Söyleyemediklerimi renklerle tuvale daha iyi anlatabildiğimi düşünüyorum. Bu resimleri insanlar beğenip duvarlarına asıyorlar üstüne bir de para ödüyorlar. Ben bu bazda bakıyorum. Ben sanatçı ressam demeye utanıyorum. Çünkü sanatçı olmak çok farklı. Büyük formatta bir şey. Sanatçı olmak zordur diye düşünüyorum. Bakıyorum zamanımıza herkes sanatçı herkes ressam olmuş. Herkesin sanatçı olduğu, ressam olduğu bir dönemde ben sanatçıyım diyemiyorum. Çünkü sanatçı kelimesini kirlettiğimizi düşünüyorum. Ben resimlerimi bir türkü bazında yapıyorum. Türkü ve şiirin değişik versiyonu diye düşünüyorum. Türkü aşığı bir insanım. Sizin duyduğunuz ezgileri ben resim olarak düşünüyorum. Bir kurtuluş savaşını da ben resim olarak düşünüyorum. Bunları tüm renklerle düşünüyorum. Şehit düşen bir askerimizin annesinin feryadını resim olarak düşünüyorum. Ben ünlü olayım para kazanayım diye resim yapmıyorum, sadece resim yapmayı seviyorum.

Siz tuvalin neresindesiniz?

Tuvalin ilk basamağında, her hücresinde, her zerresinde mutlaka duygularım vardır.  İlla resim yapacağım diye tuvalin başına oturmuyorum. Bir heyecan, bir sıkıntı ve onun patlama anı, bir düşünce kendime ait felsefemin oraya yansımaları vardır. Bütün iş anında, resmin yapılış anına kadar. Bitiş anından, katolog basımına kadar, bunların duvara asıldığı ana kadar, her zerresinde ben varımdır. O resmi ışıklar altında ki bir galeride  görme anında bile ben varımdır. Yani resmin her anında varım. Her anına sahip çıkıyorum. Beğenilsin ya da beğenilmesin ben her anına sahip çıkıyorum.

Resimlerinizde sıcak renkleri tercih ediyorsunuz. Çiçek dokusu da çok fazla. Neden bu tercih?

Sıcak tonları çok seviyorum. Kendimce çözebildim. Bu sıcak tonlar bir toprak rengi. İnsanın topraktan gelip yine toprağa gitmesi diye algılıyorum. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz ve dönüşümün başlangıç ve bitiş anını anlatıyorum. Sıcak tonları bence herkes seviyor. Ama niye sevdiklerini pek fazla bilmeyebilirler. Şöyle söyleyeyim. Gelinciklerin en iyi büyüdüğü yer Çanakkale’dir. Kurtuluş Savaşı’nda mezarı bile olmayan, kemikleri kaybolmuş şehitlerimizin kanlarının yeryüzüne fışkırması, kendini göstermesi diye adlandırıyorum.   Gelinciğin yunan mitolojisinde İlayda’nın ölen askerlerinin gelinciğe benzetilmesi de beni biraz bir şeylere itiyor ve oralara götürüyor. Diğer taraftan Çanakkale Şehitlerini anma töreninde anzak askerlerinin ölen yakınlarının kutlama sırasında gelincik taktıklarını biliyor musunuz? Gelincik onlar için kutsal bir anlam taşıyor. Gelincik geçmişe özlem, o günleri unutmama, o günleri yad etme. İnanışlarına göre gelincik taktıklarında andıkları kişilerin ruhları dolaşıyor düşüncesi var onlarda. Bu güzel bir duygudur. Diğer taraftan Japon felsefesine göre gelincik ömrü insan ömrüne eşdeğerdir. Gelinciğin ömrü üç gündür. Japonlar insan ömrü de üç gündür diyorlar. Şöyle adlandırmışlar. Dün bugün ve yarın olarak adlandırmışlar. Dün geçti, yarın gelmeyebilir, önemli olan bugündür. Bu saat bu dakika. Eğer biz olduğumuz an içerisinde sahip olduğumuz sağlıksal, fiziksel, maddesel zenginliklerimizin farkına varmazsak, kaybettiğimiz zaman anlıyoruz. Şu an ben her şeyi yiyebiliyorum. Elim ayağım sağlam, her şeyi görebiliyorum. Ancak ben birşeyi kaybettiğimde onun ne kadar değerli olduğunu anlıyorum. Japonlara göre dünyanın en zengini kendileri çünkü sahip oldukları zenginliğin farkına varıyorlar. Gelincikte öyle. Bunun felsefesini çok seviyorum. Kırmızı bir isyan, bir başkaldırı, kendi kabuğundan çıkmak. Bağırmaktır. Sessizliğin çığlığıdır kırmızı. O yüzden kırmızıyı şöyle adlandırıyorum. Tohumu olmayan tek bitki gelinciktir. Kopartamazsınız. Kopartırsanız solar. Gelincik kendi başına özgürlüğün simgesidir. Oradan alıp başka yere dikeyim diyemezsiniz. Kişilerde ortamı kendisi belirler, özgürdürler. Benim gözümde gelincik anatomisi ile çok güzel, ders alınacak bir çiçektir.

Aşkı tuvale nasıl aktarırsınız?

Çok güzel bir soru. Aşkı yaşamadan aşktaki o acıyı, gizemliliği, aşkın anatomisini, aşkın felsefesini, acısını, tuvale aktarmak mümkün değil. Önce bir duymak lazım. Aşkın hangi basamağındasın. Sevdiğin kişiyle görüşebiliyorsam, o bana mesaj göndermiş, beni aramış ise hala o sevdiğim kişilerin sesini duyduğum anda heyecan oluyorsa benim için en parlak, tuvaldeki en güzel renktir. O sevdiği kişilerle ilgili bir sıkıntısı varsa, en karanlık rengi kullanırsın. O da bir aşktır. İnsanın sahip olduğu aşk başladığı gibi bitmiyor. Hiçbir evlilik ayrılacağım diye başlamaz. Hiçbir esnaf batacağım diye dükkânını açmaz. Hiçbir insanda hastalanacağım diye yaşamaz. Fakat bunlar hayat içerisinde oluyor. Aşkın en güzeli, bilinçli bir şekilde, her anı, her heyecanı birlikte yaşamak diye düşünüyorum. Sonuç itibariyle aşk insanın yaşamında iniş çıkışı olan bir şeydir. O yüzden tek taraflı değil iki kişiyle ortaya çıkan bir olgudur. Tek taraflı aşık olacağım diye düşünemezsin. Ben elmayı seviyorum diye elmanın da beni sevmesini bekleyemem. Önemli olan diğer yarınızı bulmaktır. Bin tane elmayı ikiye bölün iki bir tane elma olur. O yarım elmayı alıp diğer yarısıyla birleştirdiğinizde tam elma oluyor.  İki yarım bir tam olmaz. Önemli olan organiğiyle beraber bütünsel, hücreleriyle beraber bir yarımın diğer yarısını bulmaktır. Elinizde 1999 tane elma olduğunda acaba diğer yarısı  hangisi diye düşünürsünüz. İşte bunu bulmak önemli. Tam buldum dersin ama bulamazsın. Aşk bu yüzden olmuyor bazen. Kimya tutmuyor.  Size göre mordur aşk sonra kırmızıdır. Picasso şöyle tanımlıyor aşkı. Yolda çok güzel bir görüyor. Etkileniyor. Sonra bu güzellik benim resmimle birleşse ne olur biliyor musun diyor. Ne olur diyor kız. Resim olur diyor ve evine götürüyor. O kıza bir sürü iltifat ediyor ve resmini yapıyor. O gece misafir kalıyor. Sabah kalktığında resmi daha farklı görüyor. Duyguları değişkenlik gösteriyor. O yüzden eliniz olan bu duyguları nasıl heyecanlı kılabiliriz bunu düşünmeliyiz.

Konularınızı nelerden seçiyorsunuz?

İzlediğim bir filmin cümlesi, bir şiirin bir dörtlüğü ve bir kelimesi. Yazmış olduğum bir öykünün masalsı anlatımı. Ama mutlaka bir duygu vardır. Bunu zorlamıyorum. O kendi geliyor. Kendimi zorlamama gerek yok. Herşey burada karikatür.  Herşeye gülebiliriz. Siz bile dün yaptığınız bir şeye gülebilirsiniz. Kahkahamız, üzüntümüz, coşkumuz çok.

Resme başlarken hazırlık yapar mısınız?

Resim yapmadan önce bir ya da iki gün kafamda renkler ve resim oluşur. O felsefe ile örtüşür. Resme başladığımda resim daha tuale değmeden biter. Sonu görmüşümdür.

Resme başlarken hangi duygular size egemen olur?

Tabi ki hüzün. Konusu itibariyle şu an o durumdayım ve kendimi zorluyorum. Resimlerimde birilerine kendimi beğendirmek için uğraşmıyorum. O yüzden çok çoşkulu olduğum an resim yapamıyorum.

Bir resme başlarken konu değiştirdiğiniz oluyor mu?

Çok.

Mutlaka bütün resimlerinizde sizden, yaşamınızdan, hayal dünyanızdan parçalar var. Bu resim tamamen benim dediğiniz bir çalışmanız var mı?

Yok. Uç bir örnek vereyim. Yarın ölsem, dese ki tanrı yanında bir resim getir, götüremem. Bu konuda acımasızım ben. Resmimin her karesini beğenmiyorum. Yaptığı esere olağan üstü aşık oldum diyen çıkmaz. Sıkıntı çıkmalı ki o sıkıntıyı diğer tablolarda çözmek için uğraşmalıyım. Bitmez bu. Hiçbir tabloma dört dörtlük oldu aşığım dediğim hiçbir resmim olmadı.

Resimlerinizde vermek istediğiniz bütün mesajları verdiniz mi?

Bütün resimleri toparlayın on bin resim yapmışımdır. Hepsinde ben varım. Resimler bütünleşirse ortaya ben çıkarım. Aslında her tabloda mesajlarım mevcut.

Sergi öncesi yaptığınız resimleri saklar mısınız yoksa paylaşır mısınız?

Görsel bazda paylaşıyorum. Ancak sahiplik konusunda herkesle paylaşmıyorum. Herkese her resmi vermek istemiyorum. Yakın tarihte oldu.  Bir sergime bir bayan geldi. Arkadaşımızın bir tanesi kanser hastanede yatıyor, doktorlar artık yapacak bir şeyimiz yok eve gideceksin dediler. Eve gidiyoruz evde olmasını istediğin bir şey var mı? Ne istersin diye sorduğumuzda, duraklamadan Hikmet Çetinkaya’nın bir tablosunu görmek istiyorum dedi demişti. Çok duygulanıp ağlamıştım. Bana bunu söylediklerinde paranın hiç önemli olmadığını son anında benim tabloma bakmasının daha önemli olduğunu söyledim. Hanımda bizim alacak kadar paramız yok dediğinde alın bunu ileride parasını verirsiniz önemli değil demiştim. Üç yıl oturmuştu tabloya bakarak ve üç yıl sonra kaybettik. Böyle de bir anım var. Bir koleksiyoncu ünlü olmuş tablolarını almak istiyorum dediğinde vermek istemiyorum. Onu duvara asmayacak saklayacak. Bana resimlerimi duvara asacak kişiler lazım.

Ben yardım kurumlarına destek olduğunuzu biliyorum.  Biraz konuşalım mı?

Ben yokları var ederek çoğaltarak geldim.  O yüzden zihinsel engelli, çocuk yurtları, kimsesiz çocuklar, sokak çocukları, lösev, kalp vakfı kimler geliyorsa yardım ediyorum. Mağdur olan, sevgi yokluğu, maddesel yokluk, fiziksel yokluğu yaşayan bir çocuğa bahane diyemem. Bu duyarsızlıktır. Biz sanatçıyız. Biz duygusal insanlarız. Olaylara herkesten farklı bakıyoruz. Çocuklarımıza duyarsız kalamam. Onlardan birisi ben de olabilirdim. Bedensel engelli çocuğumuzu görünce gözlerim dolar. Allah sağlıklı olmayı bahşetmişse bunun vergisi vardır. Özürlü olmak aslında bir kolu bir ayağı olmayan değildir. Düşünce özürlü olanlar özürlü demektir. Onları küçük gören alay edenler özürlüdür. Böyle çok fazla özürlü insan var. Bana göre her organı tam ama düşünce özürlü böyle insanlar. Üretkenliği yoktur. Tüketicidir. O insanlar senin benim havamı teneffüs ediyorlar.

Sanatsal platforma da durduğunuz yer neresidir?
Birinci olarak sorumluluklarım var. Fırçam, tuvalim., boyalarımla ilgili sorumluluklarım var. İkincisi, üniversite sınavlarında dört yanlış bir doğruyu götürür. Oysa benim bulunduğum pozisyonda ise bir yanlış tüm doğruları götürür. Düzgün yaşamak zorundayım. Daha kültürlü daha bilgili olmak zorundayım. Herkes bir bilgiye sahipse ben bin bilgiye sahip olmak zorundayım. Daha fazla bilgiye nasıl sahip olabilirim kavgası içindeyim. Kendimi aşma çabasındayım. Yarınlara ne bırakabilirim çabasındayım. En önemlisi insan olma, sanatçı olma peşindeyim.

Bu güzel söyleşi ve konukseverliğiniz için çok teşekkür ederim.

Ben çok teşekkür ederim size ve okuyucularınıza.

 

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Monaco – Monte Carlo
Monaco – Monte Carlo
Yunanistan-Atina
Yunanistan-Atina