Reklam
Reklam

Orkun Dökmeci"Dans hayatımın büyük bir dönemini adadığım, ve yaşam tarzımın her zaman bir parçası olacak değerli bir olgu benim için. "

Çok yönlü, yakışıklı, başarılı bir isim Orkun Dökmeci ile yaptığım keyifli ve güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Orkun Dökmeci
Bu içerik 1321 kez okundu.
Reklam

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

Biraz sizi tanıyabilir miyiz?

Sanırım bir insana yöneltilebilecek en zor sorulardan biri “sen kimsin” sorusu değil mi? Zaten insanoğlu bir ömür boyu bu sorunun cevabını arıyor, buldum, bulucam derken size ayrılan süre doluveriyor sanki.

Özetle bu soruyu sık sık kendime soran, farklı açılardan cevapları arayan, bedenen, zihnen ve ruhen anda kalmaya çalışan, enerjimi ve zamanımı aldığım mühendislik eğitiminin de yardımıyla optimize ederek hep daha fazlasını keşfetmeye çalışan, bize bahşedilen bu hayatı, bize bahşedilen bu güzel dünyada diğer canlılarla paylaşarak güzel bir hikâye yazmaya çalışan bir ölümlüyüm.

Hedefiniz nedir?

Aslında kendimi tanıtırken biraz ipucu verdim sanırım, daha çok keşif yapabilmek en büyük hedefim. Uzak diyarlara, el değmemiş yerlere, görülmemiş güzelliklere doğru.. Tabi bu yalnızca dış dünyaya dair bir keşif değil, içime doğru da bir yolculuk hedefi. Dışımızdaki evrenin boyutu ne kadar büyükse, beynimizin kıvrımlarındaki, kalplerimizin  derinliklerindeki gizem de o kadar büyük.

Tiyatro oyununuz “Therapy”den konuşalım mı?

Therapy’den konuşalım elbette. Zira bizim dışımızda da çok konuşulmaya başladı, bu da fazlasıyla hoşumuza gidiyor. Adı üstünde aslında, biraz üstü kapalı da olsa terapi yapıyoruz, kendimize, izleyenlere, kulaktan kulağa aktaranlara. Anlattığımız şeyler sizden, bizden, her gün her yerde karşılaşabildiğimiz insanlardan hikayeler aslında. Biraz daha travmatikleşmiş, derinleşmiş, karanlıklarda kalmış olan meselelerden güzide bir seçki sadece. Bize çok iyi geliyor, her seansın sonunda derin ve uzun bir meditasyondan çıkmış gibi hissediyoruz, izleyicilerimizin yüzlerinde yakaladağımız değişik ifadeler onları da beraberimizde sürüklüyebildiğimizi gösteriyor. Bunun hazzı ise bambaşka. İnsanların hayatlarına ufacık da olsa dokunabilmek, gizli sırlarını eşelemek, beyinlerinin karanlık noktalarını gıdıklayabilmek paha biçilemez.

Danstan konuşalım mı?

Dans hayatımın büyük bir dönemini adadığım, ve yaşam tarzımın her zaman bir parçası olacak değerli bir olgu benim için. Öğrendiğiniz, pratik yaptıkça geliştirdiğiniz, dünyanın neresine giderseniz gidin insanlarla iletişim kurabileceğiniz evrensel bir dil. Ama tüm bunların ötesinde, kendinizi keşfetmek, çevrenize farklı bir şekilde ifade etmek istediğinizde ve bunun için kelimeler kifayetsiz kaldığında kullanabileceğiniz en güçlü araçlardan biri. Sözlerin yetmediği yerde bırakın bedeniniz anlatsın sizi.

Bu kadar genç görünmenin sırrı nedir? Bunun için neler yapıyorsunuz?

Çok teşekkür ederim öncelikle ince iltifatınız için. Geçen hafta 40’lı yaşlarıma adım attım, ama beden yaşım ölçümlerde 24-25’lerde, kafa yaşımı söylemiyorum bile o hala halının üstüne döktüğü oyuncak valizinin içerisinde taklalar atıyor. Sağlıklı, dengeli ve anlamlı yaşamaya çalışıyorum. Herşeyin temeli fizik elbette, onun için bedenimi doğru beslemeye, ihtiyacı olanı kararında vermeye özen gösteriyorum. Yüzlerce bilim dalının yüzlerce yıllık veri analizi bize artık nasıl sağlıklı ve uzun yaşanabileceğini net bir şekilde anlatıyor. Biraz araştırmak, öğrenmek ve hepsinden önemlisi uygulamaya geçirmek gerek, hepsi bu. Herşey sadece bedensel sağlık değil elbette. Therapy’de de anlattığımız gibi kurduğum ilişkilere özen gösteriyor, beni besleyen, büyüten, öğreten ve değer katan insanların yanında olmaya çalışıyorum. Ruhani bedenime dair çalışmaları ise çoğunlukla doğada, sessizlikte, bazen bir mum ışığında, bazen bir dalganın sesinde buluyorum. Son zamanlarda en büyük yardımcım Yoga. Herşeyin özü üçlü bir sac ayağında gizli: ruh, beden ve zihin arasındaki kusursuz dengede!

Popüler kültürün bir parçası olan tanınmışlık sizin için ne kadar önemli?

Sanırım hiç değil, çünkü tanınmışlık yani “popülarite” adında da gizli olduğu gibi sadece popüler olduğu sürece bir mana taşıyor. Günümüzde tanınmışlık oldukça uçucu. Ama kalıcı olmanın, akıllarda, gönüllerde, dillerde olmanın yeri ayrı tabi. Günümüz pop yıldızlarına bakın mesela, hangisinde Elvis gibi bir kral olabilme şansı var? Teknolojinin geldiği son noktaya rağmen, her eve, her cebe artık bir tıkla milisaniyeler içerisinde girebilmelerine rağmen. Size çarpıcı bir örnek vereyim mesela Elvis’ten. Elvis, son nefesine kadar ailesiyle yaşadığı Memphis’teki mütevazi evindeki plak stüdyosundan, askerlik için gittiği Almanya’da verdiği tek konser dışında kendi ülkesinden dahi çıkmadan, dijital hiçbir medyayı kullanmadan dünya çapında bir kral olabilmiştir. Tanınmışlık için bir ölçüt alınacaksa bence kralların hayatını biraz incelemek lazım.

Benim için haz verecek olan şey tanınmışlıtan öte şu: Bugün, birileri bir yerde geriye bakıp da ya şöyle biri vardı, hayatıma dokunmuştu, şöyle bir şey demişti, bana iyi gelmişti diyorsa eğer, yani arkamdan konuşuyorsa  sanırım bu yeterli benim için. İnsanlarla güzen anlar yaratabilmiş olmak, hayatı paylaşabilmiş olmak fazlasıyla yeterli.

Birkaç projede görünen insanların birden kimlikleri değişiyor, farklı davranmaya başlıyorlar. Sizce bunun nedeni nedir? Tanınan insanlar neden kimliklerini değiştirirler?

Bence sebep henüz tam anlamıyla oturmamış bir kimlikle, hayat amacını belirlememiş bir benlikle yola çıkmaları olabilir. Bu söylediğimi yapmak kolay mı? Elbette değil. En başta da dedim ya belki bir ömür sürecek bir keşif bu. Tabiri caizse, kimlik de aslında kervan yolda dizilir misali, hayat yolcuğumuz boyunca şekilleniyor, evriliyor. Ama bazı temel prensipler var ki, genetik olarak soydan taşınan, aile tarafından küçük yaşlarda verilen, kültürel ve sosyal çevreyle şekillenen, en önemlisi de eğitimle törpülenen, bunlar oturmamış olursa, kimlik ve misyon keşfi de çok gecikiyor insanda. Eninde sonunda buluyor belki insan ulvi amacını, ama 20’lerinde, ama 70’lerinde. İşte bu sürecin hangi döneminde popülariteyle karşılaştığınıza bağlı olarak değişiyor verilen tepki de. Hangi donanımlarla, hangi tecrübelerle, hangi hedeflere doğru hangi odakla ve enerjiyle yürüyorsunuz şanla, şöhretle karşılaştığınızda? Bu soruların cevabı da veriyor olmalı göstereceğiniz tepkiyi. Belki “popüler” diye adlandırabileceğimiz insanlar daha net açıklayabilirler bu durumu, bana davulun sesi uzaktan böyle geliyor. 

Kendinizi sık eleştirir misiniz?

Günlük koşturmacalardan ruhani çalışmalarıma vakit ayırabildiğim kısıtlı zamanlarda uyguladığım bazı yöntemler var. Yaşam örgüsünü özetlemek deniyor bazı kültürlerde. Mevcut hayatımın bir resmini çiziyorum kağıda, merkezine kendimi koyup, çevremdeki dairesel halkalara yerleştiriyorum hayatımdaki önemli olguları. Sonra idealimdeki, hayalimdeki hayat için de yapıyorum aynısını. İki şemayı yan yana koyduğunuzda emin olun eleştirecek çok şey çıkıyor ortaya. Hayalimdeki buysa eğer gerçekteki neden burda sorusu önemli bir eleştiri. Ama tabi bu yaklaşımı pozitif bir bakış açısıyla, hayatımı dönüştürecek, evriltecek ve daha iyiye taşıyabilecek bir odaklanmayla yapıp, gelişimleri düzenli izlemekle ve bir sonraki adımlarımı planlamakta taçlandırıyorum. Yoksa kuru kuruya kendini eleştirmek bir arpa boyu yol aldırmayabiliyor insana, çözümlenememiş içsel bir çatışma yaratmaktan başka.

Kendinizde neleri beğenmiyorsunuz?

Kendimle ilgili beğenmiyorum dediğim bir şey yok. Ne düşündüğünüzü tahmin ediyorum, ne kadar da kendini beğenmiş biri diyorsunuz içinizden. Ama aslında ben cümlelerimi olumsuz kelimeler kullanarak değil olumlamalarla kurmaya çalışıyorum. Şu yönümü beğenmiyorum demek yerine şu yönden şöyle olsam, şöyle davransam çok daha iyi olur diyorum.

Dolayısıyla bu sorunuza şöyle cevap vereyim: sahip olduğum keşifci ve gezgin ruhumu daha özgür kılıp, kendimi sanayileşmiş, tüketim odaklı toplumundan, betonarme duvarlarla örülü şehirlerde dört duvar kapalı ofislerden kurtarabildiğim, kendisini selamlayarak güne başladığım güneşi bir sahilde denize batırarak bitirebildiğim bir hayatı yaşıyor olmak beni  daha mutlu ederdi, umarım bir gün onu da başaracağım.

Eğitim mi, yetenek mi?

Kesinlikle her ikisi de. Başarılı hayat hikayelerine baktığınızda gördüğünüz en net şey de bu, özel bir yeteneğin keşfi ve bu yeteneği parlatacak gün yüzüne çıkarak doğru eğitim ve bu ikisini harmanlayan, zaman ve tecrübe.  Eğitimle kasıt sadece öğretim hayatında okullardan aldığımız değil elbette, asıl okul hayatı bittikten sonra, dizginlerimizi kendi elimize aldığımızda başlayan eğitim hayatımız mesele. Bu aşamada en önemli eylem okumak! Size bütün meseleyi bir cümleyle anlatayım, hayatınızın nereye gittiğini belirleyen çok önemli iki şey var: biri okuduğunuz kitaplar, biri de birlikte olduğunuz insanlar.

Bol reytingli işler başarılı mıdır?

Bazen kelimelerin gizemi üzerine düşünmeyi seviyorum, özellikle de yabancı dillerden alınmış kelimeleri. Örneğin “tirbüşon”, Fransızca “tire” çekmek demek, “bouchon” da kapak demek. Çek kapağı da içelim yani. Peki “reyting” ne demek? İngilizce de “rating”den geliyor. Yani birileri yaptığım işi, sunduğum hizmeti veya yarattığım eseri  “rate” ediyor. Türkçesi: değerlendiriyor, kalitesine, miktarına, işlevine göre bir puan veriyor, güncel terminolojiyle “likelıyor”, bunun sonucunda bir popülarite oluşuyor. Daha önce konuştuğumuz tanınmışlık meselesine dayanıyor konu, eğer misyonunuz popülariteyi hedefliyorsa, o zaman reytingi yüksek işler sizin için başarılı anlamı taşıyabilir. Ama eğer hedefiniz sadece aldığınız like sayısı değilse o zaman başarının formülünde başka gizemler var.

Ödüllere nasıl bakıyorsunuz? Ödüller hep hak edenlere mi verilir?

Ödül mekanizması kesinlikle motivasyon artırıcı, başarıyı tetikleyici bir konu. Hele ki içinde olduğunuz toplum daha çok ceza müessesi ile işliyorsa, ki yeryüzündeki birçok gelişmiş toplum bile öyle işliyor, ödülün önemli çok daha büyük oluyor. İkinci sorunuz da bu mekanizmanın sağlıklı çalışıyor olmasının ne kadar kritik olduğunun altını çok güzel çiziyor. Eğer ödül, motivasyonu artırıyor, popülariteyi getiriyor, gelişimi tetikliyorsa, yanlış kişilere verilirse, ve gerçekten hakedenler göz ardı edilirse o zaman yarattığınız girdabı bir düşünün. Hakeden, desteğe ihtiyacı olan, keşfedilmeyi bekleyen yetenekler girdabın dibine doğru çekilirken, işin kaymağını haksız yere yiyen, suyu bulandıranlar da yukarı çıkmaya devam ediyor. Sanırım sanat camiasında tam olarak da izlediğimiz durum bu.

Dostlarınız var mı?

Dostlar olmazsa ne yapardık!? İyi ki varlar, bir elin beş parmağını geçmezler belki ama her zaman ordalar. Therapy’de işlediğimiz bir diğer mühim mesele dostluklar. Dostlar olmazsa, büyülü anlar yaratmak, paylaşmak, anlamlar yüklemek çok güç. Dostlar olmazsa, masada karşınıza yalnızlık çöküverir ve elinizi tutarsa tehlike daha da büyük. Hele ki yaş ilerledikçe, huzurlu ve sağlıklı yıllanmanın en önemli destekçisi dostluklar. Onun için can atarım her yeni tanışıklıkta, arkadaşlıkta bu ilişki dostluğa gider mi acaba diye düşünerek. Eskilerin tabiriyle dost hayatını kastetmiyorum tabi, yanlış anlaşılmasın. 

Mütevazı mı yaşarsınız?

Bu göreceli bir konu, ama kendi normlarıma göre düşünürsem, özellikle son yıllarda eskiye göre daha mütevazıyım. Bir dönem spor arabalar, hızlı motorlar, lüks tatiller, gurme restoranlar, ışıltılı hayatlar biraz yakalamıştı beni. Ama uzun sürmedi, biraz doğaya dönmek, hayatın nerden geldiğini, nerde sonlanacağını düşünmek yeniden dengeledi beni. Şimdi daha dengeli bir konfor aralığında tutuyorum yaşamımı. Ne yarın yokmuşcasına müsrif, ne de anı kaçırırcasına tutumluyum. Ara sıra şımarmak ve şımartmak lazım tabi ama sınırları iyi çizerek, keyfini çıkararak, sabah uyandığında pişman olmadan,

Hayatı ne kadar ciddiye alırsınız?

Harika bir soru! Toltek bilgeliğinde şöyle bir söz vardır, “Hayatı ve kendini aşırı önemsemek de hiçe saymak da eşit derecede ölümcüldür”. Yani mevzu uzun, sağlıklı bir hayat sürmek, renkli anlamlı bir yolculuk yaşamaksa, iyi bir denge yakalamak önemli. Hayat çizgimizin dümdüz olmadığını hepimiz biliyoruz, yani belki olanlar vardır ama ne kadar eğlenceli, ne kadar renklidir tartışılır. Eğer hayat çizgimiz biraz sinüzoidalse, yani inişli çıkışlı, tepelerden ve çukurlardan oluşuyorsa, en güzel yaklaşımı yine Toltekler söylemiş galiba: “Bir kartal gibi olun, ormanların, dağların, göllerin, vadilerin üzerinden dümdüz bir uçuşla geçin, ama altınızdan akan hayatın girintilerini çıkıntılarını iyi gözlemleyin, hepsinin farkında olun.” Belki biraz kendi sözlerimle anlattım ama sanırım hayalimdeki hayat çizgisini en net özetleyen cümle bu oldu. Bu farkındalık dolu kartal uçuşunu yakalayabilmek en büyük umudum ve hedefim.

Aynalarla aranız nasıl?

Oldukça iyi, salonumun bir duvarı komple ayna mesela. Kendi güzelliğimi sormak için değil elbette, dans çalışırken, yoga veya spor yaparken kendimi izlemek, düzeltmek için. Sabah yalnız uyandığımda ilk konuştuğum da aynalar mesela, minik kedim göğsümde yatmıyorsa eğer tabi. İnsanın her sabah ilk önce kendi sesini duyması ve kendine gülümsemesi en önemli şey bence. Saçı başı dağınık, yüzü gözü şiş, belki akşamdan kalma, afyonu patlamamış bir halde dahi olsa. Kendini kabullenmişliğin en büyük göstergesi, aynaları sevmek!

 

Aşk desem neler söylersiniz?

Bu soruyu sona bıraktım cevaplamak için, yani aslında size sormadım ama biraz istediğim sorudan başladım cevaplamaya J Aşkın tanımı benim için büyük bir muamma. Öğretilen aşk başka, toplumdan dayatılan aşk bambaşka, tecrübe edilen aşk bir başka.. Aşık Veysel der ki, “Seversin, kavuşamazsın, aşk olur.” Ulaşılamayana duyulan arzuyu tanımlar yani aşk olarak. Bu da demektir ki: aşkın içinde ayrılık, kavuşamama, acı vardır. Ama aşk kelimesi bende bu acı hislerini uyandırmıyor.  Birçoğu birine veya birşeye duyulan bağlılık olarak tanımlar aşkı, bu yönden bakılırsa bağlılıkları, bağımlılıkları minimalde yaşayan biriyim. Ama eğer aşkı birine veya birşeye duyulan bedensel, zihinsel veya ruhsal bir sevgi olarak tanımlarsanız, o zaman birçok şeye aşığım. Yaptığım en ufak eylemi bile içinde anlam ve sevgi  barındırarak yapmaya çalışıyorum, bu güzel söyleşide de olduğu gibi mesela. “Ne yaparsan yap, aşk ile yap!” söylenmiş en güzel sözlerinden biri bence, ben de bu mottoyu benimsemeye çalışıyorum hayatımda.

Neden herkeste çabucak şöhret olma merakı var?

Tüketim toplumunun bir getirisi olsa gerek bu sendrom, bir zamanlar emek vermeden, kolay para kazanmak olmuştu insanların hayali. Bu tehlikeli düşünce başkalarının hayatını hiçe sayan, hatta tehlikeye atan durumlar bile oluşturdu. Örneğin, ilaç sektörü böyle işlemiyor mu sizce? İnsanlara bedenini tanıma, ihtiyaçlarını dinleme, doğanın sunduğu doğal çözümlere, terapilere yönlendirme, doğru beslenme ve hareket etme öğretilmiyor, bunlar yazılımıyor mesela reçetelere. Onun yerine bir takım okunamayan Latince kelimeler ve Roma rakamları yazılıyor. İnsan en değerli varlığını bedenini bile sağlığa kavuşturmak için birkaç dozda alınacak küçük renkli haplardan medet umarken, şöhret basamaklarını emekle kazımayı, ter dökmeyi, sabretmeyi göze alır mı sizce?

Başarısız oldunuz mu?

Kendi kendime en çok sorduğum sorulardan biri uzun süre buydu aslında. Çünkü okuduğum birçok kişisel gelişim kitabında, büyük başarıların birçok başarısızlıktan geçtiği yazıyordu. Başarıya giden yol hep zigzaglarla, engellerle, çukurlarla betimleniyordu. Ben hep “bu zigzaglar, çukurlar nerde ya” diye sorarken buldum kendimi, ve uzun bir süre sanırım benim yolum başarıya gitmiyor diye düşündüm. Sonra bir spiritüel mentör bana şöyle dedi, “Şükretmelisin, çünkü sen evrenin şanslı olarak seçtiği kullardansın, senin yolların güzel karmalarla, şansla ve başarılarla örülmüş. Herkesin yolu aynı şekilde örülmemiştir, kimi zorluklarla büyür gelişir, kimini ise kolaylıklar sürükler, koruyucu melekleri hep yanındadır.” Böyle düşünmeye başlayınca, her yeni güne başlarken ve her gece başımı yastığa koyduğumda ve günümün muhakemesini yaptığımda şükrederek, hep daha iyiye güzele evrilmeyi umarak dua ederek rüyalara dalmaya başladım.

Projelerinizden konuşalım biraz da. Şimdi neleri plânlıyorsunuz?

Projeler! Planlar! Offf beyin dolu, onlarca projeyle. Kırk tilki geziniyor içerde, kırnının da kuyruğu birbirine değmiyor. Beyaz yakalı bir bilişim uzmanı olarak bugüne kadar gelen kariyerime dair değil ama bu projeler pek. Projelerimin en büyüğünden bahsedemyim mesela. Hayat tarzı haline getirmeye çalıştığım sağlıklı beden, zihin ve ruh üçlemesine hizmet edebilecek, insanlara bu olguları tanıtıp, yayabilecek bir platform yaratmak istiyorum. Bu bir hayat akademisi olabilir ya da İngilizce tabiriyle “Wellness Center”, Türkçeleştirmek gerekirse “İyilik Merkezi”. Bu platformda beslenmeden, sanatta, spora, spiritüelliğe, sonuna kadar doğaya ve doğada dönüşüm uygulamalarına yer vermek istiyorum. Yıllar içinde bu rezonansta olan beyin dalgalarım olağanca hızıyla benzer kafada insanları topluyor etrafıma. Belki yeterince kollektif güç oluştuğunda bu proje de hayat bulmaya başlayacak. Heyecanla bekliyorum bakalım o günleri, odağımı hedefimden ayırmadan ve ufak ufak bile olsa küçük adımlar atmayı eksik etmeden. Bir gün o merkezde oturup sohbet ediyor oluruz umarım.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Teşekkürü ben size borçluyum asıl, çünkü o kadar güzel hazırlamışsınız ki soruları, cevaplarken hayat yolculuğumu gözden geçirme fırsatı buldum. Sanırım bu söyleşinin adını da Self-Therapy koymalıyız, Öz-terapi.

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Monaco – Monte Carlo
Monaco – Monte Carlo
Yunanistan-Atina
Yunanistan-Atina