Reklam
Reklam

Yusuf Hayaloğlu “ Bu yüzden benim çocukluğum, üç katlı eski bir konağın boş odalarında gizemli öyküler düşleyerek, ağaç dallarına kurduğum tüneklerde kitaplar okuyarak; bin bir çeşit otu, çiçeği, börtü-böceği inceleyerek

Yusuf Hayoloğlu ile ölümünden önce yaptığımız söyleşiyi eminiz çok duygulanarak okuyacaksınız. Bu güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Yusuf Hayaloğlu      “ Bu yüzden benim çocukluğum, üç katlı eski bir konağın boş odalarında gizemli öyküler düşleyerek, ağaç dallarına kurduğum tüneklerde kitaplar okuyarak; bin bir çeşit otu, çiçeği, börtü-böceği inceleyerek
Bu içerik 440 kez okundu.
Reklam

 

 

 

Söyleşi: Onur SANCAK

 

 

Bize biraz Yusuf Hayaloğlu’nun hayat yolculuğundan bahseder misiniz?

 

        Babam, annem Tunceli-Ovacık kökenli ve çok ünlü Demanan aşiretinin mensupları. Babamın askerliği sonrası hayati nedenlerle, kucaklarında 6 aylık bir bebekle 3 gün boyunca yürüyerek Erzincan'ın Kemaliye (Eğin) ilçesine kaçmak zorunda kalıyorlar.

       Başlangıçta çok zorluklarla karşılaşıyorlar. Annem, kullanılmayan eski bir ahırdan bozma, tek gözlü bir evde beni tek başına doğuruyor ve göbeğimi de kendi kesiyor. Geçinebilmek için babam bağlarda, bahçelerde bahçevanlık yaparken annem, evlere temizliğe gidiyor ve 5 çocuklarını okutmaya çalışıyorlar.

       Kemaliye, çok göç veren bir ilçe olduğu için birçok konak ve bahçe kendi kaderine terkedilmiş durumdadır. Babamla annem, işlerini çok iyi yapan, yüksek ahlaklı kişiler olarak kendilerini göstermeye başlayınca bu konak ve bahçelerden biri, yarıcı olarak kendilerine verilir. Çok odalı konağın bakımını yaparak oturacaklar ve bahçelerden elde ettikleri dut, ceviz, erik, elma gibi ürünlerin yarısı kendilerinin olacaktır.

       Bu yüzden benim çocukluğum, üç katlı eski bir konağın boş odalarında gizemli öyküler düşleyerek, ağaç dallarına kurduğum tüneklerde kitaplar okuyarak; binbir çeşit otu, çiçeği, börtü-böceği inceleyerek geçmiştir. Doğayı tapınırcasına sevişimin, ressam ve şair oluşumun kaynağı da o yıllardan beslenmiştir belki..

    6 yaşımdayken bir kavga esnasında 4 katlı bir binadan düşüp yere çakılarak bacağımın kırılması sonucu aylarca yatağa mahkûm olmam; abimin kitaplarından, neredeyse su gibi okuyup yazmama ve ilkokul 1nci sınıfı atlayarak, direkt 2nci sınıftan okulu sürdürmeme sebep olmuştu. Okul birinciliğimin yanısıra, kasabada parasız yatılı sınavını, üstelik Türkiye ikincisi olarak kazanan ilk kişi olmam, yaşamımın aynı zamanda İLK dönüm noktasını oluşturmuştur.

       Başarımdan gurur duyup beni ilk ve son defa kucaklayan babamla; o sekiz köşe şapkalı, pala bıyıklı, iri kehribar tespihli, kahır ve umut yüzlü aşiret adamıyla; bir posta treninden, kartpostalını bile görmediğim koca şehir İstanbul'a indiğimde henüz 11 yaşımda bir çocuktum. Gazetenin, sinemanın, radyonun, televizyonun yer almadığı çocuk beynimle, Haydarpaşa garı kapısında, ilk defa karşılaştığım kocaman bir denizin, vapurların, martıların, muhteşem Sultanahmet, Ayasofya siluetlerinin karşısında adeta şok geçiriyordum..

       Yaklaşık 2500 kişinin okuduğu o kocaman Haydarpaşa Lisesi'nin pencerelerinden bu muhteşem silüeti izlerken kaç defa ağladım, hatırlamıyorum. Yalnızlıkla ilk tanışmam ve zaman içinde onu en yakın arkadaşım olarak benimsemem de böyle başladı. Ve binlerce kitaplık kütüphaneyi bir sığınak bilip kitaplara gömülerek hayal ufkumu alabildiğine genişletmem de öyle...

       Buna rağmen, bizden 7, 10 yaş büyük kıdemli öğrencilerin itip kaktığı, zevk için dövdüğü akranlarımdan farklı olarak,  boyun eğmeyen, kavgadan korkmayan, kendini ezdirmeyen yapımla o koşullarda ayakta kalmaya çalıştım.

       Okul futbol takımının ve Fenerbahçe genç takımının kaleciliğini yaparken bir maçta burnumun kırılmasıyla sporu bırakıp sanata yönelmem ise yaşamımın İKİNCİ dönüm noktasını oluşturmuştur. Okul orkestrasında, tiyatrosunda, duvar gazetesinde; resim, şiir ve münazara yarışmalarında hep en önde olmakla beraber derslere olan ilgimin azalmasıyla sınıfta kalışım ve parasız yatılı hakkımı kaybedişim yaşamımdaki ilk yenilgim olarak hala içimi acıtır.

      Eşim,   bir işçi ailesinin tek çocuğuydu ve kendisi de hem okuyup hem çalışan, henüz 17 yaşında bir kızdı; bense 19umdaydım. İkimiz de okulu bırakıp iki odalı küçük bir evde, taksitle aldığımız eşyaların borcuyla yaşam mücadelesine başladık. Askerlik zamanım gelince Elazığ'a, annemlerin yanına taşınmak zorunda kaldık ve orada bir süre Hürriyet gazetesi muhabirliği yaptıktan ve ilk çocuğum doğduktan sonra askere gittim.

     Askerlik sonrası bir süre daha gazetecilik yaptım, bir çocuğum daha oldu fakat mutsuzdum alabildiğine..

      Yeniden İstanbul, yeniden yaşam mücadelesi ve nefretle sevgiyi içiçe barındıran, her şeye rağmen vazgeçilmeyen bu kentte, düşe kalka bugüne kadar süren bir acılı serüven..

      Ailemi kimseye muhtaç olmadan ve hiçbir şeyden mahrum etmeden geçindirebilmek ve bir yandan da onurunu yitirmeden, namuslu ve dimdik yaşamayı, İstanbul'a rağmen başarabilmek o kadar kolay olamazdı elbette.

      Çok savaştım kötülerle, çok vuruştum zalimlerle, çok cebelleştim hayatla, çok dansettim ölümle..

      Ve Toptaş’ı Cezaevi'nde bir akşam, ünlü sinema oyuncusu, yönetmen, cinayet hükümlüsü,  güzel adam Yılmaz Güney'le tanıştım ve bu benim yaşamımın ÜÇÜNCÜ dönüm noktası oldu.  Sonra 3 yıl boyunca Güney Filmcilikte çalıştım. Güney dergisine, senaryolarına, öykü ve romanlarına, afiş, poster ve bütün kartpostallarına; matbaalarda sabahlayarak ilk ben dokundum. O muhteşem anları hala yüreğimin en derin yerlerinde saklıyorum.

    Basının merkezi Cağaloğlu'nda bir atölye açarak Güney Yayınlarını çıkarırken tanıdığım matbaa ve yayınevlerine resim-grafik işleri yapmak suretiyle hayata tutunmaya çalıştım. Yüzlerce afiş, poster, kitap kapağı yaptım ama insan ilişkilerindeki çürüme ve yozlaşmanın etkisiyle sık sık küsüp aylarca kendimi uzak kasabalara, kimsesiz koylara atıyor, olaylarla ve hayatla yüzleşerek bu zor süreci en az hasarla atlatmaya çalışıyordum. Terkedilmiş bir teknede yaşayıp "Bir Acayip Adam’ı yazışım da, Marmaris'te, Bodrum’da sokak ressamlığı yapışım da bu döneme rastlar.

      Bir gün kız kardeşimin arkadaşı Ahmet Kaya ile tanıştım. Bu benim yaşamımın DÖRDÜNCÜ dönüm noktasıydı. Çok geçmeden kız kardeşimle evlendiler ve Ahmet evimden, atölyemden ayrılmaz oldu. Çok neşeli, hareketli, insanı her an meşgul eden, deli-dolu bir halk çocuğuydu; tam bir muhabbet adamıydı. En yılgın zamanımda bana yeni bir enerji yüklemiş ve yeniden hayata bağlamıştı. Dördüncü kasetini çıkarıyordu, bir sürü insana ihtiyacı vardı, kız kardeşimle birlikte hareket ederek bütün işleri hallediyorduk. Kaset repertuarları, stüdyo altyapı çalışmaları, kapaklar, afişler, fotoğraf ve klip çekimleri, promosyonlar, röportajlar, radyo-televizyon programları, imza günleri, konserler ve daha onlarca uğraş alanı, bütün zamanımı alıyordu ve artık atölyemi kapatmak zorunda kalmıştım. Bu arada bir kızım daha olmuştu, ailemizin maskotuydu ve bir süre sonra Ahmet'le kız kardeşim de ona heveslenerek bir çocuk yaptılar.

       Şarkılarda yaşadığımız süreci anlatmak istiyorduk ama çok iyi bir şiir okuru olan Ahmet, hiçbir şairden tatmin olmuyordu ve benim müsvette şiir denemelerime bayılıyordu. Yoğun ısrarları sonucu şarkılarını da yazmaya başladım. Müziği, edebiyatı iyi bildiğim ve halkı çok iyi tanıdığım için her yazdığım şey, hem biçim hem de içerik açısından, dönemin duyarlılığı ile çok iyi örtüşüyordu. Artık geniş kitleler tarafından tanınıyor ve çok seviliyorduk. Kasetler birbirini takip ediyor, şarkılarımız ortalığı kasıp kavuruyordu. 13 yıl boyunca Yorgun Demokrat ‘tan, Adı Bahtiyar'a; Ayrılık Hediyesinden, Kafama Sıkar Giderim'e kadar onlarca şarkıya imza atmıştım ama bunun yaşamsal karşılığından çok uzaktım. Bir evim bir arabam bile yoktu; kiramı ucu ucuna veriyor, geçim zorluğu içinde bunalıyordum.

       Yine küsmeler, incinmeler ve çekip uzaklara gitmeler dönemi başlamıştı hayatımda. Bu arada babamı yitirdim ve eşimden, çocuklarımdan da ayrılarak tek başıma, küçücük, eşyasız bir evde, yepyeni bir hayata adım attım. Geçinmek daha da zorlaşmıştı. Dağlarda Kar Olsaydım, Nankör Kedi, Sen Ağlama Yar gibi şarkılar yapıp Ferhat Tunç'tan Fatih Kısaparmak'a, İbrahim Tatlıses'ten Müslüm Gürses'e, onlarca başka sanatçıya vererek nihayet küçücük, rutubetli bir bodrum katına sahip oldum. En azından kafam rahattı, yeni şarkılar ve şiirler üretmek için sadece kendime ait bir ortamım vardı hiç olmazsa..

       Mikrofonu almalı ve şiirlerimi, duygularımı halka kendi sesimle ulaştırmalıydım.. Bu karar benim yaşamımın BEŞİNCİ dönüm noktasını oluşturdu.

       "Ah Ulan Rıza" isimli ilk kasetimi ve "Gözleri İntihar Mavi" isimli ilk şiir kitabımı çıkardım. Ahmet Kaya'nın yeni kasetine çalışmak için Paris'e gitmeye hazırlandığım bir sırada çok sevdiğim ağabeyimin ölümüyle sarsıldım. Çok geçmeden Ahmet'in de ölüm haberi gelince yorgun ve acılı yüreğim iflas etti, üç ana damarımdan biri iptal oldu, bel fıtığıyla yataklara çivilendim, el ve ayak parmaklarımda kangren oluştu. Bir süre sonra annemin ölümü ise tam anlamıyla son darbe oldu. Üst üste gelen bu acılar, hayatla olan bütün bağlarımı koparıp atmıştı sanki. Ölmeye bir adım kaldığını hissettiğim o günlerde bir tek Eylül arkadaşımın desteği ve çabasıyla tutundum hayata yeniden. Zaman her şeyin ilacıydı ve her şeye rağmen devam etmeliydim kavgama, kaldığı yerden.. Bir iyilik savaşçısı asla vedalaşmazdı!..

       İkinci kasetim "Bir Acayip Adam’ın da ilki gibi satış rekorları kırmasıyla bu kez Flash TV’de, Radyo Barış'ta, Kral TV’de ve Su TV’de program yapmaya başladım. Bir yandan da yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konser ve dinletilerle; 46ncı baskıya ulaşarak bütün zamanların rekorunu kıran kitabımla, şiirlerimi halka ulaştırmanın ve yaşamımı onlarla paylaşmanın heyecanı; bütün yaralarımı onarmasa da yeni bir üretme gücü kazandırdı bana.

       Şimdilerde üçüncü kasetimle ikinci kitabımın üzerinde çalışıyorum ve kötülerle daha iyi savaşmak için kelimelerimle notalarımı bileyliyorum. Bu da benim yaşamımın ALTINCI dönüm noktasını oluşturacak, bunu hissediyorum.

       Vedalaşmak için henüz çok erken...

Biraz şiir kitaplarınızdan konuşalım. Yeni bir kitap çalışmanız var mı?

 

     Türkiye birincisi gelen bir şiirimden dolayı, 17 yaşımdayken yayınlanan SANA DOĞRU BİNBİR KOLDAN isimli, bende bile tek nüshası kalmayan, gençlik şiirlerimden oluşan ilk kitabımı hiç saymıyorum. 2002'de yayınlanan GÖZLERİ İNTİHAR MAVİ isimli kitabım bu 5 yıl içinde 46. baskıya ulaşarak bütün zamanların rekorunu kırmış durumdadır. Satış hızı halen devam ettiği için yeni şiir kitabımı biraz daha bekletiyoruz..

 

Şarkı sözlerin çoğu zaman bir duruşu vardır. Siz daha iyi anlarsınız elbette. Çünkü siz şarkı sözü yazan birisiniz. Şarkı sözü yazmak elbette şiir yazmaktan farklıdır. Sizce şarkı sözlerinin bir duruşu var mıdır?

 

     Klasik anlamda şarkı sözü yazarlığı yapan biri değilim. Birkaç sanatçı arkadaşıma hatır için, beğendikleri şiirlerimi biraz şarkı formatına dönüştürerek verdim diye bu mesleği profesyonel olarak yapanlara haksızlık etmek istemem. Ve fakat aynı zamanda müzisyen bir besteci olduğum için sorunuzu da reddetmek istemem.

Şarkı sözünde, şiirdeki gibi sağlam bir duruş sergileyebilmek pek kolay olmayabilir. Çünkü müziğin belli ölçü ve mezürleri, belli bir düzeni ve kafiyesi olduğu için şiirdeki kadar özgür davranamaz ve her istediğiniz kelimeyi kullanamazsınız. Dolayısıyla şarkı sözleri belki ancak konusu, teması itibariyle bir duruş ifade edebilir. Bu bağlamda şarkı sözünün hem teknik hem biçim hem de özü bakımından şiirden çok daha zor olduğunu söyleyebilirim. Elbette ki bütün bunlardan, nitelikli bir şarkıyı kastediyorum.

Şarkı sözlerinde kısır döngüye girmekten, kendinizi tekrar etmekten korkuyor musunuz?

 

     Sanatın hangi dalı olursa olsun, her sanatçının kendine özgü bir ifade ve uygulama alanı vardır ve eninde sonunda bu alanı tüketir. Çok zorlayıp tekrara düşmmemekte yarar vardır.

 

Yusuf Hayaloğlu kimleri dinler?

 

     Piyasa müziğinden nefret etmekle beraber her müzik türünde dinlenebilecek güzellikler olduğuna inanıyorum. Dönemlere göre müzik zevkim de bazı farklılıklar göstermiştir. Beatles, Pink Floyd, Mody Blues, Joan Baez, Inti Ilimani, U 2, Sinead O'Conner, Carlos Santana, Pavorotti, Albinioni, Şekip Ayhan Özışık, Avni Anıl, Ruhi Su, Şivan Perwer, Musa Eroğlu, Ahmet Kaya gibi sanatçılardan çok etkilenmişimdir. Otantik ülke müziklerini de, alternatif müzik arayışlarını da çok severek dinlerim. Bugünlerde Kürt müziğinden çok etkilenmekle beraber kaliteli Hip hopa da kulağım kapalı değil..

 

Sizi neler şaşırtabilir, neler heyecanlandırabilir?

 

     Her şey karşısında şaşıran ve her şeyden heyecanlanan bir sevgili harikadır! Yaşımdan dolayı çoğunu yitirmiş olsam da hala bir çocuk gibi şaşırmayı ve heyecanlanmayı seviyorum. Öğrendiğim her yeni bilgiye, edindiğim her yeni deneyime şaşırır, üretilen her sanat eserine hayranlık ve heyecan duyarım. Bizzat temas ettiğim, gözlemlediğim yahut ansiklopedilerden, belgesellerden izlediğim, doğaya ve canlılara ilişkin her şeye hayranım; şaşırır ve heyecan duyarım. Bu hayranlık beni yaratılışın  kaynağına yani evrenin en büyük sanatçısı Allah'a götürmüştür. İşte bu yüzden ben en çok Allah'a şaşırırım.

Sizin kendinize has bir duruşunuz var. Çok güzel şiir okuyorsunuz? Sizce herkes şiir okumalı mı?

 

     Herkesin kendine has bir duruşu vardır ve yakışan da odur. Ben de herhangi bir duruşa öykünmediğim ve bir duruş sergileyeyim diye çalışmadığım için, doğal duruşum size yakışıklı geliyordur. Teknik olarak iyi şiir okuduğumun bilincindeyim ama ses tonumun ve ses rengimin o kadar ideal olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden gırtlak sesimi biraz fazla kullanıyorum.

Elbette herkes şiir okumalı. Şarkı değil ki bu.. Her yiğidin bir yoğurt yeme tarzı olduğu gibi herkesin tarzında farklı ve hoş bir samimiyet vardır..

 

İnsan gençken daha  katı olur olaylar karşısında, zaman içerisinde olaylara daha yumuşak bakmaya başlar. Siz de olaylara artık daha yumuşak mı bakıyorsunuz?

 

     Gençken bilgimiz, deney ve birikimlerimiz daha az olduğu için dünyaya daha dar bir pencereden bakar ve daha agresif, daha reaksiyonel davranırız. Yaşlandıkça yukarıda saydığım doneleri çoğalttığımız için hayata daha geniş pencereden bakar ve daha objektif davranma kabiliyetini elde ederiz. Biraz da fiziki yorgunluk olur. Yine de ben bu kaçınılmaz değişimden en az pay alanlardan biriyim sanırım. Çünkü yaşamım boyunca savaştığım yeldeğirmenleri azalmak bir yana, daha da artmış bulunmaktadır. Bir iyilik savaşçısı olarak biçimlenmiş stratejimi korumakla beraber, mücadele silahlarımda değişiklik yaptığım da doğrudur. Şiddet yöntemlerinden ziyade sevgi yöntemlerinin daha etkin olduğunu kavramak gibi..

Popüler kültürün etkisi hakkında neler söylersiniz?

 

     Savaştığımız yel değirmenlerinden bir de popüler kültürdür zaten. Popüler kültür ki en cazip gelen, en sarıp sarmalayan, en keyifli algılanan ve en sinsi yol alan düşmanıdır hayatımızın. Önce alıştırarak, sonra kanıksatarak, sonra benimseterek karışır hayatımıza ve bir süre sonra biz onun bir parçası haline geliriz. Bu konuda söyleyeceklerime sayfalar yetmez. Ki onu tanıyıp ondan korunmak için onun nasıl bir şey olduğunu tarif etmek bile onun etkisine girmiş bir insana karşı imkânsızdır. Çünkü o insan, sizi en baştan reddetmeye ve sizin çağ dışı bir insan olduğunuzu söylemeye hazırdır. Çünkü tehlike kavramı izafiyet arzedecek ve size göre tehlikeli olan şey, ona göre öyle olmayacaktır.. Tek umut, dibe vurup oradan yükselme teorisidir.

 

Yeni projelerden konuşalım biraz da. Ufukta neler var?

 

     Her şey, ayağımda oluşan ve iki yıldır beni canımdan bezdiren kangrenin iyileşmesine bağlı.. Sonra, ertelediğim çalışmalara başlayacağım. İkinci şiir kitabımı ve üçüncü albümümü yayınlayacağım. Söz verdiğim bir Tv dizisi projesini tamamlayıp teslim edecek ve bu çalışmaların getirisiyle bir Sanatevi açarak kendi kabuğuma çekileceğim. Umarım..

 

Biraz televizyon programınızdan konuşalım.

 

     Televizyon programcılığını hiç tasarlamamıştım. Benim hiç aklımda yokken Flash Tv'nin önerisi ve ısrarıyla iki yıldan fazla bir süre "Şairin Yeri" programını yaptım. Sonra Kral Tv'nin yeni konseptinde Kıvırcık Ali ile beraber "gönüller Bir Olsun" programını 13 bölüm sürdürdüm, sözleşme süresi bitince bana uymayan koşullar yüzünden devam etmedim. İki aydan beri SU Tv'de "Şairin Gecesi" isimli yeni programıma başladım. Keyif aldığım sürece bu tarz şiir programlarını sürdüreceğim. En azından içinde şiir barındıran böyle alternatif programların yararlı olduğuna inanıyorum.

Yusuf Hayaloğlu nelerden şikayet eder?

 

     İnsana yakıştıramadığım her türlü davranıştan ve sözden, estetik kurallara yakıştıramadığım her türlü çirkinlikten ve iğretilikten nefret ediyorum. Doğanın, çevrenin, sanatın, insanın ve düşüncenin her geçen gün daha da bozulmasından şikayetçiyim.

 

Mütevazı tavrınız dikkatimi çekti. Hep mütevazı mıdır Yusuf Hayaloğlu?

 

     Ben tamamen normalim aslında.. Herkes öyle kasılıp afra tafra atıyor ki benim normalliğim size tevazu gibi geliyor. Tasavvufi felsefeye gönül veren ve erdemliliği savunan biri olarak da "Kamil İnsan" mertebesine ulaşma yolunda dervişan bir süreci yaşamamın etkisi de olabilir. Eğer öyleyse ne mutlu bana!

 

Şiir sizin için nedir? Şiir yazan gençlere neler tavsiye edersiniz?

 

     Benim için şiir, bir birey olarak kendini ifade etme çabasıdır. Toplumsal bir varlık olarak toplumu iyiye doğru değiştirme, dönüştürme aracıdır. Allahın kulu olarak, yaratılış gayesine uygun olarak, faydalı olma sebebidir. Şiir yazan gençlere de, bunu neden yaptıklarını irdeleyip benzer bir bilince ulaşmalarını tavsiye ederim. Yine de bir hobi olarak bile şiirle uğraşmak iyi bir şeydir. Şiir hayata açılan en güzel pencerelerden biridir. Kahvede okey oynamaktansa şiirin penceresinde otursunlar..

Bir şair aşk olmadan beslenemez. Aşk hakkında neler söylersiniz?

 

     Aşk belalı bir fırtınadır. İki tarafı da bozan bir takıntıdır. Aşkın olabilmesi, çapraz koşullar gerektirir. Ulaşılmazlık, imkansızlık, anlaşılmazlık, karşılıksızlık vb. gibi. Ben sevgiyi severim. İki tarafın da normal insan olduğu, birlikte emek verilerek üretilen o doyumsuz beraberliğin yerini hiçbir şey tutamaz. (Ekteki röportajdan)

 

Bu söyleşi için teşekkür ediyorum.

 

     Kendimi değerli okurlarınıza tanıtma fırsatı yarattığınız için asıl ben teşekkür ederim. Hep sevgiyle yaşayın...

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Monaco – Monte Carlo
Monaco – Monte Carlo
Yunanistan-Atina
Yunanistan-Atina