Reklam
Reklam
istanbul escort

Cumhur Karaca “Dokuz yaşından itibaren sırtında çuval taşıyan bir çocuk.”

Şiirin Prensi Cumhur Karaca ile çok özel bir söyleşi yaptık. Bu güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Cumhur Karaca “Dokuz yaşından itibaren sırtında çuval taşıyan bir çocuk.”
Bu içerik 629 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

Biraz yaşam hikâyenizi dinleyebilir miyiz?

Yaşam hikâyelerinin genelde kronolojik anlatımlarını sevmediğimden, nerede doğmuşum, kaç yılında doğmuşum, kaç kardeşim var gibi anlatımdan ziyade neler yapabildiğimi, hayat beni sevdi mi, insanlar ya da diğer canlılar benden hoşnut olabilmişler mi gibi soruların cevabını bilmek isterim. Zaten genelde hep sorarım bu soruları kendime.

Özetle yaşam hikâyesi diye illa anlat derseniz şunu söyleyebilirim: Çocuk yaşta çalışmaya başladım. Dokuz yaşından itibaren sırtında çuval taşıyan bir çocuk. Gerçi şu an çuval taşımıyorum ama insan olarak sorumluluk denen o güzel duyguyu taşımaya özen gösteriyorum. Çocukluğumun geçtiği yer sanayi bölgesiydi. Dolasıyla her mesleğin ucundan kıyısından birazcık tutmuşluğum oldu. Bunun hayatımda hep bir avantajı hep bir katkısı bulundu. Mahallemizin o kadar çok güzelliği vardı ki, kavgaları, şakaları, sevinçleri, hüzünleri birebir kattı hayatıma. İnsanları anlayabilmeyi, tanıyabilmeyi öğrendim. Herkes bir şekilde kendini yetiştirmiştir mutlaka. Ben bunu başarabildiğimi düşünüyorum.

Malum bizim jenerasyonun ilk-orta-lise dönemleri vardı. O okulları bitirdikten sonra üniversite diplomamı da halen çekmecemde tutuyorum.

Bizim jenerasyonun gerçekten zor günleri oldu. Değişik sporlar da yaptım. Fakat sporda fazla ileri gidemedim çünkü babam istemiyordu. Şimdiki nesil gibi şanslı değildik. Şimdi anneler babalar çocukları sporcu olsun diye çaba sarfediyorlar. Bizlerin öyle şansı olmadığı gibi imkânlarımız da kısıtlıydı. Oyuncaklarımızı çamurdan yapardık. Ne kadar az imkânımız olursa olsun gece mutlu uyuyorduk en azından. O zamanlarda öğrendim maddenin hiç olduğunu. Diyebilirim ki çocukluğumun genel süresi okumak ve çalışmakla geçti. Üniversite döneminde gazetecilik bile yaptım. Diyebilirim ki hayat bana güzellikler verdi. Hayat benden beklentisini karşılamış mıdır bunu bilemem.

Sonrası iş hayatı, şiir, kitaplar, etkinlikler, yani hayata dair biriktirdiklerimi bir şekilde aktarma dönemleri başladı ve halen de devam ediyor. Ayrıca spor hocalığı yaptım, futbolda minik, genç, yıldız takımlar çalıştırdım. İlköğretim okullarında antrenörlük yaptım. Diyebilirim ki hayatı yaşamaktan mutlu oldum. Acısıyla, tatlısıyla. Kitlelere ulaştım, sevenlerim oldu, bildiklerimi bizden sonrakilere aktarma konusunda şanslı oldum.

Yazma serüveninizden konuşalım mı?

A evet. Yazma serüveni demiyorum ona aslında. İlk şiirim ilk hüznümden doğmuştur diyorum. Çocukluktan itibaren mahallemizin de dikkatini çeken bir özelliğim vardı sanırım. Şarkı sözlerini değiştirmek gibi. O zamanlar “şu sazıma bir düzen ver tellerde muradın alsın” isimli türkü vardı. Ne olduysa onunla oldu. O türkünün sözlerini değiştirmiştim. Sonra Cem Karaca’nın “Namus Belası” şarkısının sözlerini değiştirerek devam etmiştim. Sonrası şiirle tanışmam ve yazmaya karar vermemle başlayan yazım hayatım. Sonrası iki kitap. İnsanın ürettiklerinin sonraya kalabilme umudu taşıması kadar güzel bi duygu yoktur herhalde. İnsanlar okuyup kendilerinden bir şeyler bulursa ve sevebilirlerse bu beni mutlu eder. Aslına bakılırsa hayat felsefelerimden biridir, aynı dünyada farklı maddeler olsak bile o kadar ortak yönlerimiz varki. O yüzden “her göz aynı ağlar her başka acıya” derim.

Şiir dinletileri yapıyorsunuz. Bu dinletilerde iyi isimlerden birisiniz. Biraz şiir dinletilerinizden konuşalım mı?

Tabii ki konuşalım. Belki de hayatımda her ne olursa olsun, ne tür bir acı yaşarsam yaşayım sahnede olmanın verdiği keyif ve hayata dair kendimle ilgili her ne varsa sahne arkasına atmak kadar güzel bişey yok. Önce internet radyolarında başladım şiir söylemeye. Tabi bunu kitlelere ulaşmak anlamında söylüyorum. Daha önceleri de belirli topluluklarda ve etkinliklerde söylüyordum. İşte o internet radyoları sonra frekanslı radyolar ve değişik illerde şiir etkinlikleri olarak devam etti. Halen de devam ediyor. Bi grubumuz var birlikte çalıştığımız. Farklı zamanlarda sahne çalışmalarımız sürüyor. Beni en çok sevindiren noktası bu çalışmaların, halkla birebir-içiçe olmak. O güzel insanların saatler süren şiir etkinliğinde bıkmadan ve hatta yeni başlamış gibi aynı heyecan ve sevgiyle dinlemeleri. Çünkü bazen dört saati bulan sahne çalışmalarımız oluyor. Konseptimizden de söz etmek isterim. Bi orkestra grubumuz var. Şiirlerle içiçe olan türküler, şarkılar, özgün müzikler. Gerek dünya şairleri gerek coğrafyamızın ustalarından şiirler söylüyoruz. Gece boyunca otuza yakın şiir söylüyoruz. Kâh müzik başlar arasında şiir olur, kâh şiir başlar bitişi müzik olur. Canlı fonla yaptığımız sahne çalışmaları bunlar. Bir de sevgili Sinan Talay var sahnemizi paylaştığımız. Müzik grubumuz da zaten bir çoğunun bildiği Grup Günyüzü. Onlarında kulağını çınlatmazsam olmaz. Bana göre gerçekten keyifle dinlenecek arkadaşlarımız bunlar. Sami Bozkurt, Deniz Polat, Özkan Telatar, Serkan Nemli ve neyzeniz Erden Pütrü. Onlarla sahnede beraber olmaktan onur duyuyorum. Zaten bu bir ekip işi. Başarılı olmamdaki en büyük etkenlerdir  arkadaşlarım. Daha önceleri de büyük keyifle çalıştığım arkadaşlarım oldu. Onları da bu vesileyle selamlamış olayım.

Popüler kültürün bir parçası olan tanınmışlık sizin için ne kadar önemli?

Kişi bir şekilde tanınabilir. Önemli olan iyi tanınabilmek. İyi işler yaparak tanınıyor ve seviliyorsanız bu önemli. Şöyle de diyebilirim: Zaten iyiyseniz tanınabilirsiniz. Arkamıza baktığımızda çok kişinin ne kadar çabuk unutulduğuna tanık oluyoruz. Hem sırf iyi olmak da yetmeyebilir tanınan olabilmek için. İnsanların sevgisini aynı heyecan ve şevkle taşımaya devam ederseniz kalıcı olursunuz. Dinleyici ya da izleyici meta değildir. Ne yazık ki popülizm insanları günlük yaşayışın çarkına çeken ve hatta insanı yanıltan bir yaklaşım. Popülizm gerçeklikten uzaklaştırır. Zaten kalıcı da değildir. Yaz şarkıları gibidir. Üç ay satar. İki yıl sonra hatırlamazsınız bile. Popüler kültürün tanımı güncel olmasıdır. O yüzden popülizm benim semtime uğramasın diyorum. Dedim ya; popüler kültürü içinde barındıran tanınmışlık kimyasal eriyiktir.

Kendinizi sık eleştirir misiniz?

Aa tabiki. İnsan kendini eleştirebilmeli. Yalnız şöyle de bi durum var: İnsanın kendine ait doğruları tabulaşmışsa kendini eleştiremez. Ne diyor düşünür, değişmeyen tek şey değişimdir. İnsan kendini değiştirdikçe ve geliştirdikçe eleştirebilir. Hatta dün yaptığınız bir hatadan dolayı bugün kendinizden özür dileyebilmelisiniz. Birçoğu kendinden utandığından eleştirmekten çekinir. Kendimi çok eleştirdim. Ve o eleştirmelerin ışığında radikal karalar alabilmeyi başardım. Kendimi eleştirebildiğimden kaybedebileceğim gerçek arkadaşlarımı kazanabildim. Galiba biraz da vicdanı yönü var eleştirebilmenin. Bunu yakalayabilene ne mutlu.

Kendinizde neleri beğenmiyorsunuz?

Liste mi vereyim yoksa kısaca bahsedeyim mi . Önceleri randevularıma geç kalırdım, hoş bi durum değildi bunu düzelttim. Bazen fevri davranabiliyorum. Bazen aceleciyimdir. Sanki yarın bir daha olmayacakmışım gibi istediğim bir şeyin hemen olmasını bekliyorum. Bazen de ısrarcıyım. Bunu da düzeltiyorum. Her insan düşüncelerinin haklı olduğuna inanır. Ben de onlardan biriyim. Olmamam gerektiğini biliyorum ve eleştiriyorum kendimi. Bir de sahip olduğum düşüncenin aksini kabul etmesem de sonrasında düşündüğümde karşımdakine hak veriyorum. Bunu da o an yapabilmeliyim aslında. Düzeltecem. Ammada beğenmediğim yer varmış. Tövbe tövbe…

Eğitim mi, yetenek mi?

Ayrılmaz bütün demek istiyorum. Çünkü coğrafyamızda yetenekleri eğitemiyoruz maalesef. Eğitimin önemini bilmeyen yoktur. Yetenekler de öyle. Siz yeteneği eğitimle bütünlerseniz yapılan işin değeri daha da artar. Şu bi gerçek: Öyle büyük yetenekler varki birçoğu bilinmeden kayboluyor. Eğitimcilere burada büyük görevler düşüyor. Gidin bulun yetenekleri. Salt yetenek bir yere kadar. Eğitimin temeli bilimdir. Yeteneği bilimle beslersek kalıcı olacağı gibi gelecek nesillere de doneler aktarabiliriz. Yeteneği olan insanın keşfedilmeyi beklediği gerçek. Çünkü kendilerini ortaya çıkarabilecekleri platformlar yok. Ha derseniz birçok tv programı var onlara fırsat sunuluyor. Hayır derim. Bu popülist yaklaşım olur. Kaldı ki gerek sosyal medya ve gerekse yazılı görsel yayın organları ticari kuruluşlardır. Yeteneğin gerçekliği bu şekilde farkedilemez. Akademik çalışmalarla desteklenmeli. Geçmişte alaylı olanlar ekole karşı öndeydi. Çünkü ekol yoktu, okullar yoktu. Günümüzde her ikisinin de harmanlanması gerekir diye düşünüyorum.

Bol reytingli işler başarılı mıdır?

Reytingin karşılığı ticarettir. Başarı bu yolla sağlanamaz. Olsa olsa onun ticari başarısıdır diyebiliriz. Başarı kalıcıdır. Sun’i başarılar ki ben onlara başarı demiyorum parlatılmış ürünlerdir diyorum. Şöyle düşünün, aynı gün hiç sevmediğiniz bir şarkıyı bir kaç yerde dinlemeye başlarsanız diline düşer sevemeseniz de. Birileri size sunmuştur onu ve siz almışsınızdır. Arz-talep. Modadır onu dinlemek. Popülerdir o an için. Sonrası.. Sonrası maalesef talepsizliktir. Günde aynı reklamı on kere izlerseniz ürünü merak edersiniz. Sizde algı yaratılmış ve başarılı olmuştur. Dünyanın yeni sistemi bu. Ürün ne kadar kalitesiz olursa olsun size bir şekilde satıyorlar. Ürünün reytingi yükseltilmiş ve siz de onun parçası olmuşsunuzdur. Kısacası reyting başarının ölçüsü olamaz. Bir ürürünün ya da birinin başarılı olabilmesi için onu o ürünü tanımayan, o üründen haberi olmamış insanlara sunduğunuzda aldığınız tepkinin karşılığıdır.

Ödüllere nasıl bakıyorsunuz? Ödüller hep hak edenlere mi verilir?

Bir önceki soruda bir nebzede olsa yanıtını vermiş olmalıyım. Ürün sahibi burada asıl olan. Sadece şuna inanırım, sportif başarılara verilen ödüller ile bilimsel araştırmalara verilen ödüllerin bir kısmını ayrı tutarım. Öyle zamanlar olmuştur ki verilen birçok ödülün pazarlama sanatıdır. Berbat bir filme ödül verildiğinde siz o filmi izlemek için günler öncesinden bilet alırsınız. Sizin izlemenizi istiyorlarsa size izletirler. İşte yaşam hikâyesi diye başladığımız ilk sorunun karşılığını burada alabilirsiniz. Çünkü bana öğretmelerinden ziyade öğrenmeyi tercih ettim.

Çapkın mısınız?

Öyle diyorlar. Aynı fikirde değilim. Bana baktıklarında mutlaka hayatında biri var algısı yaratılıyor. Öyle değil işte. Hiç bir şey göründüğü gibi değildir. Karşımdaki insanlar benden daha çapkın. Gittiğim ya da bulunduğum yerlerde o tarz yaklaşımlarım yoktur. Bir insanın çapkın olabilmesi için gördüğü kişiyle anında iletişime geçmesi gerekir. Ben, bırakın iletişime geçmeyi doğru dürüst bakamam bile. Hatta hoşlandığım biri olduğunda bile açılamam. Çapkınlıksa benim çapkınlığım budur.

Aşk desem neler söylersiniz?

İnanırım. “Aşkın narı ile yanmayan sönmenin acısını nereden bilecek”  Yalnız şöyle bir şey de var: Benim aşk dediğime birçoğu sevgi diyor. Bense aşkın vazgeçilmez sevginin ise vazgeçilebilir duygu olduğuna inanırım. Yaşayabilene verilebilecek en güzel duygudur aşk. İnsan aslında kendini aşkla doyurabilir. Doymuş insan egolarından kinlerinden arınmış insandır. Aşk konusuna girersek dergiyi tamamen bu konuya ayırmak durumunda kalabilirsiniz. Bütün yazılanlar aşkın dışında olabileceği mi düşünüyorsunuz. Bilimsel kitap yazan da o aşkla yazar. Roman yazan da. Ya işine aşıktır ya da insanlara birşeyler verebilmeye. Son uçta aşktır ne varsa hayatın kaynağında. İnsanın iki hayati olgusu vardır. Biri sıvı: Kan. Diğeri gönül. Engin bir duygu.

Dostlarınız var mı?

Arkadaşlarım var derdim bu soruyu bir kaç yıl evvel sorsaydınız. Garipseyebilirsiniz böyle bir giriş yaptığım için. Dostluk çok farklıdır benim felsefemde. Dostluk et ve tırnak değil, cana giydirilmiş tendir bana göre. Her ne olursa olsun ayrılamazsınız dostunuzdan, aynen Mevlana ve Şems gibi. Bana dost olunmasından daha çok dost olabilmiş miyim onu sorgulamam gerek. Ben öyle düşünürüm de karşımdaki düşünmeyebilir. Dostlukta meta yoktur. Manevidir. O yüzden önceleri arkadaşlarım var derdim. Arkadaş demek sırttaş demektir. Sırt sırta verdiğin, birlikte azlaıp birlikte çoğalabildiğin. Dostlukta aşk gizlidir. Affedicidir, hoş görür. Uzak değil hep yakındır. Günümüzde biraz zor olsa da dostlarım var.

Zor musunuz?

İyiyi güzeli araken zorumdur. Kolay beğenmem. Yaptığım ne varsa iyi ve doğru olmasına özen gösteririm. Bu konuda zorumdur. İnsani ilişkilerimde zor değilim. Aşkta biraz zor sayılırım. İnsan doğup kendini bilmeye başladığı andan itibaren birşeylerin hayalini kurar ve özlemini çeker. Kendini öyle yetiştirmiştir. Kuralları vardır. Hayatına dair ilişkilerinde ona göre davranır. Bi şekilde kabul edilebilirse de insan değişmeyi seçmeli ve gelişmeli sürekli. Kendini güncellemeli yani. Zor olmak insanın kendini zorlar. Dünyada paylaşılamayacak hiç bir şeyin olmadığına inanırım. O yüzden birlikte yaşamanın güzelliği varken zorluklarla uğraşmamak gerek. Zor olmak yerine insanların hayatını kolaylaştırmayı seçiyorum.

Mütevazı mı yaşarsınız?

Mümkün olduğunca. Yaşam tarzı olarak tabi. Öyle aman aman isteklerim yoktur. Mutlaka herkes iyi yaşam ister. Ben de isterim. Yaşamanın dışında mütevazı olmak daha uygun zannımca. Ne kimse senden üstün ne sen kimseden üstünsün. Her birimizin yaşamanın içindeki sorumlulukları ve görevleri vardır. Unutulmamalıki senden daha iyisi olacaktır mutlaka. Kibir su damlası gibidir. Şıp şıp damlar ve bilemezsin seni nasıl erittiğini. Küçük su damlası demiri bile çürütür. Bunu bilerek yaşamaya devam etmeliyiz.

Hayatı ne kadar ciddiye alırsınız?

“Ayakta durmak hayatta durmaktan zordur” Bu kadar ciddiye alırım işte. Hayatı ciddiye alırsanız hırsa yenilirsiniz. Olduğu kadar ciddiye almalı. İnsanların sorunu varsa hayat ciddidir. Benim sorunlarım varsa gayri ciddiyimdir hayata karşı. Hayatı aşırı ciddiye alırsınız platonik aşk yaşarsınız. Platonizm de iyi bişey değildir. Sonu hüsran olur.

Aynalarla aranız nasıl?

Severim. Duvardaki aynada kendimi görüyorum, ne kadar yaş almışım, o gün nasıl görünüyorum gibi. Korkutmuyor yani. Hatta şöyle de diyebilirim: Camın arkası sırlı. Sırrını saklayabilir mi? İçimdeki aynayı sorarsan işte o değişik. Ben ben miyim? İçimdeki ben kim? Doğru muyum? Bana ne söylerse içimdeki ayna söyler. İçimdeki aynadan kendime bakmayı tercih ederim.

Neden herkeste çabucak şöhret olma merakı var?

“En” dedim ya az önce. Galiba şöhret olmayı daha çok para kazanmak daha iyi yaşamak olarak algılıyorlar. Öyle olmadığını kavrayamıyor insanlar. Bana kalıcı bi sabun köpüğü gösterin. Küçük bir lokmayı saatlerce sindiriyor insan. Temeli olmayan hiç bir şöhret kalıcı değildir. İnsanın duygusu okşanır elbette, birinin sizi sokakta görüp fotoğraf çektirmek istemesi falan. Ama öyle değil. İyi bir yaşam sürmek için şöhret olmaya gerek yok. Yaptığınız küçük bir yardımla karşınızdakinin şöhretlisi olabilirsiniz. Bir de aklıma gelmişken söyleyim; şöhret olmak kolay, kalıcı olmak zor. Şu an sorsam popstardan kaç kişi aklınızda? Böyle şöhret olmayı sindirebilir misiniz? Şöhret olmak eğer gerçekten şöhret olmak toplumsal sorumlulukları taşıyabilmenin yolundan geçer. Günümüzde magazin şöhretler o kadar çokki.  Şunu söyleyebilirim idol olabiliyorsan şöhretlisindir.

Biraz kitaplarınızdan konuşalım.

İki kitabım var. Çıkarmayı düşünmemiştim. Ne olduysa Mehmet Sabri Kılıç abim yüzünden oldu. 2011 yılında Ankara Kitap Fuarı yapılacak. Nisan sonunda. Facebook’ta bir paylaşım yapmıştım. Bir kaç dakika sonra bir telefon çağrısı. Mehmet Abi.. Cumhurcuğum dosyanı hazırla gönder fuara kitap çıkacak. Abi yapma etme desem de onun inadı beni geçti haliyle. Peki dedim. Mızraklı Direnişler isimli kitabım bu şekilde çıktı. İkincisinin de hikâyesi ilginç. Favori Yayıncılık Turgut Türksoy. Ayıp değil mi tek kitapla kaldın. Burada bi abin var hala kitap çıkaracaksın. Yok dedim çıkarmıycam. Çıkartmazsan gebertirim seni dedi. Bi nevi baskı yani. Turgut Abi kimseyi gebertmez elbette, onun içindeki aynayı rahat görebilirsiniz. Kar Kokusunda Gül kitabım da bu şekilde vitrinlerde yerini aldı 2017’de. Kitaplarımda farklı tarzlarda yazmaya özen gösterdim. Öykülemeden tutun heceye kadar. Zincir şiire kadar yani. Toplumsallığı aşkın potasına atıp harmanlamışımdır çoğu şiirimi. Her insanın özüne dair felsefesi vardır, ben de bugüne kadar biriktiğim düşüncelerimi şiirle söylemeye çalıştım. Tabi birçok kişi sadece şiir söylediğimi biliyordu sahnede, radyoda, televizyonda. Mutfağım olduğunu da öğrendiklerinde mutlu oldum açıkçası.

Gündelik hayat akarken, siz, haftalarca anlatmak istediğiniz hikâyenin anlatıcısı olarak, başka bir boyuttan bakıyorsunuz mutlaka hayata. Biraz bu hikâyenin anlatım aşamasında yaşadıklarınızdan bahseder misiniz?

Hayat bir kişiye ait değil, her ne kadar kendiniz de yaşıyorsanız. Çevremiz var, arkadaşlarımız var, sokakta, otobüste, trafikte karşılaştıklarımız var. Bütünün bir parçasıyız sonuçta. Sadece büyüklerimi dinlemedim, küçüklerimi de dinledim. Onlardan da öğrendim bildiğim ne varsa. Sentezleme yetisini kazandım. Gözlem aslında insanların en büyük öğreticisi şayet sadece bakmayıp görebiliyorsanız. İnsanlarla ilişkilerimde ön planda tuttuğum öğreniş biçimim bu. Hal böyle olunca daha farklı görebiliyorsunuz hayatı. Okuduğum kitapları dahi eğer fikir kitapları ya da biyografi kitaplarıysa mutlaka karşı görüşü de okurum. Hayatın bana verdiği güzel şeylerden birisi de her ne olursa olsun bir şeye tek bir yandan bakmamak oldu. Hayatı ve dünyamızı birlikte yaşıyorsak mutlaka her birimizin benzer acıları sevinçleri de vardır. Ben ve topluma bir şekilde örnek olan bizler farklı boyuttan bakmak zorundayız. Misyonumuz insan için, canlılar için daha güzel yaşanabilir bir dünya olmalı. Salt meta olarak bakarsak hayata cebimiz her doldurduğumuzda insanlığımızı harcamış oluruz.

Çok yönlüsünüz. Bu çok yönlülüğün yaşama katkısı açısından avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Mutlaka avantajları var. Dezavantajları da. Çok yönlülük isterimki her insanda olsun. Hayatı kolaylaştırırız. Mümkün görünmüyor ne de olsa. Birden çok işle ya da sanatla uğraşmak insanın bakış açısını genişletir. Çok yönlü sentezler ve kolay çözümler bulur. 360 derece düşünebilirsiniz böyle yaşarsanız. En azından başkası adına da düşünebilirsiniz. Mesela bir insanın yalan söylediğini biliyorsunuz ve ona direkt yalancı diyorsunuz. Hâlbuki onu yalana iten nedenleri görmüyorsunuz. Belki de siz zorluyorsunuz onu yalana. Öyle değil mi?

Bence çok yönlü olmanın öyle aman aman dezavantajı olmamalı. Eğer çok yönlüyseniz sizden beklentiler yüksektir.  İnsanların sizden beklentisi dezavantajsa ona bişey diyemem. Çünkü sizden görülen ne varsa topluma örnektir. Toplumun örneğisiniz bi anlamda. Bana göre dezavantajı şu, kendi adıma söyleyebilirim: O an en çok ihtiyacı olanın beklentisini karşılayamazsam ve sorumluluğumu yerine getiremezsem onun üzüntüsü dezavantajımdır.

Başarısız oldunuz mu?

Aşkta başarılı olamadım. Onu en iyi ben bilirim de diğer konularda başarılı olup olamadığımın kıyasını yapma şansım yok. Kimi çok başarılı diyebilir kimi başarısız. Şunu net olarak söyleyebilirim, güzel şeyler yaptığıma inanıyorum. Umarım dışarıdan bakıldığında başardı denilebilsin. Kaldı ki benim başarılı olmam bir yana bir kişiye bile faydam dokunduysa ne mutlu bana.

Projelerinizden konuşalım birazda. Şimdi neleri plânlıyorsunuz?

Sahne yaşantım devam edecek sesim çıktığı müddetçe. Şiir yazmak konusunda birşey diyemem çünkü yaz denilince yazılmıyor. Onun dışında tek kişilik oyunlar düşünüyorum. Elimde bir kaç proje var. Onları değerlendiriyorum. Ki en çok istediğim sahnelerden biridir. Umarım olur. Bu ay ve önümüzdeki aylar şiir programlarımız devam edecek. Bir de yurtdışı teklifleri var. Değerlendiriyorum. Sahnede olmak kadar güzel bir duygu yok sanırım. Halkla içiçe olmak onların duygularına dokunabilmek mutlu ediyor beni.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim güzelliğe ortak ettiğiniz için.

 

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik