Reklam
Reklam

Şükran Kozalı “Ortaokulda ilk aşk vurgununu yiyince dünyam çalkalandı.”

Eğreti Gelin Filminin yazarı Şükran Kozalı'yla yeni kitabı Hafifletilmiş Bir Tutunamayan üzerine konuştuk. Bu Sıcak ve samimi söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Şükran Kozalı “Ortaokulda ilk aşk vurgununu yiyince dünyam çalkalandı.”
Bu içerik 252 kez okundu.
Reklam

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

 

Ben biraz yeni kitabınızdan konuşmak istiyorum. Bize biraz hafifletilmiş bir tutunamayandan bahseder misiniz?

Hafifletilmiş Bir Tutunamayan, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına paralel yazılmış, yazılmaya çalışılmış farklı bir roman. Bir kadının toplumsal baskılara başkaldırma, daha doğrusu hayata tutunamamanın hikâye adacıklarından oluşmuştur.  Ve imla kurallarını bile bir protest olarak kullandım. Tutunmaya çalışan kahramanı Selin-Yare’nin halleri, daha doğrusu bir evliliğin iç ve dış çelişkileriyle, toplum kurallarının gücü ve yıldırıcı etkisi altında ezilmeye çalışılan bir kadının dramıdır bu roman.

Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanındaki Selim Işık hayata tutunamadığı için ölümü seçmiştir. Hafifletilmiş Bir Tutunamayan ’da Selin-Yare de Toplum tarafından tıpkı Selim gibi ezildiğinin farkındadır. Selim Işık’la kader birliği etmişçesine baskılar, sarsıcı gelişmeyi engelleyici boyutlarda belirginlik kazanınca ortak eylemle ölüm içinde var olmaya çalışırlar. Yalnız Selim-Yare mahkeme kararıyla Selin adını kimliğinden sildirmekle onu öldürdüğünü sanarak yaşamaya çalışmaktadır.

Kitabın özü adında gizlidir. Arka kapak yazısı bu şifreyi çözer. Bütün romanlarda bu özellik var mıdır bilemem.

Eğreti gelin Ladik filminin senaryosunu da yazdınız. Biraz bu filmden konuşalım mı?

Eğreti gelin Ladik’in senaryosunu Zaim Güvenç ile birlikte yazdık. Benim istediğimde buydu. Eğreti gelinlik olayını güncelledik. Üç yıl çekimleri sürdü. Yeşim Salkım, Kostak Emine’yi, Sevinç Meşe de Ladik rolünü canlandırdı. Çekimler Ankara’da yapıldı. Çankaya Belediyesi’nin sınırlı yardımları ve sponsorlarımızın katkılarıyla, imece usulü bir filmi ortaya çıkardık.

Hani derler ya “meşakkatli bir yolculuk” bizim ki de perdeye yansıttıktan sonra bile zorlu aşamalardan geçti. Montajı filmin çekiminden daha uzun sürdü. Tabii ben bu arada romanımın senaryosunu yazma zevkini yaşadım.  Burada bir anım aklıma geldi. Rahmetli Atıf Yılmaz da üç yıl uğraştı senaryo üzerinde.  Sık sık beni İstanbul’a çağırıp benden fikir aldı, eğreti gelinliği anlattırdı. Derken senaryo yazma hevesine kapıldım.  Elime bir kopyasını verdi. Ankara’ya döndüm. Harıl harıl hikâyeyi çok iyi bilen ve gözleyen biri olarak yazmaya koyuldum. Bir hafta sonunda senaryoyu gönderdim. Okumuş. Cevabını gülerek vermişti. “Şükran olmamış.” Hiç üzülmedim. Bir süre sonra, Atıf Yılmaz’ın da Ladik karakterini yine Nurgül Yeşilçay’la çekmeyi düşündüğünü öğrendim. Vefat etti. Ve ben Atıf Yılmaz’ın isteğini yerine getirdim.

Ne şeker şeysin sen matematik isimli çocuk kitabı yazdınız. Matematiğin korkulacak bir şey olmadığını göstermeye çalışıyorsunuz. Biraz da bu çocuk kitabından konuşalım.

Matematiğin esrarengiz kanatlarını açıp uçurmayı planladığımda “Ne Şeker Şeysin Sen Matematik’ kitabını yazdım. Öğretmenlik ve yazarlık deneyimlerimden yararlandım. Tabii bir de bilimsel düşünme alışkanlığının edebiyata yansıması kaçınılmaz. Yazar olunmuyor, öğretmen de. Bugün birçok matematik öğretmeninin benim kendimi yetiştirdiğim düzeyde olmadığını üzülerek görüyorum. Yazarların da analitik düşünce sistemi yaratan çemberlerden geçmesini arzu ediyorum. Matematiğin sayıları kelimeleri,  yazının ve konuşmanın kelimeleri matematiğidir. Şeker matematik kısaltmasıyla yazdığım içimizdeki çocuğa yazılan eğlenceli, düşündürücü, mizah içeren bakıya hazır dosyalarım var.

Tiyatroda da oynadınız. Biraz da oyuncu kimliğinizden konuşalım. Sahneyi sevdiniz mi? Sizi daha sık oyuncu olarak da görecek miyiz?

Bütün bu meşguliyetlerimin arasına oyunculuk girdi.  Zaim Güvenç yeteneğimin olduğunu ısrarla söyleyince kabul ettim. Birkaç kısa metrajlı filmde yol aldım. Birisi çok çarpıcı bir roldü; Eğreti Erkekler…Romanımdaki ana karakteri hem yazdım hem oynadım. Ne ilginç değil mi?

Oynamayı sürdüreceğim. Şimdi yine Film Tayfası ekibinin katılımı ve Zaim Güvenç’in yönetmenliğini yaptığı Çile ve Bülbül filminde ünlülerle oynayacağım.

Size gelerek ya da yazarak kendi hayatlarının ve yaşadıklarının olağan üstü ve yazılmaya değer olduğunu kanıtlamaya çalışanlar oluyor mu?

Bu yüzden bana kızanlar, kırılanlar oluyor. Her hayat yazılmaz. Bir ev yapmakla, havaalanı inşaatını yapmak farklıdır. Mimarları alanlarında uzmanlaştırır. Bir hayat değil, hayatların estetik bir çizimidir roman. Önce kurgulanır, maketi yapılır, planı çizilir, malzemeler en iyi cinsten seçilir sonra işçiler mimarlarıyla, mühendisleriyle yapıyı ortaya çıkarırlar. Bir hastane binasında kaç bölüm vardır, alışveriş merkezlerinde, karmaşıklıktan bir düzen kuruludur. Roman yazmak işte böyle bir şey. Hesabı iyi yapmak, malzemeyi yerinde kullanmak yetenek ve birikim ile mümkündür. Bunun tersi de oluyor. Örneğin, geçmişte biri telefonla arayıp bana hakaret boyutunda sözlerle tehdit etmişti. Oysa o değil, onun kendisine benzettiği biri vardı romanda. Demek ki başarılıydım, deyip geçtim.

Deneyimlerinizin zaman zaman anlamsız geldiği oluyor mu? Deneyimlerinizin ne kadarını hayata geçiriyorsunuz?

Deneyim dediğiniz şey yaşamaktır. Daha doğrusu dünyanın bir anlamı vardır. Siz onun içinde estetik olarak var iseniz budur yaşamak. İçinde bulunduğum her şey ya da içerimde yaşayan en küçük atomlarımın bile varlığını hissederek onları sevgiyle besleyip insan olduğumu ancak öyle, duyumsar bilirim. Doğduğunuz andan itibaren geçirdiğiniz bütün zamanlar, insanlığın genetik havuzunda yüzen bir zerreciği deneyimlerseniz ve anılar kaydedilir zihninize. Ne zaman nerede kullanılacağını bilemezsiniz. Hiçbir şey kaybolmaz, yeniden var olmak, yaşamak için bekler. Bir yazarın en kıymetli hazinesi bilgi birikimi içinde durmadan yer değiştiren zekâsı, hisleri, ruhunun derinliği, estetik beğenisi, bedensel mimarisinin evrenselliğidir. Deneylerin malzemesi beden ve zihinde değerli taşlar gibi bekler. Onu işlemek yazarın becerisi, pratikliği, ışığı iyi yansıtması, kurması, doğaya gösterdiği önemle birleşerek değer ve ifade bulur.  Yani yaşanılan gözlenen hiçbir şey yazarın peşini bırakmaz.

Sizi diğer yazarlardan ayıran nedir?

Önce, insan olarak ben ne kadarım? Yazarlığın önünde her zaman gelişmiş, kültür vatanında bahçesi olan, bahçesini her mevsim işleyip yararlanan tabiatın nimetleriyle iyi geçinen bir insan olma durumu vardır. Küçük bir çocuğa sorarsanız: “göster bakalım beni ne kadar seviyorsun?” kollarını açar; dünyayı kucaklar, onun için en büyük şey her iki yana açılan elin uçları arasındaki mesafedir. Yani çocuk o kadarcıktır. Ben çocukluğumda çok büyük işler yapıyordum. Dünyam, dünyanın merdiveniydi. Annem- babam ve çevremdekiler ufak tefekliğime sığmayacak şeyler yükler, basamakları hızla çıkmamı isterlerdi benden: örneğin alfabeyi bilmeden mikroskop kullanmayı öğrendim. İpek tüccarı olan babamın beş yaşındaki yardımcısıydım. İpekböcekleriyle zenginleşti dünyam. Sonra mahallenin tembel çocuklarına matematik öğretmeye başladım. Oyunlarımı kendim icat eder, ağaçlara çıkar, gül aşılardık babamla. Evin en küçüğü olmama rağmen incir ağacına çıkar babamın ipe dizip verdiği erkek incirleri ağacın çatallarına takardım.

Ortaokulda ilk aşk vurgununu yiyince dünyam çalkalandı. Tsunami’yi ilk yaşıyor, görüyordum. Bütün hücrelerim okulun en yakışıklı ve akıllı erkeği tarafından sevilmenin, beğenilmenin onuruyla doluydu. Kız arkadaşlarımın aşk mektuplarını ilk aşkıma yazıyormuş gibi döktürdüm. Otuz yıl sonra öğrendi sevildiğini. Onu buldum, daha doğrusu karşılaştırdı hayat.

Başka bir ayırıcı yanım, matematik öğretmeni olmam ve edebiyatı sevmem; yani şiir roman, deneme yazmam. Hayatın en güzel çelişkilerini, problemlerini dille, kurguyla çözmek ayrı bir zevk veriyor bana. Zekâmı ışıklandırıyor, imgelerimi derinleştiriyor.

Bu sorunuzun cevabı çok ayrıntılı olaylarla geniş bir alana yayılabilir. Eşyaya, dünyaya, bilime, ruha, insan yapısına derinden bakmak, pilavı dibinden almak gibi bir şey. Ne ilgisi var sorunuzla? Pilav ve dünya meselesi de bence bir farklılık. Rahmetli babam, tencerenin dibinden alınan pilavın çok tatlı olduğunu söylerdi. Ben de tencerenin dibindeki pilavı severim. Denemeye değer.

Yazarların gözüne ve yüreğine değen, oradan düş ve imge dünyasına yansıyan ve ansızın ortaya çıkan anlarla doludur yaşam. Sizin böyle anlarınız oluyor mu?

Sıradan geçirdiğim zaman parçası yok gibidir. Sokakta zihnime resimler çekerek yürürüm. Konuşulanlara kulak misafiri olurum. Hoşuma giden günün içinden romana alabileceğim her malzemeyi kullanırım. Gözlem gücüm çok derindedir. Bir bakış, bir gülümseme, bir kahkaha, ne bileyim iki sevgili arasında konuşulan sözcük kırıntıları malzemelerim olabilir. Hafıza, yazarın en güzel çeyiz sandığıdır. Ünlü bir yazarın dediği cümle bence çok yanlış. “roman bir çöplüktür. Ne isterseniz oraya atabilirsiniz. Yerinden oynayan bir sözcük bile anlamı bozuyor. Üstelik roman tür olarak kaliteli yapısı, kurgusu, eğlendirici, rahatlatıcı, zevkle hikâyelerini ören bir edebiyat çeşnisidir. Roman bir çöplük değil, çöpü çöplükten; çöp olmaktan kurtarır.

Öyle her şeyi tıka basa romana alamazsınız. Hikâye, şiir deneme… gibi her yazı türü estetik yapılarıyla ancak ve tek olarak romana girer. İştahlı yazarın yazma kültürü okurun damağında erir ve hücrelerine kan olur. Öyle hayatsal önemi vardır romanın.

Kitabınızda bir tek sözcüğe takılıp yerine koyamadığınız oluyor mu?

Her metni yazarken cümle yapısına, sözcükleri yerli yerinde kullanmaya özen göstersem de bazen gözden kaçabiliyor. Bir cümleyle fazla uğraşmam. Onların yan yana dostlukları birbirinin eksiğini tamamlamasına bakarım.

Kitabınızı oluştururken gerçek zamanın dışına çıkıp yolculuk yapar mısınız? Yoksa kitap oluşurken gerçek zaman içerisinde mi dolaşırsınız?

Yazmaya başladığımda zamanın neresinde duracağımı düşünmem. Yazma yolculuğuna çıktım mı gerçekle geçmiş, gelecek iç içe olabilir. Ama her kitabımın konusu mutlaka gerçekle dokunur. Karşınıza çıkan kahraman sizi yönlendirir, götürür. Mekânında ağırlar, yakınları, sevgilisi, kocasıyla tanıştırır. O konuşkan bir imge olur, yazar onu kendinden çekip istediği bir kimliğe oturtabilir.

Yeni kitap çalışmalarınızdan konuşalım birazda.  Yeni kitap yazılmaya başlanmıştır mutlaka…

Yeni çalışmalarım var. Ben çalışkan bir yazarım. Hem okurum, hem yazarım. Çoğu kitaplarda bulduğum boşlukları kullanırım. Yani benim boşluğumla metnin boşluğu yer değiştirir. Kurgusu yenilenir, dili, imgeleri, hikâyeleri. Okuma zamanım bilinçli bir üretimden geçer. Kitapların en iyisine emek harcarım. Kaliteli ürünlerdir tercihim.

Yeniden benimle buluştuğunuz ve fikirlerinizi benimle paylaştığınız için teşekkür ederim.

Yeniden buluşmak umuduyla okurlarıma ve size şükranlarımı sunarım.

 

 

 

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Andorra, Andorra la Vella
Andorra, Andorra la Vella
Monaco – Monte Carlo
Monaco – Monte Carlo