Reklam
Reklam
istanbul escort

İnci Gürbüzatik “ Ben de piyasa yazarı değilim.”

İnci Gürbüzatik'le bütün kitapları üzerine her şeyi konuştuk. Bu güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

İnci Gürbüzatik “ Ben de piyasa yazarı değilim.”
Bu içerik 297 kez okundu.
Reklam

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

 

Kitaplarınızdan söz etmenizi istiyorum. Biraz onlardan bahseder misiniz?

Ben senaryo yazımından öyküye kaçmış bir yazarım. Senaryolarım filme alındığında hiç istemediğim sonuçlar gördüm. Film benim anlattığım öykü olmaktan çıkıp başka bir anlatıya dönüşüyordu. Televizyon için on üç bölümlük iki dizi film yazmıştım. Benim için önemli dizilerdi bunlar. Sonuncusunu şaşkınlıkla izleyip öykümün başka bir yöne evrildiğini görüp bir daha senaryo yazmamak için yemin ettim. O sıralarda tamamen tesadüf öyküye yöneldim. Öykü yazmanın has edebiyat olduğunu anlamam bu yönelişle oldu. Uzun bir donanım serüveni yaşadım. Kullandığım Türkçe ki dilimizi iyi bildiğimi sanıyordum, anlatmak istediklerime yetmiyordu. Türkçe bilgim ne kadar da yetersizmiş oysa. Öykü yazmaya çalışırken kayaya toslar gibi çarpmıştım Türkçe ’ye. Aylarca Türkçe çalıştım, sözlüklerle içli dışlı sözcük avına çıktım, bu konuda yaşadıklarım bir seminer konusudur. Öykü yazmaya Türkçe çalıştıktan, derin öykü okumaları yaptıktan sonra başladım. Yazdığım on iki öyküyü Kültür bakanlığının açtığı Ulusal bir yarışmaya gönderdim. Ödülü büyük yazarlar aldı ama bana gelen bir mektupta ‘Dosyanız bakanlığımızca basılmaya değer görüldü’ deniyordu. ‘İki Çırpı Kiraz Kız’ Kültür Bakanlığı yayınları asanından çıktı. Sonrasında ‘Aşk Kaldığı Yerden’ Bodrumlu kadınları anlatan öykülerim Ara Kitap’tan çıktı. ‘Misket’ romanım GOA Yayınevinden, İkinci baskısı ‘Bence Kitap’ dan, ardından da ‘Deve Boku Savaşları’ Epsilon Yayınevinde basıldı. İki öykü, iki roman, dört kitabım var diyebilirim. Nisan’da Epsilon Yayınevinden çıkacak romanımla beş kitap diyebilirim. Bir öykü dosyam da basılmayı bekliyor. Bakalım göreceğiz. Çok sayıda ödülüm var. Önemli zamanlarda aldığım benim için önemli ödüller bunlar. Karma öykü kitaplarında öykülerim var. Ödüllü oyunlarım, senaryolarım Devlet Tiyatrosu Edebi Kurulundan geçmiş oyunlarım var. Dergileri de sayarsak yazıyorum demek ki.

Kitaplarınızda vermek istediğiniz her şeyi verebildiniz mi?

Her şey, sözcüğü çok kapsamlı bir sözcük. Hiç bir zaman hiçbir yazar her şeyi veremez. Yazdığınız zaman, siyasi dönem, ortam, yazar olarak yeteneğiniz çok önemli. Olanaklarınız eğer kısıtlıysa zorlanırsınız. Söylenemeyeni sözcüklerle söyleyebilmenin cambazlığını yapıyoruz artık. Bazen bilgisayarın başına oturup yazıyor yazıyorum. Sonra yazdıklarımı okuduğumda ürküyorum. Öylesine doluyum yani. Toplumsal iç dökmeler değil bunlar. Aklımda olanlar, düşündüklerim, tepkilerim, adaletsizlik karşısındaki şaşkınlıklarım ama bir bakıyorsun ki yazdıkların seni bile ürkütüyor. Her bakımdan Grotesk bir dönem yaşıyoruz. Yazmayı dert edinmiş yazarların gerçekten işi zor.

Edebiyatın piyasa ile ilişkisi yazını etkiliyor. Sosyal medya gibi dev bir yönlendiricinin, okuru memnun etmek onu giderek kültürsüzleştirmek gibi çabası var. Aynı bakış açısıyla belirlenmiş konu ve tiplerle dolu tv dizileri izleyicisinin beynini yıkayıp algı oluşturuyor.

Hız, sabun köpüğü gibi var –yok kitaplar üretiyor. Okur zaten okuyan bir okur değil. Sayıları az. İstatistiklere baktığımızda sürünüyoruz. Kitap satılıyorsa da okunuyor mu? Bir de bu var. Alınıp da okunmamış, okunamamış kitaplar var. Moda yazarlar var. Üç beş isim magazinsel bir biçimde piyasada dön ha dönüp çok satıyor. Sanki başka yazar yok. Sokaktaki en okur kişiye sorsan, onların isminden başka isim tanımıyor. Eeee! O zaman ne yapacağız? Onlar böyle dibe vurmuş tv dizileriyle avunur sıradan şeyleri okumaktan hoşlanıyor diye onların gönlüne göre yazıp daha da mı dibe çekeceğiz edebiyatı?  Aman çok satsın, tanınayım, diye mi yazacağız? Yani biz de mi yazar olarak dibe vuracağız? Edebiyat magazinleşecek, yazar da öyle, ha?  Eeee sonra?

 ‘Kalın kitap yazmayın, kolay anlaşılır, basit bir dille yazın, okur anlamıyor, aman uzun uzun atmosfer oluşturmayın onların anlayacağı dilde yazın’ diyorlar gülüyorum acı acı. Öykü basmıyorlar. Sadece anlatın, hoşa giden, okurun duymayı istediği şeyleri oradan buradan anlatın. Sonları mutlu olsun ama. Okurun gönlünü okşayın, dilden, konudan, edebiyattan ödün verin. Resimli roman gibi olsun. Çekirdek çitleyebilsinler okurken.

Böyle bir piyasa ortamında, yazarın okuruna aktarmak istediği her şeyi vermesi olanaklı geliyor mu size? Bu çok zor. Edebiyatla korsan gösteri yapar gibiyim. Benim okurum tarif ettiğim sıradan okur değil. Onların ne tür kitapları okudukları biliniyor. Bende onların isteklerine göre mal yok. Benim kitaplarım geleceğe kalmasını amaçladığım edebiyatın çöplüğüne gitmeyecek kitaplar. Market malı değiller, ben de piyasa yazarı değilim.

Yeni bir şeyler yazmak için masaya oturduğunuz zaman temel ayrıntıları uzun uzadıya düşünüp taşınıp, kafanızda kurmuş, yazmaya çoktan karar vermiş misinizdir?

Kafamda bir fikir olabilir, olmayabilir de. Yazdıklarım çoğu kez yazarken gelişip zenginleşir. İpin ucunu yakalamaktır önemli olan. Kozadan ipliği sökmek için önce ucunu yakalamak gerekir ya, öyle işte. Ben o söküş sürecinde yeni araştırmalar, sözcük avlarına çıkarım. Dille oynamak yazım sürecini macerama çevirir. Drama’yı gerecek, gerilimi arttıracak ilişkileri yazarken geliştiririm. Paralel okumalar, yan yollar, aklımda olmayan ama birden ortaya çıkıveren bir iz, göz kırpar satırlar arasından. Araştırıp keşfetmeye, özgün olmaya çatıştırmaya bayılırım.  Yazdıklarımı bırakır keşfimin peşine düşerim. Son romanımı yazarken hiç aklımda olmayan şeylerin avı çok bereketli oldu. Kendim bile şaştım buna. Bilinmeyen ne çok şey var, yazarken buluverdiğim. Yazdıklarım hemen bitmez. Bir çırpıda yazsam da o taslaktır, günlerce çalışırım üzerinde. Dille oynarım. Kurguyla oynarım. Anlatmak istediğimi tam olarak anlatabilmek için emeğime hiç acımaz çatıyı çökertir bazen yeniden kurar yeniden yazarım. Anlattığım cümlelerle Türkçem aksın gitsin isterim.

Yazdığınız bir öykünün sonunu getirememe korkusu yaşadınız mı?

Hiç yaşamadım. Yaşamam da. Aksine çok final bulurum. Her olayın, öykünün çok çeşitli sonu olabilir. Öykümdeki o son, benim istediğim, amacıma uygun sözüme uygun bir son olur her zaman. İnsan ve kadın olarak dünya görüşümü, olaya bakışımdaki tarafımı vurgular. Öykü kahramanlarım özgün davranışlar sergiler okuru şaşırtırlar hep. Sözüm yazdıklarımdır çünkü. Çoğu kez hangi son olsun kararı beni zorlar. Anlatmak istediğimi en iyi vurgulayan son, benim için anlamlı olur. Tek bir sözcük bir vurgu, virgül, o sonun anlamını etkiler. Son’lar benim için önemlidir.  Hamingway’in dediği gibi roman boks maçı, öykü nakavtdur. ’Son’ da öyküdeki son yumruk, düşüştür işte!

Bir yazar sabırlı olmak zorunda mı? Bazen sayısız başlangıç yapmak, bilmeden denemek ve olmazlığın tıkanmanın eşiğine ayak diremektir.  Siz sabırlı mısınız?

Bir yazar sabırlı olmak zorunda. Yaptığı iş aceleye gelmez. Gelenleri görüyoruz, yazdıklarından anlaşılıyor. Tıkandığında takılıp kalmamalı, vaz geçmeyi bilmeli. Yeni arayışlar gerekir bazen, buna cüret etmeli yürekli olmalı. Yazarken yoldan çıkmalı.

Ben yazar olarak sabırlıyım. Bu soru aslında çelişkili benim için. İnsan ilişkilerinde, yaptığım işte, araştırmalarımda inanılmaz sabırlıyım. Dikkatim önemlidir. İlgi odağım nedir? Nerededir? Niyedir? Bilirim. Mükemmeliyetçiyim. Korksam da cesaretliyim. Bu da sabır gerektiriyor. Ördüğüm bir kazağın en ucunda bir yanlış ilmek atmış üstüne de örmüşsem, onca emeğe hiç acımaz dibine kadar sökerim. Son yazdığım Bodrum’la ilgili romanın sonu vurucu olsun istedim ve bunun için çok çabaladım. İstediğim finali yazıp bitirmiştim de. Bir akşam, bir yemekte, bir gece önce denizde olmuş ve insanlar uykularından etmiş bir olayı anlattılar. Yemek yiyoruz ama benim aklım o olaya, romanımın sonuna gitti. Eş’ime hadi kalkalım diye ısrar etmeye başladım. Anlam veremedi. Gece eve geldik, bilgisayarıma koştum hemen. Bitirdiğim romanımın finalini silmeye başladım. Öyle bir siliş ki, acımasızca hem de tuşla. Yani kopyasını almadan kesin bir siliş. Geriye dönmemek ve bir daha o finali bulamamak adına kararlı bir siliş.  Yemekte anlatılan olayın çağrıştırdığı duygularla yeni bir final yazdım. Bunun için başlardan da çok sayfa silmek zorunda kaldım. Bittiğinde,

“Ohhh!” Dedim,

 “İşte şimdi oldu. Bu final şimdi final oldu.”

Ne yaptığımı bilerek yazarım. Gerekirse siler, yok eder sayfalar dolusu bir metinden vaz geçerim. Acımam emeğime. Öyle de olmalı. Sabırlıyım taş kadar.

Bir gece yarısı ya da sabah karanlığında bir öykünün ya da bir kitabın son cümlesine, son noktayı koyduğunuz anın mutluluğunu tarif eder misiniz?

Bodrum’la ilgili son romanımın finalinde anlattığım şey işte. Yazdıklarımın içime sinmesi. Emin olma, kuşku duymama halini yaşamam. Benim için bu mutluluk yerçekimsiz ortamda düşmeyeceğimi bilerek dönelemek. Mutluluk ama boşluk aynı zamanda da. Her final bir başlangıçtır. Yazmanın diyalektiği de bu işte.  Şunu söylemezsem olmaz. Benim yazdıklarım kesinlikle bitmez. Hiç bir zaman ben o son noktayı yine de koymam. Aylar sonra da, üç gün sonra da yeniden okusam, kesinlikle bir şeyini değiştiririm. Sözcüklerim kıpır kıpırdır çünkü. Oynatırım yerlerinden.

Cehov da öyle yaparmış. Öyküleri hiç bitmezmiş.

Öyküyle roman arasındaki ilişki nasıldır?

Sarmaş dolaş bir ilişkidir derim. Roman da öykü de yazdığım için söyleyebilirim bunu. Öykü’nün tadı başka. Sağlam bir yapı hüner gerektiriyor. Romanlar da öykülerden oluşuyor bir bakıma. Ben öykü dilinde, tadında yazmaya çalışıyorum romanlarımı. Farklı bir kurgu yaptığımı biliyorum. Bodrum’u anlatan üçüncü romanım Nisan’da çıkıyor. Epsilon yayınevinden. Üç romanımda da farklı bir kurgu yaptığımı ama birbirinden farklı şeyleri anlattığımı üçünün de özgün hikâyeler barındırdığını biliyorum. ‘Deve Boku Savaşları’ romanım zaten senaryo idi. Senaryo kurgusu vardır doğal olarak. Tempoludur. Gerilimlidir. Okuyanların meraktan romanın ileri bölümlerine giderek olacakları okuyup tekrar kaldıkları yere, başa döndüklerini anlattıklarından biliyorum. Roman yazmak öyle kolay bir edebi çaba değil. Öykü de öyle. Pek çok öykü yazarı başlarından geçen bir olayı anlatmayı öykü yazmak sanıyorlar. Öykü den söz ediyoruz kompozisyon ödevinden değil.

Kitaplarınızda okuyucularınıza çözmeleri için şifreler, ipuçları veriyor musunuz?

Ooooo! Hem de nasıl! Benim merakım da bu yüzden okuradır. Romanlarımı okur nasıl okuyor? Öylesine, sıradan, göz okumasıyla, derinliğini anlamadan mı okuyor, yoksa yazdıklarımı ölçüp tartarak, düşünerek, sezdirdiklerimi ya da ironik yaklaşımlarımı, metaforlarımı yakalayarak, nitelikli bir okuma mı yapıyor? Sıra dışı okurdan, farklı okumalar bekliyorum. Düşlüyorum bunu. Yazarken hiç aklımdan geçmeyeni yakalayan okurlarım var, biliyorum. Kuramcılar kurama oturtuyorlar. Farklı okumalar, yorumlar şaşırtıyor beni.   ‘Deve Boku Savaşları’  şifrelerle, kodlarla, görünenin derinliğindeki gizlerle dolu bir kitap. 1950 yılını, savaşlarını bu günün terminolojisiyle anlattığım için gizlerle dolu. Bu günün gazete haberlerini, siyasilerin beyanatlarını, savaş taktiklerini hem o gün hem bu günde görebilmeniz olası. O gün değil, sanki bu gün olmuş gibi okunan 1950 yılı ağustos ayının magazin haberleri şaşırtıcı değil de nedir?  Bunların gizlediklerini keşfedebiliyor mu okur?  Alt metni okuyabiliyor mu? Benim yazarken verdiğim emek kadar okur da okurken emek veriyor mu?

‘Deve Boku Savaşları’ nı ‘Misket’i okuma kulüpleri okuyor. Sürekli keşfedilen bir yanı var romanlarımın ama daha pek çok gizli kod satırların arasında anlaşılmayı bekliyor. Bulundukça seviniyorum. Demek ki anlaşılıyor. Okur’umun nasıl bir okuma yaptığını çözümlemelerinden anlıyorum. O yüzden de onları ‘romanlarımla sınıyorum’ öyle diyeyim.

Hedefim nitelikli okur zaten.

Bir yazar, yazarken nelere dikkat etmeli?

Yazar muhaliftir. Uzlaşmacı değildir. Çağının çocuğudur. Görünenin ardındaki gerçeği görmesi gerekendir, sanatçıdır. Tanıktır. Görüp izlediklerini eserlerinde estetikle yansıtması gerektiğini bilmeli, yazdıklarıyla tarihe not düşmeli.  Öncelikle anlatacağım konu anlatılmaya değer mi, sorusunu sormalıdır.

Yazar yol ayrımında artık, ya sabun köpüğü yazacak çok okunup tanınacak, çok para kazanacak ya da çağa not düşüp yayınevi yayınevi dolaşıp kitabını bastırmak, sonra da duyurmak ve okutmak için debelenecek.  Hangisi? Tanınmaya karar verenleri görüyoruz. Diğerleri görünmediğinden okunmuyor, sıradan okur tarafından okunamıyor zaten. Zaman ölçüdür. Edebiyatın çöplüğüne kim gidecek? Bekleyip göreceğiz.

Herkes yazıyor artık. Ne güzel! Yazsın…

Herkes yazsın ama yine de bazıları keşke yazmasa. Onlar o kadar kötü yazmasa, okurlarını yazma konusunda yüreklendirmese. ‘Yazmak buysa, ben bunun yazdığından daha güzel yazarım’ dedirtmese okuruna. Ortalık sahte isimler, hayalet yazarlar, yazdığını sananlardan geçilmiyor.  Raf ömürlü ürünler gibi artık Onların edebiyat olarak tanımladıkları ‘şey kitaplar’, ‘mallar’ market raflarında son kullanma tarihleri geçtiğinde edebiyatın çöplüğüne gitmeyi bekliyor.

Yazar sabırlı, çalışkan olmalı, artık bir- iki ayda roman yazan, çevresinde yazacaklarını merakla bekleyen müthiş yetenekli yazarlar ve onların okurları var.

Bu anlatacağım konuyu ben dil bilgimle yazabilir miyim sorusunu soracak öncelikle. Yazdığı dilde yetkin olmak zorunda. Bozuk cümlelerle yazılmış, edebi değerden yoksun içerikli kitaplar dağlar gibi yığılı. Dil yok ki, anlatım olsun. Yazar cümle kuramıyor, sözcüklerin anlamını bilmiyor.

Dil üstünde çalışmıyor.

Sizce bir yazar, yaşantısındaki yıkıntıları yazı yoluyla tamir edebilir mi?

Dünya edebiyatındaki örnek yazarlara baktığımızda travmalarının edebi eserlerine farklı anlatımlarla yansıdığını görüyoruz.  Ne çok intihar eden yazar var. Kuytusuna çekilen yazmaktan vaz geçen yazar var. Öfkeyle yazanlar, hayata meydan okuyanlar ya da kendisine acıyarak yazanlar var. Yazdıkları için mahkûm olmuş, acı çekmiş, hapislerde çürümüş yazar var. Her birinin hayatı aslında yazdıkları kadar önemli. Acılarının eserlerine yansıdığı su götürmez bir gerçek. En iyi bildikleri konu yaşamları, deneyleri elbette. Bu uzun bir konu, bana gelince; ben yazarak acının içine doğru kaçıyorum aslında. Hayata kaçıyorum. Acı çekmezsek yaşam heyecanı duyabilir miyiz?

Yaşamınızın her anını belleğinize kaydedip, Bunları yazarken mutsuz olduğunuz anları hatırlayıp acılanır mısınız?

Ben çocukluğumda aştım bunları. Kendimi zavallı acınası bulduğum zamanlarda bile onurlu ve dimdiktim. “Koşullarım şimdilik değişmeyecek ama ilerde değişecek” diyordum.  Gerçekçiydim çünkü. Hayallerim iki türlüydü. Gerçekçi hayaller ve sürrealist olanlar. Gerçekçi hayaller kendime, geleceğime benim gücüme, amacıma dairdi.  Ayakları yere basıyordu. Sürrealist olanlar sığındığım farklı bir dünyaya dair olanlardı, uçsuz bucaksızdı, kara deliklerdeydi. Müthiş bir enerji vardı orada. Benim yaşam enerjimdi o. Kendimi başkalarıyla karşılaştırıp ölçmedim hiç.  Kıskançlık nedir bilmem. Bir işçi ailenin çocuğuydum çok zengin arkadaşlarım, akrabalarımız vardı. Bir gün olsun birinin benden üstün olduğunu hissetmedim. Acısını çekeceğim çok şey vardı çektim de ama kendime hiç acımadım, aksine sağaltacak yöntemler buldum. Acıyı olumlandırmak daha akıllıcaydı benim içim. Camus’nün Sissipos’u gibi cezamı, yükümü, acımı olumlandırmak, Sevgi Soysal’ın da yaptığı gibi verime dönüştürmekti.  O zamanlar daha onları okumamıştım bile. Kompleks tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktır, bilirim başkalarında görmüşlüğüm var çünkü. Geçmiyor. Hiç bir biçimde sağaltılamıyor. Şükür böyle bir maraz taşımıyorum. Çok küçük bir çocukken bile insan olmanın gücünü, aklın önemini anlamıştım. Mantıksızlıkları görüyordum. Aklımın almadığı şeyler insanları eziyordu.  Çok şüpheciydim.  Beni kimse kandıramazdı. Hurafeleri, inançsızca dinler, inanmaz ama aklımca yine de eğlenceli bulurdum. Oysa çoğu arkadaşım inanırdı anlatılanlara. Acıları, yalanları aşmaya, kabuğumu delmeye çalışıyordum ta o zamanda bile. Hasan Hüseyin gibi, acıyı bal eyleyenlerdenim.

Kahramanlarınıza biçip diktiğiniz giysiler uymuyorsa yeni giysiler mi dikersiniz, yoksa giysiyi uydurmaya mı çalışırsınız?

Kahramanlarıma her zaman onların bedenine, ruhuna, fiziğine uyan giysiler dikerim. Dikmeden önce ölçer, biçer, rengini, dokusunu, kumaşını,  modelini belirlerim. Sözümün başında da dediğim gibi ne yazarsam bilerek kararla yazarım. Giysi dikme konusu da öyle. Uydurmak, sözcük olarak yazarlar için derin anlamlar içerir. Ben DTCF Tiyatro Bölümünü bitirdim. Üçüncü sınıfta ‘Reji Problemleri ‘ diye bir dersimiz vardı. Prof. Sevda Şener’in verdiği bir dersti. Yazarken, sahneye koyarken ortaya çıkan dramatik problemlerin çözümünü içeriyordu. Biz bir yıl bu dersi okuduk. Üste uymayan giysiyi, esere nasıl uyduracağımızın dramatik yapıyla, karakter oluşturmayla ilgisi vardır ve çözümü de formüller içerir. Formülü bilmek ayrıcalık sağlar. Böyle bir sorunum olduğunda çözmek bana zevk verir.

Bir kitaba başlarken kitap bütünüyle sizin hafızanızda hazır mıdır? Yoksa kişiler ve olaylar doğal sürecinde mi gelişir?

Bu kitabına, anlatacağınız hikâyeye bağlı. Bir ana hikâye vardır ama yazarken yoldan çıkabilirsiniz. Bir yol ayrımına geldiğinizde iki yoldan birine gitmek zorundaysanız düşünürsünüz. ‘A’ yolundan gidersem ne olur, ‘B’ den gidersem ne olur? Sizin için seçenek dramayı yaratacak aykırı, sıra dışı, beklenmedik bir seçimdir artık.  Verdiğiniz karar, izlemeniz gereken yolunuzdur. Ben, olasılıkları düşünürken en doğurgan yolu seçerim, en baştan çıkarıcı, en aykırı, uyumsuz olanı.

Son yazdığım, Nisan Ayında çıkacak olan Bodrum’la ilgili romanım tamamen deneysel bir romandır. Yazarken kafamda bir hikâye vardı ama tam da net değildi ama amacım vardı. Tarih, mitoloji veSen Jan Şövalyelerinin yaptığı kale ile ilgili Bodrum için iyi bir sonuca varmaktı. O yüzden adım adım ilerledim. Yol ayrımlarından araştırmamı yapa yapa ilerledim.  Elimde şifrelerinin çözülmesi halinde ortaya çıkacak bir hazine planı vardı sanki.  Maceralı ve amacıma doğru son derece zevkli bir yazma serüveni yaşadım. Sonunda sağlamam doğru çıktı. İstediğim finale ulaştım.

Günümüz öykücülüğüne nasıl bakıyorsunuz?

Buna yanıt vermek için bütün öykücüleri okumak, geniş bir öykü ağıyla, yazar ve öykü tarayıp sonra değerlendirme yapmak gerekir. Kolay bir soru değil ama görüyoruz ki kendi okuduğu öyküler ve tanıdığı öykücülerle böyle bir değerlendirmeye gidenler var. Yılın önemli öyküleri, öykü kitapları seçiliyor ama hangi öykücüler bunlar? Yerel ve ilişki düzeyinde bir karar. Bu konuda dergiler fikir verici. Çok dergi var ve buralarda yazan genç öykücüleri çok aceleci buluyorum. Öykü üzerinde çalışmadan hemen yayınlansın istiyorlar belli ki. Kitaplar da öyle. Türkçesi yok. Cümle kuramıyor. İleri sürdüğü hikâyeyi toparlayamıyor, dağıtmış ve finale doğru kaybetmiş. Kötü, dağınık, ne dediği anlaşılamayan öyküleri ne yazık ki sonuna kadar okuyamıyorum. Öykü’nün girişi beni yakalıyor ve sürüklüyorsa okuyor yazarını tanımak isteği duyuyorum. Yaratıcı yazarlık atölyeleri ne kadar da yaygın. Herkes atölye yönetiyor, herkes yazıyor o zaman rekabet var demektir. Öyküler birbiriyle yarışmalı. Birbirini aşmalı, yeni görüşler getirmeli, dili yakalamalı ve önemlisi yazarın sözü ne anlaşılmalı. Konu uzun, çok başarılı öykücüler de var. Öyküler birbirini beslemeli. Dergiler öykü basma konusunda biraz daha titiz olmalı.

Bir yazar kendini tekrar ederse yazmayı bırakmalı mı?

Yazdıklarıyla kendisini tekrar etse bile, bir yazar bunu kolay kolay kabul etmez. Geçenlerde bir kitap tanıtımında işte tam da bu soruyu sordu bir okur yeni kitabı çıkmış ünlü yazarlarımızdan birine.

“Bütün kitaplarınızda aynı mekân ve aynı metaforları ve şunları şunları şöyle anlatıyorsunuz. Tarzınızı değiştirmeyi düşünmüyor musunuz?  Çünkü biz sizin kitaplarınızda hep aynı havayı soluyoruz”

 Yazar şöyle bir irkildi böyle bir eleştiri beklemiyordu belli ki,

“Ama bu benim tarzım” dedi. “Niye değiştireyim?”

Çok kararlı ve kesindi yanıtı.  Önemli bir yazarımızdı.

Bu soruyu bana sorarsanız ben kendimi tekrarladığımı fark eder ve gerçekten değiştiririm. Öykülerimde deneysel arayışlara gitmem bu yüzdendir. Hiç bir öyküm diğerine benzemez benim. Aslında bunu fark eden yine okurdur. Okur ama nitelikli okur. O bunu anlar. Gerisi yazara kalmış. Ama yazar kim? Hangi yazar?

Herkesin yaşamı bir roman mı sizce?

Anlatırsa değil, yazarsa roman. Herkesin hayatının bir roman olacağını düşünemiyorum. Anlatılan insan tip mi karakter mi?  Bu önemli. Yaşadığı olaylar da, o olaylar karşısındaki kararları, seçimleri, davranışları ne? Nasıl seçim yapmış, sonucu ne olmuş? Örnek mi? Ne?

En önemlisi de hayatının hikâyesini romanda nasıl anlatacak? Neresinden başlayacak?

“Benim hayatım roman” diyorum, ben işte. Hayatımı ‘Misket’ te anlattım işte.

Anılarınızda olmazsa olmaz insanlarınız var mı?

Anılarımda çok insan var. Hatta yüzlerini hatırlamadıklarım da var. Unutmamak iyidir.  Canlandırmak istersem hatırlar, bazen havalandırırım görüntülerimi. Onlar benim anı hazinelerimdir.

Çocukluk ülkemin hazineleri. “Kendilerini unutturmayanlarım” diyorum ben onlara.

Her kitabın bir iletisi olmak zorunda mı?

Kesinlikle. Bir kitap okunup son satıra gelindiğinde okurda bir duygu uyandırmalı. Kesinlikle daha önce hiç hissetmediği bir duygu olmalı bu. Bir kitap ne için yazılır yoksa?

Sizin için iyi bir yazarda olması gerekenler nedir?

Çok okumak. Çok çok hem de. Önce dil. Araştırmayı sevmeli, bilgiyi deşmeli. Hayal gücü. Zengin, uçsuz bucaksız yaratıcı bir hayal gücü. Çağrışım zenginliği, dil hazinesi, çocukluğun zengin anı birikimi, yaşanmışlık, derin gözlem gücü ve ileri görüş. Özgün olmak. Aykırılık, muhalif oluş. Cesaret.

Bütün bunların en önemlisi çalışkanlık. Hedef, azim, çaba. Sabır zaten gerekli.

Yazar, Çağının çocuğu, tanığıdır bunu unutmaz. Pes etmez.

Sıcacık sohbet için çok teşekkür ediyorum.

Ben de size teşekkür ediyorum.

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik