Reklam
Reklam
istanbul escort

Semih Erelvanlı ‘Denize duyduğum özlemle Ankara’da yaşıyorum.’

"Külleri" romanının yazarı Semih Erelvanlı ile yaptığımız keyifli ve güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Semih Erelvanlı ‘Denize duyduğum özlemle Ankara’da yaşıyorum.’
Bu içerik 313 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

 

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendi sözcükleriyle Semih Erelvanlı hakkında konuşmak isterim. Bize kendinizi anlatır mısınız?

 

Bir sonbahar günü İzmir’de doğdum. Yedi yıl boyunca bazen yürüyerek bazen otostop çekerek kapısını aşındırdığım Bornova Anadolu Lisesi’nden bir bahar mevsimi mezun oldum. Lisans eğitimimi Mülkiye’de, yüksek lisansımı Texas A&M University’de tamamladım.

 

Bebek Arabasında Ayvalar’da kısa, Tahtakuruları’nın Evreni’nde minimal öykülerimi bir araya getirdim. İran Yeni Sineması üzerine denemelerimi ise İki Bacaklı At ya da Dört Bacaklı İnsan ’da topladım. Birkaç ay önce ilk romanım yayımlandı: Külleri.

 

Özellikle imbatlı denize duyduğum özlemle Ankara’da yaşıyorum.

 

 

İlk öykü kitabınız Bebek Arabasında Ayvalar’da terk edilen çocukluğun diline mi dikkat çekmek istediniz?

 

Bir öyküye başlar başlamaz, yakama şu soru yapışır: “Anlatmayı istediğim sorunu, durumu nasıl en iyi biçimde ortaya koyabilirim?” Öyle görünüyor ki, Bebek Arabasında Ayvalar’daki öykülerin çoğunda yanıtı çocuk karakterler veriyorlar. Haliyle onlar yanıma gelirken ceplerinde kendilerine özgü dili de getiriyorlar.

 

Diğer yandan, çocukluk döneminde en saf haliyle hissettiğimiz olayları yetişkinliğe geçtiğimizde kanıksadığımıza inanıyorum. Bu nedenle onların kelimelerini anlamak çoğu zaman zorlaşıyor. Üstelik bizim sıradan, normal gördüğümüz kimi davranışlar ya da sözler bir çocuğun canını fena halde yakabiliyor. Buradan hareketle fanteziyle gerçeğin iç içe geçmesinin Bebek Arabasında Ayvalar’daki nerdeyse bütün karakterler için geçerli olduğunu söyleyebilirim. Herhalde bu da, çocukların zamandan ve mekândan bağımsız, tek anadili olsa gerek.

 

 

İkinci öykü kitabınız Tahtakuruları’nın Evreni’ndeki minimal öykülerinizde dil arayışınız oyun, kurgu ve söylem olarak içerikte size nasıl katkıda bulundu?

 

İzmir’de çocukluğumun geçtiği apartmanın bahçesinde, yıkık bir barakaya yaslanmış bir dut ağacı yaşıyordu. Yaz geldi mi, mahallenin çocukları barakanın çatısına tırmanır, bir ayağımızı ağaca yaslar, iri dutları koparıp koparıp iştahla yerdik. Sonra Ankara’ya geldim ve çok uzun zaman dut yemeyi reddettim. Tek bir nedenle: Çocukluğumun bu özgür meyvesini pazardan almak kanıma dokunuyordu.

 

İşte benim kıpkısacık veya kısa öyküyle ilişkim, dutla kurduğuma benziyor. Her ikisinin de tadına varmak için hazır sunulmaması, dahası çaba harcanarak elde edilmesi gerekiyor.

 

Ayrıca bu tarz öykülerin, okuyanın hayal gücüyle ve hayat tecrübesiyle zenginleşmesinde farklı bir büyü bulduğumu da eklemeliyim.

 

 

Öyküden romana geçme sürecinizden söz eder misiniz?

 

Doğrusu, benim için hiç kolay bir karar değildi bu. Çünkü her zaman öyküyle karşılaştırdığımda romanın gevezeliğe düşmeye çok daha yatkın olduğunu düşünmüşümdür. Bu nedenle roman yazma fikrine uzun süre mesafeli kaldım. Fakat öyle bir dönem geldi ki, anlatmak istediğim kimi karakterlerin ve olayların öykünün sunduğu zemine sığmadığını kabullenmem gerekti.

 

Elbette bu başlangıçta oldukça zorlayıcıydı. Ancak kurgunun daha ön planda olmasının yazara verdiği güç, süreç içinde bana gittikçe artan ölçüde bir haz sağladı. Romanın temelde olaya yaslanması, çok sayıda karakteri daha derinlemesine barındırması ise benim için yeni olan taraflardı.

 

Bütün olarak değerlendirdiğimde, romana dalmanın yazarlığımı geliştirdiğine inanıyorum. Özellikle beni senaryo yazmaya hazırladığına. Bundandır ki okuyuculardan aldığım tüm geri bildirimlerde Külleri’ni bir sinema filmi izliyormuş gibi okuduklarını söylemeleri beni müthiş sevindiriyor.

 

 

Yeni bir şeyler yazmak için masaya oturduğunuz zaman temel ayrıntıları uzun uzadıya düşünüp kafanızda kurmuş, yazmaya çoktan karar vermiş mi oluyorsunuz? Yoksa kişiler ve olaylar doğal sürecinde mi gelişir?

 

Biriktirdiğim sözcüklerin bir öyküye veya romana dönüşmesine karar verdiğimde, metnin başlangıcını ve sonunu genellikle belirlemiş oluyorum. Birincil karakterlerin başat özelliklerini de öyle. Diyebilirim ki, bunlar benim ufuk çizgilerimi oluşturuyor. Peki, zamanın ters mi düz mü yoksa kıvrımlı mı akacağı, yan karakterlerin hangi özellikleri taşıyacağı gibi sorunlar? İşte geriye kalan her şey, bazen çöl gibi görünür gözüme, bazen deniz. Hangi atmosferin uygun olduğu, metinde ilerledikçe ortaya çıkar. Sanırım benim gibi yazarlara heyecan veren de işte bu köşeli belirsizliktir.

 

Yazdığınız bir metnin sonunu getirememe korkusu yaşadınız mı?

 

Böyle bir korkuyu, yazdığım ilk yıllarda taşıdığımı söyleyebilirim. Sanırım bunun en önemli nedeni, ilham perisine fazlaca bel bağlamaktı. Ama sonraları metne bodoslama dalmanın yolu yitirmek anlamına geldiğini fark ettim ve öykünün, romanın sonunu belirlemeden o yola koyulmamaya karar verdim. Eğer bir son öngöremiyorsam da, anlatacaklarımı sonra yeniden ele almak üzere bir kenara bırakmanın en iyisi olduğunu gördüm.

 

 

Bir gece yarısı ya da sabah karanlığında bir öykünün veya romanın son cümlesine son noktayı koyduğunuz anın mutluluğunu tarif eder misiniz?

 

Doğrusu, bunu ben de çok merak ediyorum. Diyebilirim ki, tüm anlamlarıyla düşündüğümde bir metni bitirmenin duygusuna hemen hiç sahip olamadım. Çünkü benim için hayatta son yoktur. Bu, ürettiklerim açısından da geçerli. Bugün yayımlanma aşamasına geldiğine inandığım bir öyküyü, romanı bundan birkaç ay sonra okuduğumda ona mutlaka bir şeyler eklemek isteyeceğimi biliyorum. Veya ondaki bir virgülü çıkarmak, bir kelimeyi değiştirmek… Neden böyle olduğuna gelirsek, bu bir yanıyla benim hayata, edebiyata bakışımın değişmesiyle ilgilidir, bir yanıyla da metinle aramdaki ilişkinin başkalaşmasıyla.

 

Kitaplarınızda okuyucularınıza çözmeleri için şifreler, ipuçları veriyor musunuz?

 

Metinlerimi oluştururken böyle özel bir amaç taşımıyorum. Bunun yerine yoğunluk veya çok anlamlılık oluşturmayı önemsiyorum. Özellikle öykülerimde kullandığım metaforlar, imgeler buna karşılık geliyor.

 

Aslında benim ipucu vermemden çok okurların bana sundukları daha ilginç olabilir. Örneğin, öykülerimden birinin “Güzel şiir” diyerek sosyal medyada paylaşıldığını gördüm. Geçenlerde de Külleri’ni okumuş bir okurum, romanın geçtiği ülke olan Jilmaya’nın Özbekçe’de gülümsemek anlamına geldiğini söyleyip, buradan hareketle ironi yapıp yapmadığımı sordu. Belki de iyi okurların metinlere yüklediği farklı anlamlar, yazara çözmesi gereken ipuçları veriyordur. Kim bilir…

 

 

Sizce bir yazar yaşantısındaki yıkıntıları yazı yoluyla tamir edebilir mi?

 

Gündüz kâbuslarından kurtulmak, insanın yazmayla kurduğu ilişkinin başlangıcında yatan temel amaçlardan biridir. Ben şimdiye dek bunu başarana rastlamadım. Eğer böyle biri varsa, yaralarına ilişkin yazdıklarını ya kimseyle paylaşmıyordur ya da kendine hiç sansür uygulamıyordur. Ne olsa insanlık durumu olarak beğenilme arzusu veya ayıplanma kaygısı otosansürü çağıracak, böylece yazının sağaltıcı etkisinin sınırlı kalmasına yol açacaktır.

 

 

Sıcacık sohbet için çok teşekkür ediyorum.

 

Ben teşekkür ediyorum.

 

 

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik