Reklam
Reklam
istanbul escort
istanbul escort

Hatice Gülensoy "Bir resim yapanı yönlendirmek için, yönlendirecek kişinin resimdeki bütün akımları, teknik ve tarzları çok çok iyi bilmesi lazımdır."

Hatice Gülensoy ile yaptığım keyifli ve güzel söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

 Hatice Gülensoy
Bu içerik 112 kez okundu.
Reklam

                    

 

 

 

Söyleşi: Onur SANCAK                                            

 

 

 

 

Biraz resimle tanışma hikâyenizden konuşalım mı?

Onur bey, benim resimle tanışma hikâyemi anlatmak gerekirse, şöyle dersem daha doğru olur herhalde. Ben dünyaya geldiğimde zaten resimle tanışmış olarak doğmuşum. Çünkü babam ressamdı. Benim sanat ile ilgili bütün yeteneklerim genlerden gelen bir şey. Çocukluğumdan itibaren, eğitim hayatımda, bu yeteneklerimi fark eden öğretmenlerim beni desteklediler. Hep anlatıp dururum, İlkokul ikinci sınıftan sonra beni okutan Huban adlı öğretmenimin bende çok hakkı vardır. Öğretim yılı başında okula gittiğimde, beni öğretmenler odasına çağırdılar, gittim. Odaya girdiğimde 3. sınıfı okutacak iki öğretmen ve birkaç öğrenci vardı. Öğretmenler kendi aralarında konuşup bize bakıyorlardı. Adını sonradan öğrendiğim Huban öğretmen de arada sırada bana bakıp gülümsüyordu. ben de merakla hem etrafı inceliyor hem de konuşmaları dinlemeye çalışıyordum. derken, Huban hanım birden oturduğu yerden uzanıp elimi tuttu, “Bu kız benim!” deyip yanına çekti. O gün ondan çok etkilenmiş hem de biraz korkmuştum. Diğer öğretmenlerden hem genç hem de çok güzel bir kadındı. Korkmuştum dedim de sonradan onu çok sevdim. Bendeki bütün yeteneklerimi ortaya çıkaran ve kendime olan güveni kazanmamı sağlayan da odur.

     

Hangi okullarda okudunuz?

Hangi okullarda mı… Bakalım, hatırladığım kadarıyla anlatayım. İlkokulu doğduğum Uşak’ta Gazi Kemal İlkokulunda, ortaokulu Uşak Lisesi’nin ortaokulunda 3.sınıfın birkaç ayını, okudum. Tuncer Gülensoy da lise bölümünde okuyordu; o bizim ağabeyimizdi. Sonra, o yılın ilkbaharında babam Ankara Şeker Fabrikası’na tayin oldu. Tabii ben de eğitimime Ankara’da Küçükesat’taki Bayraktar Ortaokulu’nda devam ettim ve mezun oldum. Artık Ankara’da kaldık sanıyorsunuz değil mi, hayır babam yine o yılın sonbaharında Malatya Şeker Fabrikasına tayin oldu. Nedendir bilmiyorum beni Malatya Ticaret Lisesi’ne yazdırdılar (1 yıl), ertesi yıl da Turan Emeksiz Lisesi’ne kaydoldum orada da (5) ay okuyabildim. Babam o yıl, senenin ortasında tekrar Şeker Fabrikasının kuruluşu için Ankara’ya tayin oldu. Ben de, eğitim senesinin ortasında Ankara Kız Lisesi’ne kaydoldum. Orada da sadece 5-6 ay okuyabildim. Çünkü Üniversiteyi Edebiyat Fakültesi, “Türkoloji” bölümünde okuyan Tuncer bey, ansızın İstanbul’dan geldi ve hesapta hiç olmayan bir şey yaptık, evlenip yeni bir yuva kurmak durumunda kaldık. Onun içindir ki liseyi 1999- 2000 li yıllarda dışardan (2 yıl içinde) bitirdim. Sonra da, iki oğluma: “Hiç kusura bakmayın, başta babanız olmak üzere hepinizi okuttum, evlendirdim; şimdi sıra bende!” deyip, kursa falan gitmeden, 2002 yılında Üniversite imtihanına girdim.Oldukça da yüksek bir puan almıştım…. Tabii sonra 3 aşamalı yetenek sınavından da geçip 2002 – 2003 öğretim yılında, Kayseri-Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’ne girdim. Çok güzel hatıralarla, 2006 öğretim yılında, “bölüm 3.lüğü” ile mezun oldum. Dönem arkadaşlarımla beraber, hem eğlendik hem de çok iyi çalıştık.

Okullardan bahsedince, okul günlerim aklıma geldi. Uşak Lisesi’nin orta kısmında iken bir gün, teneffüste bahçede oturuyordum. Lise Eryaman escort bölümünden birkaç öğrenci yanıma gelip, onlara birkaç tane resim yapmamı rica etmişlerdi; ben de yapmıştım. Aradan kaç gün geçti, şimdi hatırlamıyorum, bir sabah, resim öğretmenim Sabahat hanım dersi olmadığı halde bizim sınıfa girdi; biraz öfkeli ve üzgün görünüyordu. Doğru gelip oturduğum sıranın önünde durdu, elindeki kâğıtları hızla benim önüme attı:

- “Bunlar ne Hatice?” dedi, sinirli sinirli. Şaşırdım kaldım. Önüme attığı şeylere baktım, lisedeki öğrencilere yaptığım resimlerdi. Daha şaşkınlığım geçmeden, öğretmenim:

- “Onlar kadar sen de suçlusun!” dedi; “Bir daha görürsem sen de ceza alırsın!” diyerek, çıkıp gitti. Sonradan öğrendim… Sevgili öğretmenim o resimleri görür görmez benim yaptığımı anlamış, hem onlara kızmış hem de bana. Halâ düşünürüm, o resimleri benim yaptığımı nasıl anlamıştı? Hâlbuki yaptığım o resimler bahçede alel-acele yaptığım çiziktirmelerdi. “Siz üstünden geçip, renklerini kuvvetlendirin.” demiştim. Gördüğüm kadar onlar da dediklerimi yapmışlardı da….

O günden hatırladığım Ankara escort şey sevgili öğretmenimi üzdüğümden dolayı ben de hem üzülmüş hem de çok utanmıştım.Uzun bir süre yüzüne bakamadım.

Biliyor musunuz, aslında bu resim yapmak Kızılay escort yüzünden çekmediğim kalmadı.Çoğu zaman babamdan da azar işitirdim.

Neden, o da resim yapıyor? Size neden kızıyordu?                                         

Hayır,  resim yaptığım için kızmıyordu; şimdi hatırladım. Bir son bahardı; bilirsiniz sonbaharda bazı bitkilerin yaprakları çok güzel renklere bürünür. İlkbahar gibi, son bahar da çok güzel renklerle donanır. Sanırım ortaokul birinci sınıfta idim, her zamanki gibi yine yapraklar rengârenk olmuş, ağaçların dallarından düşen yapraklar rüzgârda savrulmaya başlamıştı. Uşak şeker Fabrikası’nın lojmanlarında otururken, zaman zaman, geç kaldığım için okul servisinin arkasından koştuğum o Çınarlı yol yapraklarla dolmuştu. O yaprakların arasında koşmayı çok severdim… Bazı insanlar son baharı hüzünlü bulur, pek sevmezler; oysa ben son baharı, doğanın yeniden diriliş için kendini hazırlaması olarak görürüm. İşte o günlerden bir gün, resim öğretmenimizin verdiği ödev için sonbahar yapraklarını toplayıp, sulu boya ile resmini yapmıştım. Ertesi gün de komşumuz olan sınıf arkadaşım için aynı resmi yapıyordum. Masanın üstünde bir grup yaprak ve bir önceki gün kendim için yaptığım resim vardı. Resim yaparken o kadar dalmışım ki babamın geldiğini duymamışım bile.. Sesini duyunca, irkildim… Babam yüksek sesle:

   – “Ne yapıyorsun, yine mi resim yapıyorsun!” diyerek ben daha ne olduğunu anlayamadan bir önceki gün yaptığım resmimin üstüne elini attı… Sanki resmin üzerinden bir şey almak ister gibi avucunu açıp kapatıyordu. O hırsla, birkaç hamle daha yaptı; ben korku ile ona bakarken, birden durdu. Şaşkın, şaşkın bir elindeki kırışan resme, bir resim kağıdı üzerinde duran yapraklara baktı, o avuçlamaya çalıştığı yapraklar eline gelmemişti ama yaptığım resim kırış kırış olmuştu tabii. Sonra özür diler gibi:  

- “Şey, bilmiyordum!” diyerek buruşan resmin kırışıklarını düzeltmeye çalıştı. Ama bir taraftan da:

- “Her gün de resim mi yapılır?” diye de azarlamaya devam etti tabii. Açık açık pişman olduğunu söylemedi ama ben hareketlerinden çok pişman olduğunu anlamıştım.

Babam, Uşak Şeker Fabrikası’nda teknik ressam olarak çalışıyordu. O tezyini resim,  karakalem portre, yağlı boya, sulu boya, hatta şiir, tiyatro gibi sanatın diğer dallarında da oldukça başarılı idi. Her sene, yılbaşı balosu için sinema salonunun dekorunu hep babam yapardı. Bir yılbaşı gecesi, babamın yaptığı, İstanbul’un Fethini anlatan yağlı boya tablosu, açık arttırma ile satılmıştı. O tablonun geliri ve Şeker Fabrikası idaresinin yardımı ile lojman lokantasının bahçesinde, işçilerin 40 çocuğu sünnet olmuştu. O kırk çocuğun içinde benden 3 yaş küçük kardeşim Namık Kemal de vardı.

Yılbaşı gecesi dedim de, şimdi bir anımı daha hatırladım. Aslında, Tuncer Bey ile birlikte yaşadığımız acı ile mutluluk karışık, buruk bir anıdır bu; pek hatırlamak istemem de, yine de size anlatayım. Dediğim gibi, Ankara’ya, Etimesgut’taki lojmanlara taşınmıştık. O yıl da babam 1963 yılbaşı balosu için sinema salonunu çok güzel süslemişti. O yüzden, bizim düğünümüzün de ayın 26’sında lokantada yapılmasına karar verilmişti. Bizim düğünümüz mecburen yapılmıştı da, maalesef, yeni yıl balosu iptal edilmişti. Belki bilirsiniz ben asla unutamam; Hıristiyan dünyasının kutladığı 24 Aralığı 25 Aralığa bağlayan o kutsal gecede sabahlara kadar Kıbrıs Rumları, gözleri dönmüş bir şekilde genç, ihtiyar, çoluk-çocuk demeden katliam yapmışlardı. Bizler daha sonra bir İngiliz gazetecinin çektiği o korkunç banyo katliamının resimlerini görüp kahrolmuştuk. Aradan yıllar geçti ama, hala kalbimizdeki yaralarımız taze.

Peki, başka hatıralarınız yok mu?

Var tabi,yaptığım resimlerle ilgili çok hatıralarım var da, şimdi çoğunu hatırlamıyorum. Ama gayet iyi hatırladığım bir şey varsa oda çeşitli yaramazlıklar dışında, her fırsatta, elime geçen kalem, boya, kömür, ne bulursam her yere defterlerime, kitaplarıma resimler çiziyordum. Hatta Uşak Şeker Fabrikası’nda lojmandaki apartmanın girişinden başlayıp oturduğumuz 2. kattaki evimizin kapısına kadar duvarları, yaptığım resimlerle süslüyordum. Hemen hemen her hafta pide yaptırmak için lojmanın fırınına, annemin hazırladığı peynirli iç götürürdüm. Pidenin pişmesini beklerken boş durur muyum hiç, oralarda bulduğum odun kömürleriyle yaptığım resimlerden fırının duvarları da nasibini alırdı tabii.

Peki, hiç kızan olmuyor muydu?

Olmaz olur mu hiç, hem de nasıl! Hem kızıyorlar, hem de babama şikâyet ediyorlardı. O şikayetlerin sonucunda babamdan çok  azar işittim.

Artık çizmekten vaz geçmişsinizdir her halde

  Yoo… Biraz zaman geçince, ben tekrar başlıyordum. Artık öyle bir zaman oldu ki tekrar tekrar boyanan o apartman duvarı da fırın duvarı da artık (badana) boyanmaz olmuştu. Tabii resimler de zamanla biraz daha arttı…  Çiçekler, saç modelleri, deniz   kızları, Atatürk, balerinler..

       Bir gün, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden sanatçılar babamın lojman câmisine yaptığı tezyini resimleri, camlardaki vitrayları ve mihraptaki döner sütunları görmeye gelmişler. Babam Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk şeker fabrikalarından biri olan Uşak Şeker Fabrikası’nın çiftliğini, lojmanını, camiini gezdirirken o meşhur fırın duvarını da görmüşler  tabii…. Sanatçılar sorular sormaya başlayınca  babam da utana sıkıla:

    -“Onlar benim kızımın marifetleri… Ne  yaptıysak vaz geçiremedik yaramazı. Oturduğumuz apartman duvarları da böyle!” demiş.. Sanatçılar, daha yeni ortaokula başladığımı öğrenince de beni hemen okullarına (İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne) kayıt edebileceklerini söylemişler. Hattâ ısrar etmişler. Babam razı olmamış… Daha sonra bir gün bundan bahsettiğinde: “Sen liseyi bitir, ben seni İstanbul’a göndereceğim, söz!” demişti.  Evet, söz vermişti sevgili babam, söz vermişti de maalesef bu sözünü tutamamıştı. Ondan kaynaklanmasa da epey üzülmüştü. Ben o zaman babamın bana ne demek istediğini, neye söz verdiğini, pek farkında bile değildim zaten… Farkında olsam ne olurdu ki…  Kiminin inandığı, kiminin inanmadığı o kader denilen şey planını çoktan yapmıştı bile.  O kaderin bizim için ne   planlar yaptığını nerden bilebilirdik ki.  

Resim  pahalı bir sanat.  Gönül verenler ne yapmalı?   

Aslında bana göre hiç de öyle değil. Hele,  gönül verince hiç değil.  Zamanlarına damga vuran büyük sanatçıların çoğu büyük eserlerini yokluk içinde yapmışlar.

       O sanatçılar, yaşadıkları zamanlarda tuallerini, boyalarını, fırçalarını bile kendileri yapıyorlardı. Van Dyck kahverengisi, Van Gogh sarısı, Klein Mavisi gibi renkler sanatçıların kendilerinin yaptığı renklerden bazılarıdır. Avrupa’da ve dünyada tanınan Azerbaycanlı sanatçı rahmetli İbrahim Sâfî hocamız, sohbetimizin birinde bizim fırlatıp attığımız gazetelerin, mukavva ayakkabı mukavvalarının üzerine, bez ayakkabıları boyadığımız üstübej boya sürerek nasıl tualler yaptığını anlatmıştı. Benim 1971 yılında yaptığım “Anne” adlı tablomu, eşimin, çadır bezine boncuk tutkal ile üstübej karışımını sürerek hazırladığı tual üzerine yapmıştım.

Ben çöp adam bile çizemem diyen biri, çalışarak güzel resim yapabilir mi?                                         

Neden olmasın… Bence resim sadece, desen + renk + peyzajdan oluşan şeyler değildir. Bir Kandinsky’i bir Klein’i düşünün… Bir renk cümbüşüdür onların tabloları.  Suluboya ve karakalemlerle gönüllerince yapılan çok güzel resimleri var. Bence resim kurallar zinciri değil, içten gelen bir coşku, genlerden gelen bir aşktır. Ve, evet herkes istedikleri tarzda resim yapabilir. Çöp adam yapamasalar bile renkleri yan yana, üst üste gönüllerince bir şeyler çiziktirseler de yaptıkları, meydana gelen şey resim olur. Hata içlerinden geldiği gibi tek renklerle, renkleri yan yana boyadıkları tuvaller de resim olabilir. Sanatın öyküsü, tarihin başlangıcından günümüze kadar önceleri mağara ve taşlara çizilen şekiller, resimler sonra zaman içinde gelişen resim sanatı ile birlikte bütün sanat dallarının da geliştiğini bunun örneklerini görebilirsiniz.                                                                                                                         

Resim eğitiminde yönlendirmek gerekir mi?                                                                               

Yönlendirmek mi? Bir resim yapanı yönlendirmek için, yönlendirecek kişinin resimdeki bütün akımları, teknik ve tarzları çok çok iyi bilmesi lazımdır. Her şeyden önce resim yapanı, ilk aşamalarda (yağlı boya,  sulu boya, guvaj, kuru boya, pastel ve karakalem teknikleri) ile ilk resim denemeleri yaptırılır. Daha sonra, resmi yapan kişiyi tamamen serbest bırakmak gerekir. Bir müddet sonra yaptığı resimler incelendiğinde yönlendirme yapılabilir. Yine de,  resim yapanı özgür bırakmak doğru olur. Yalnız, yönlendirmeler ile sanatçı yapılamaz, sadece bir eğitici yapılabilir. Sanatçı genlerinden gelen bir yetenek ve seçimlerle kendi tarzını kendisi bulur.                             

Sergilerinizden konuşalım biraz.                                                                                                

Ben pek fazla sergi açmıyorum. Resimlerimi satmıyorum, satamıyorum… Çünkü onlardan ayrılamıyorum. Aile içinde, duvarlarımızı süslemesini istiyorum.       

        Mezuniyetimden birkaç gün önce, Erciyes Üniversitesi Sabancı Kültür Merkezinde  son açtığım sergide, yaptığım çalışmalarımı üniversite öncesi ve sonrası diye ayırark düzenlemiştim. Ertesi gün bir toplantı içine Erciyes Üniversitesi’ne gelen Türkiye’deki Güzel Sanatlar Fakültelerinin dekanları, sergimde daha çok üniversiteden önce yaptığım çalışmalarımı beğenmişlerdi. Ben zaten seneler önce çocuklar için yaptığım resimli kitaplarla Türk Kültürüne hizmet etmeyi tercih ettim.

Çocuk Kitapları mı?

Evet, Türk çocukları için Nasrettin Hoca, Keloğlan, Nevruz, Dede Korkut Hikâyelerini, sahada derleyip hikâyelerini yazdığım ve resimlediğim, Anadolu Efsânelerini resimliyorum. Resimliyorum dedim de önceleri her sferinde 20.000 adet basılan kitaplar, yeni yönetimde “basılmaya uygun bulunmadı”. Zavallı Nasrettin Hoca da Keloğlan da hatta Keloğlanın orjinalini de kaybettiler. Senelerce göz nuru döküp 66 sayfasını yağlıboya tekniği ile suluboya resimlediğim  Dede Korkut Hikayelerinden BOĞAÇ HAN’ı ,“Türk Soy” Başkanlığı “basalım” demişti ama 3 yıldır hiç bir ses yok… T.C. Millî Eğitim Bakanlığı da “Munzur Efsanesi”ni yeniden basacaklarını söylemişlerdi, belgeleri imzaladık; 3 yıldır da onlardan bir ses yok maalesef …                                                 

 

Birgün resim yapmazsanız ne hissedersiniz?                                                                                                                                                                                           Her gün, resim yapacağım bir şeyler yazacağın diye uyanan bir sanatçı ne hisseder sizce! Resim yapamıyorsam, demek ki ben yok olmuşumdur artık.

Resim, çok emek isteyen bir sanat dalı. Daha çok ilgi uyandırmak için farklı olmak gerekir. Sizi diğer sanatçılardan farklı kılan, başarımın sırrı dediğiniz şey nedir?

Başarılı mıyım, başarısız mıyım, orasını bilemem… Farklı olmak dediğiniz şey ise hiç aklıma gelmeyen bir şey. Ben tercihimi sadece “Türk Kültürü - Çocuk Edebiyatı ile ilgilenmeye ve elimden geldiğince vatan borcumu ödemeye çalışıyorum. Açmak gerekirse, Tanrı’m bana bir yetenek vermiş. Bu yeteneğimi, Türk çocuklarına kendi kültür,  gelenek,  göreneklerimizi, dil ve tarih ve değerlerimizi tanıtmaya yönelik çalışmalar yapmayı tercih ediyorum. Türkiye’de Çocuk Edebiyatı alanında bazı boşluklar görüyorum; siz de mutlaka görüyorsunuzdur. Ben çocuklarımız, torunlarımız için çok endişeleniyorum. Neden derseniz, çocuk kitapları, televizyon çocuk yayınları, daha çok yabancı kültürlerin egemenliği altında. Yabancıların (Tom Miks, Teksas, Zagor…vb.) bilinen bir iki gerçek ya da gerçek dışı kahramanların maceralarını tekrar tekrar çizgi romanlar, çizgi filimler, sinema filmleri yapıp tüm dünyaya izletiyorlar. Bizim Ergenekon, Oğuz Kağan, Dede Korkut, Bozkurt gibi binlerce destan ve efsanemiz var. Yüzlerce gerçek kahramanlarımız,  efsanelerimiz, hikâyelerimiz, masallarımız var. Neden bizim renkli resimlerle yapılmış yayınlarımız bu kadar az? Bizim devletimiz de bizim sanatçılarımız da bu konular üzerinde önemle

durması gerek. Sinema filmleri, çizgi roman, çizgi filimler yapmalıyız.

Aslında, bunu bir devlet politikası yapmalıyız. Ben bu konuları her fırsatta dile getiriyorum.

Etkilendiğiniz ve örnek aldığınız ressamlar var mı?

Örnek aldığım sanatçı derken düşünüyorum da… Çocukluğumdan beri kendi kendime,  bir şeyler çizdim durdum, kendimi geliştirmeye çalıştım, ama kimseye benzemeye çalışmadım. Evet, çok sevdiğim, çizgilerine, renklerine hayran olduğum o kadar çok ressam var ki. Kandinsky mi desem, Mikelanjelo mu, hangisini söylesem bilmem.  

Eğitim mi yetenek mi sizce?

Bu soruları hep sorarlar… Bence resim yapmak konusundan bahsediyorsanız, kişinin içinden geliyorsa resim yapmak, bırakın istediği gibi yapsın… Zaten yeteneği varsa bilinir.. Yukarda da anlattığım gibi yeteneğine göre kolaylıklar, yollar göstererek eğitimine yardımcı olunabilir. Aslında resim eğitiminde yetenek öncelik taşır. Yetenek, içten gelen bir duygudur, histir... Zorlama ile ne müzik âleti çalınır ne de fırça ile tuval boyanabilir! Yukarda dediğim gibi eğitim ile sanatın ne olduğunu, tarihçesini o sanatın kolay tatbik etme yollarını yani yeni bir eğitmen yetiştirirsiniz, tabii sanatçıya da bazı kolaylıklar, yeni yollar öğretebilirsiniz. Fakat sanatçı yaratamazsınız. 

Yapılan her resmin bir mesajı olmalı mı sizce?

Aslında, sanatçılar her ne yaparlarsa yapsınlar ister istemez duygu ve düşüncelerini, yaptıkları eserlere yansıtırlar.  Bir çiçek bile olsa. Sanatçılar duygularını, inançlarını yaşadıkları ülkelerin gerçeklerini eserlerine yansıtmışlardır. Kısaca bir Pablo Picasso’nun, Guernica, Goya’nın 3 Mayıs gibi tablolarını söyleyebilirim. Ben, kendi açımdan, Tanrı’nın bana verdiği yeteneklerimi, kendi Türk kültürümüzü yansıtmak için kullanmayı boynumun borcu olarak görüyorum. Aslında benim senelerdir yaptıklarım veya yapmaya çalıştıklarıma çocukluğumdan beri millî kültürüme ve çocuklara olan sevgim yön verdi diyebilirim.

Biraz da projelerinizden bahsedelim.

Dediğim gibi, ben çocukluğumdan beri babamdan, büyüklerimden, öğretmenlerimden duyduğum,  kitaplardan okuyup öğrendiğim Türk Milî Kültürümüzü yazıp resimliyorum. Sorumlu olduğum vatanıma borcumu ödemiş olmaktan mutlu oluyorum. Renkli ilk kitabım: “Nasrettin Hoca: Kabak ve Ceviz” hikâyesi idi.  Dede Korkut’un “Boğaç Han” hikâyesini de bitirdim.  66 sayfa her sayfası konuya göre renkli resimli ve desenli... Basılması için bekliyorum. Maalesef Millî Eğitim daha önce 5 kez 20 şer bin bastığı Munzur Efsanesi, Buyur Baba Efsanesi, Elti Hatun Hatun Efsanesi ve tekrar basılmak üzere istedikleri halde basmadılar… Bu kitapların ilk baskılarını yapan Kültür Bakanlığı’nın Nasrettin Hoca ve Kel Oğlan Hikayeleri adlı resimli kitaplarımı, sonrada,  (basmaya uygun bulmadılar). Bir de “Kel Oğlan Hikâyeleri: Hiç” adlı, yıllarca göz nuru dökerek çizdiğim, resimli eserimin orjinalini kaybettiler.

          Projelere gelince… Hangisinden başlasam bilemiyorum. Önce yarım kalmış olan Anadolu Efsânelerini, Yunus Emre’yi (resimli hayatı), Atsız’ın Bozkurtlar’ını (resimlemek) istiyorum. Tabiî, bu arada oğlum Bahadırhan Aybars’a söz verdiğim eşi Şeyda ile birlikte “Tanrı Dağları’nın önünde şaha kalkmış boz at üzerindeki tablosu” nu bitireceğim. Eğer Ulu Tanrım ömür verirse, Nasrettin Hoca, Keloğlan hikâyelerini ve bazı tarihî romanlarımızın da çizgi romanlarını yapmak istiyorum.

      

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik