Reklam
Reklam
istanbul escort

Kenan Taban ‘İnsan hayatı aşka giydirir. O tamamsa her şeyden vazgeçer.’

Genç yazar Kenan Taban ile yeni yıla özel güzel bir röportaj yaptık. Bu yeni yıl özel röportajımızı haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Kenan Taban ‘İnsan hayatı aşka giydirir. O tamamsa her şeyden vazgeçer.’
Bu içerik 1403 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

Kendi sözcükleriyle Kenan Taban’dan konuşmak isterim. Biraz anlatır mısınız?

 İçine doğduğu dünyada herkesin sorgusuz, sualsizce koşuşturmalarının arasında kendini var gücüyle geriye çekmiş; herkes başkalarının koyduğu hedeflere başkalarının öğrettiği şekilde büyük bir hırsla, nefes nefese koşarken viteslerini istemsizce ve belki de çaresizce boşa almış, her gördüğüyle bakışlarını bilemiş; tüm kavgası eylemsizliğinde, tüm haykırışları sessizliğinde saklı öylesine biridir diyebilirim.

Genç bir yazarsınız. Genç olmanıza rağmen üç kitap yazdınız. Ben biraz yazma sürecinizden konuşmak istiyorum.

 Küçüklüğümden beri hep çevremdekilerden farklı oldum ve bu durumu ben hep olması gerektiği gibi algılar ve olağan karşılarken bu farklılaştırmayı ise hep çevremdekiler yapardı. Onlara göre farklı bir insan, farklı bir çocuk, farklı bir erkek, farklı bir öğrenci… Olmamın yanı sıra farklı da bir inanandım. Kimi zaman kalbimi büyüttüler, farklı boyutlarda görür oldular beni, kimi zamansa o kadar çok yadırgadılar ki o kalıptan o kalıba sığdırdılar tüm sıradanlıklarımı. Oysa ben nedense hala da farklı olanın ben değil de onlar olduğuna inanıyorum. Çünkü birçok insan gözü kapalı büründüğü gerçeklerle ve düşünmeksizin, yargılamaksızın yaşadığı hayat biçimiyle ne yazık ki hayatın özünden uzaklaşmaktadır. Kendisini olağandan soyutlayan bir toplumun olağan bir insanla karşılaştığında o insanı yadırgaması, ötekileştirmesi ve hatta dışlaması da günümüz toplumunda ne yazık ki kaçınılmazdır.

 Yazma kabiliyetimi ilk olarak 7 yaşımda fark ettim diyebilirim. O zamanlar ablam sürekli günlük tutardı. Ne yazdığını ve niçin yazdığını o zamanlar pek anlamazdım. Bir gün merakıma kapılıp ablamın eski günlüklerinden birini açıp daha yeni öğrendiğim okuma yazmamla okumaya çalıştım. Pek bir şey anlayamasam da her sayfanın başında geçen “sevgili günlük” ibaresini hiç unutmamak üzerek aklıma kazımıştım. Çokça düşünmemin ardından “Sevgili günlük” ibaresinden “sevgiyle umutla beslediğim her günümü kendisine anlattığım ey vefalı, sır tutan, dert dinleyen, teselli edici sevgili, arkadaş, yoldaş…” anlamını çıkarmıştım ve benim de artık böylesine bir dostum olmalı diyerek yazmaya; daha doğrusu anlatmaya başlamıştım. O günden sonra da her var oluşun bir amacı olduğunun idrakine vararak her şeyde bir sebep aramaya ve hayatı sorgulayarak yaşamaya başladım. Bu oluşum zamanla harmanlandıktan sonra dizelere döktüğüm gerçeklerimle, en saf duygularımla 8 yaşımda şiir yazmaya başladım.

 İnsan, hayatında her şeyin başında her şeye tamamıyla Fransız’dır. Her şeyi en yalın şekilde görebildiği, bir şeylerin önemini tam olarak tayin edemediği o zamanlarda ise bir kere bir tercih yapar ve artık çocukluğunun tüm emanetlerini kucaklayan ve içinde hep derinlerde bir yerde saklanan çocuk benliğini o şekilde besler ve büyütür. Ben de işte böyle bir büyük tercihte bulunduktan sonra yaşam sürdüğü hayatı her an gözlemleyen, sezinleyen biri oluverdim.

 Günlük, şiire; şiir, hikâyelere… Masallara, makalelere bıraktı yerini. En nihayetinde ise romanlarda yeni baştan hep yeni yaşlar almaya başladım. Zamanla hayatımdaki insanlar, mekânlar değiştikçe de farklı kültürler, yaşam tercihleri arasında kala kala her şeyin dengesini sağlama çabam bir anda hayatımın merkezine oturdu.

 Zamanın en çok farkında olan insan, zamanın çarkında oradan oraya sürüklenmek yerine o çarkın bir dişlisine sıkı sıkıya tutunup zamanın sessizliğiyle bilene bilene duyduğu her sızıya katlanandır.

 Kalemimi gerçek anlamda elime ilk aldığında ve ciddi anlamda edebiyata dair bir şeyler yazmaya başladığımda, 11 yaşındaydım. Denemeler, kompozisyonlar, hikâyeler, masallar ve makaleler yazmamın ardından ben de zamanın öylesine bir dişlisine tutunduğumu fark ettiğimde ise 15-16 yaşlarındaydım ve ilk kitabımı yazdım. Hemencecik biten güne, sebepsizce boş geçirilen anlara, her gün aynı şeyleri yapmamıza bir anlam veremezdim. Takardım tüm bu sıradanlıkların saçmalıklarına. Bu yüzden avunma yollarına, oyunlara hep uzak kalmakla geçti çocukluğum.  Tabi çok sonralarda da avunmanın da bendeki anlamı çok derinleşti, daha farklı anlamlarını keşfeder oldum bu oyunların.

 Günlüklerimde kendimi anlatmayı bir kenara bırakıp kısacık ömrümde daha çok şey yaşamayı arzular olduğumda ise; hikâyelerimdeki binlerce benleri; karakterleri anlatmaya başladım. Bu yüzden de günlüklerimde de uzun bir süre başkalarının; bir başka benlerin günleri yer aldı. Yani kısaca; anlam veremediğim şeylere bu sefer de içimdeki bu kalemle dışımdakilerinin içini anlatma tutkum katılmıştı.

Biraz da kitaplarınızdan konuşmak istiyorum.

 İlk kitabım, önceden yazdığım “Tınlamalar” adlı bir hikâyemi genişletip romana çevirmekle ve çocuk başıma telefona sarılıp bir yayıneviyle anlaşmakla 2013’te gün yüzüne çıktı. Psikolojik roman tarzında olan 1+3 Gecede’nin 2013’te basılmasıyla yazarlık kariyerime başladım. Romanımda; her insanın bir vazgeçilmezi olduğuna değinerek, başkarakter olan Kasım’ın ve Kasım’ın vazgeçilmezi olan takıntıları üzerinden okuyucunun var saydığının ne denli var, yok saydığının ne denli yok, bilinmez saydığının ne sebeple bilinemediğinin yoklanmasını sağlayarak felsefi dokunuşlarla okuyucuyu olabildiğince düşündürmeyi ve kendisiyle yüzleştirmeyi amaçlamıştım. Bir gecede bir insanın ne kadar değişebileceğini en ufak bir farklılık dahi gözünden kaçmayan, kasılıp duran Kasım’ın 3 gecelik düşleri üzerinden anlatmıştım.

 İkinci kitabım Şehrazat da hemen sonraki yıl yayınlanan “Kendi Başına”lığın; yalınlığın aşk dolu ifadesi oldu. Felsefi-aşk romanım olarak tanımladığım bu kitap, 2014’te yayınlandı. Şehrazat’ı yazmamın sebebi ise her insanın zihninde yer alan sevgili profilinin yoklanmasını sağlamak ve insan yüreğindeki sevgi tomurcuğunun mahiyetiyle birlikte sevgiden, aşktan neler beklendiğini sorgulayarak okuyucuya alabildiğinin üstünde bir şeyler katmaktır. 

 Kitap; 1900’lü yıllarda Kaliforniya’nın Tulare bölgesinde başlayıp bütün dünyayı etkisi altına alan veba türevi bir hastalık olan tulareminin İsveç’in kültürel-sosyal yapısına etkide bulunduğu bir zaman içerisinde, aşk ve intikam ikilemi arasına sıkışıp kendini benlik olarak büyük bir boşlukta hisseden bir genç kızın, hayatla olan acı mücadelesini verirken, ölüm ve aşk azizi olarak bilinen ve bir aziz olmasına rağmen ölümden ve ölülerden çok korkan bir kişinin ellerinden tutmasıyla hayata büyük bir aşksal dönüşüm sonrası bağlanıp gerçek kimliğine kavuşmasını konu edinmektedir. 

 Bu özlükte dolanıp duran yolculuğun vardığı noktada ise 21 yaşındayken “O’ra” adlı otobiyografik romanımın varlığı belirdi. Onun içinse kısaca; “Yolda isen, her türlü yürürsün; ilerlemek için de geri dönmek için de…” diyebilirim.

Yeni bir şeyler yazmak için masaya oturduğunuz zaman temel ayrıntıları uzun uzadıya düşünüp taşınıp, kafanızda kurmuş, yazmaya çoktan karar vermiş misinizdir?

Hikâyenin tamamından kitabın yazarı olarak ben dahi habersizim. Sadece dile getirmek istediğim, ifade etmek istediklerimin dürtüsüdür bana her şeyi yazdıran. Tasarlama, kurgulama ise kendi yaşamımda olduğu gibi zamana aittir. Hiçbir zaman şablonlara, kurallara bağlı yazmayı tercih etmedim. Çünkü amacım hiçbir zaman hikâyesi belli bir filmin senaristi olmak olmadı.  Ayrıca zihnimi de bedenimi de programlara uyduramayacak kadar üşengecim.

Yazdığınız bir öykünün sonunu getirememe korkusu yaşadınız mı?

Evet, bu tedirginliği yaşadığım oluyor. Çünkü benim de her başlayan öykümün sonuna merakım var.

Bir yazar sabırlı olmak zorunda mı? Bazen sayısız başlangıç yapmak, bilmeden denemek ve olmazlığın tıkanmanın eşiğine ayak diremektir. Siz sabırlı mısınız?

Gözünde bir şeyleri ne olarak gördüğüyle alakalı insanın... Hayatıma eşlik eden şeylerin vaziyetine hayatımın akışının yönünce eşlik edebilirim. Bu yüzden de bir şeylere yetişip yetişememe kaygım epey gerilerdedir. Rahat olduğum konularda bu yüzden yeterince de sabırlıyım, diyebilirim.

Bir gece yarısı ya da sabah karanlığında bir öykünün ya da bir kitabın son cümlesine, son noktayı koyduğunuz anın mutluluğunu tarif eder misiniz?

Hayata karşı bütün sorumluluklarını yerine getirmişçesine rahat, huzurlu ve her an ölecekmiş gibi hüzünlü… Bu hissel, duyuşsal tokluğun hoşluğu…

Öyküyle roman arasındaki ilişki nasıldır?

Öykünün kalıplarını kırma çabasıdır roman. Şiirin büyüsünden uyanmak isteyip de öyküye yönelmek gibidir de biraz… Olması gerekenleri, olması beklenenleri gerçeğe taşıma arzusu hep ön plandadır yazan için ancak bazen öyle anlar gelir ki oldurulan şeylerin gerçekliğini de yaşama ihtiyacı duyar yazar. İşte o zaman öyküden romana geçmeyi dener.  Bu yüzden öykü biraz daha kapalı bir anlatımın ürünü olduğundan roman her daim içine aldığı öykünün her anlamda yaralarını sarma çabasında olur.

Kitaplarınızda okuyucularınıza çözmeleri için şifreler, ipuçları veriyor musunuz?

Evet, ifadede okuyucuya bıraktığım pay büyüktür. İfadede sınırlarım vardır ve o sınırları aşmaya yaklaştığımda kalemimden dökülenler istem dışı örtünmeye başlar. Çünkü ifadede de sınırsızlık çirkinleştirir her şeyi.

Bir yazar, yazarken nelere dikkat etmeli?

Yaşıyor olmanın sınırlarını yazıyor olmadaki yansımalarında ne kadar görebildiğine, yazmaya yönelirken eksiğini hissettiği şeylerin yaşarken duyduğu ihtiyaçlara yabancılaşıp yabancılaşmadığına…

Sizce bir yazar yaşantısındaki yıkıntıları yazı yoluyla tamir edebilir mi?

Gerçekten kendini tanıyorsa; asıl arayışı kendisiyse zaten yazıyor olmasının sebebi de budur.

Yaşamınızın her anını belleğinize kaydedip, Bunları yazarken mutsuz olduğunuz anları hatırlayıp acılanır mısınız?

Hüzün her daim gereklidir. Neşeye manasını veren de odur çünkü. Birebir yaşadıklarımı olduğu gibi yazarken farklı bir mahzunluğa bürünürüm. Satırlarımla en çok o zaman kucaklaşırım.

Kahramanlarınıza biçip diktiğiniz giysiler uymuyorsa yeni giysiler mi dikersiniz yoksa uydurmaya mı çalışırsınız?

Her kahramanda her şeyi yapma yetisi her daim vardır. O an kahramanın onu yapması gerekiyorsa u dönüşü yapmam.

Bir kitaba başlarken kitap bütünüyle sizin hafızanızda hazır mıdır? Yoksa kişiler ve olaylar doğal sürecinde mi gelişir?

Her konuda doğal sürece bağlılığı korurum.

Günümüz öykücülüğüne nasıl bakıyorsunuz?

Çok dallı, budaklı… Her öykücülük algısı bir eksiği doldurmak için var ve her yazan aslında bu eksiklerine bir alışveriş listesi yazar. Herkesin zamanı yerinde harcama; gelir-gider hesabını dengeli yapabilme durumu da yoktur. Buna da saygı duymak, anlayış göstermek gerek tabi…

Bir yazar kendini tekrar ederse yazmayı bırakmalı mı?

Kendini bırakmalı mı gibi bir soru bence bu. İntihar etmek de kişiye kalmış bir tercih ancak pek bir hak gibi de gelmiyor bana. Fikriyatın kalemle yol almaya başladığı bir serüvendir en nihayetinde yazmak. Alfabeyi değiştirir belki insan ama anlatmaktan hiç vazgeçmemeli.

İyi ki yazıyorum yoksa yaşıyorum diyor olmanın açığını daha başka nasıl doldurabilirdi ki insan?

Anlatmak istediğimi anlatamadım dediğiniz oluyor mu?

Bu şekilde ya da bu kadar açık anlatmasam da olur, dediğim oluyor.

Aşk bir yazarı nasıl besler?

İnsan hayatı aşka giydirir. O tamamsa her şeyden vazgeçer. Ritmi alışkanlıklara bağlı bir hayatı heyecanlı bir şekilde yaşamaya başlar. Sorular, korkular, meraklar ve boşluklar unutulur gider birer birer. Oysa aşk, kalbi tek başına doldurası; ne var ne yok… Her şeyi eritip yok edesi bir şey değil, kalptekilere karışarak insanın kimyasının koruyucusu olmalıdır. Bir yazarsa her daim sevgi dolu olursa ancak yazarlığı, insanlığının tamamlanmasında yegâne bir evre halini alır.

Yeni kitap hazırlanmıştır mutlaka. Biraz bahseder misiniz?

Zamanla olgunlaşmaya bıraktığım yeni bir kitabım var, evet. Tam bahsine de zaman var yani…

İnsan eksiğini hissettiği her şeyin varlığına inanır, desem yeter sanırım yeni kitabıma dair.

Okuyucularımıza yeni yıl için bir mesajınız var mıdır?

Her şey sende somutken varlığın gerçekte soyuttur. Gerçekten olmak içinse her şeyden soyutlanmak gerek: kendi adınla bile o kadar yabancı kalabilmelisin ki içinde kaybolduğun boşluğunda, her şeyi sıfırdan kendi lügatince var edebilesin… Zira; insanın inşası bitmek için hep, dünyasının imar planının tamamlanmasını bekler. Yılsonunun herkesin inşasının temellerini sağlamlaştırmasını temenni eder, herkese çok daha mutlu, umutlu bir yıl dilerim.

Sıcacık sohbet için çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim; sanat ve edebiyat üzerine böylesine güzel bir çabanın içerisinde olmanızdan ve bu güzel çabanız arasında, çalışmalarınızda bana da yer vermiş olduğunuzdan dolayı…

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik