Reklam
Reklam
istanbul escort

İlkay Tuna ‘Yazarın kitabın gölgesinde kalması kitabın ne kadar sevildiğinin, tanındığının işaretidir.’

İlkay Tuna ile samimi ve sıcak bir söyleşi yaptık. bu söyleşiyi haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

İlkay Tuna ‘Yazarın kitabın gölgesinde kalması kitabın ne kadar sevildiğinin, tanındığının işaretidir.’
Bu içerik 398 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

Kendi sözcükleriyle İlkay Tuna’dan konuşmak isterim. Biraz anlatır mısınız?

Kendim için söyleyebilecek neyim olabilir, düşündüm şu an… Çocuk, kadın, yazar, anne, devlet memuru, sonra emekli, benim de herkes gibi birkaç kimliğim var. Kimi kimliklerden cayan, kimi kimliklerin içindeyken en iyisi olmaya çalışan, gerektiğinde bunun mücadelesini verebilen bir bireyim. Herkes gibi, herkes kadarım.

Birazda kitaplarınızdan konuşmak istiyorum. Kitaplarınızda vermek istediğiniz her şeyi verebildiniz mi?

Yazarın neyi vermek istediğinin çok önemi yok aslında. Aynı kitapta her okur farklı bir şey bulabilir, sevebilir, sevmeyebilir de… Herkes yaşam biçimi, dünya görüşü, kişiliği, ruh hali, içinde bulunduğu an gereğince bir şeyler alır. Kitap yayımlanıp, okuyucuya ulaştığı andan itibaren artık onundur.

Okurlarınız sizi şaşırtıyor mu? Öykülerinize dair sıra dışı dönütler alıyor musunuz?

Bir tümceden çok etkilenip, ondan sayfalarca yeni anlamlar türeten okurum da oldu, dostluğa dönüşen arkadaşlıklar kurduğumuz da… Oğlumun nikâhına gelerek gözlerimi dolduran ya da bir imza gününe pastaneyi toparlayıp gelip, bana zorla yediren de… Birçok güzel, gülümseten, şaşırtıcı anım var elbette. Bunların hepsi yaşamı çekilir kılan hoşluklar.

İkinci soruya gelecek olursam; bana en sıra dışı gelen şey, aslında şiir yazdığımı iddia eden ve neden şiir yazmadığımı soran dönütlerdir. Buna sanırım hep şaşıracağım. Ben öykü yazıyorum. Şiirsel yazabilirim, ama şiir yazmayacağım. Öykünün şiire yaklaştıkça güzelleştiği görüşünü savunan, şiiri zirveye koyan anlayışa katıldığımı söyleyemem. Çünkü öykü apayrı bir türdür, karşılaştırma yapmamak gerek. Benim “şiirsel” olarak tanımlanan anlatma biçimim doğal yapım, bakışım gereğidir. Yani “şiirsel bir öykü yazayım” diye masaya oturmuyorum, bunun için uğraş vermiyorum, tamamen kendiliğinden ortaya çıkan bir şey.

Yeni bir şeyler yazmak için masaya oturduğunuz zaman temel ayrıntıları uzun uzadıya düşünüp taşınıp, kafanızda kurmuş, yazmaya çoktan karar vermiş misinizdir?

Kafamda uzun süre taşıdığım şeyler olur, ama bu bir öykünün tasarısı değildir. Etkilendiğim kimi şeyler kafamda dolaşır. Sokağa, keyifliymiş gibi boylu boyunca uzanıp, herkese “Paran var mı?” diye soran bir genç, çamlardaki kırağı, gölün sisi, Ankara’nın giderek değişen silueti, çocukluğumun kasabaları, uzun yolda gözüme ilişip geçen görüntüler, kayalar… Birçok şey kafamda fotoğraf halinde durur, sonra bir gün, bir şey olur kimileri kendi öyküsünde yerini bulur. Kimileriyse ne kadar kurgulasam da bir öyküye girmemekte ısrar edebilir. Doğru zaman geldiğinde o kendini olması gereken yere yerleştirir ve yazdırır. Yazma biçimimi mantıklı bir düzleme oturtmam olanaksız. Ben kasılmadan, zorlamadan, olağan akış içerisinde yazmayı isterim. Çünkü bu kasılmanın okuyucuya da yansıdığını düşünürüm. Yazıyla aramda daha çok gerçeküstü, hatta şizofren bir ilişki var ve benim en sevdiğim tarafı işte tam da bu. 

Yazdığınız bir öykünün sonunu getirememe korkusu yaşadınız mı?

Hayır, hiç sonunu getiremediğim ya da bundan korktuğum bir metin olmadı, ama bir sona ilerlediğini sanırken, hiç düşünmediğim başka bir sona gittiği çok oldu.

Bir yazar sabırlı olmak zorunda mı? Bazen sayısız başlangıç yapmak, bilmeden denemek ve olmazlığın tıkanmanın eşiğine ayak diremektir. Siz sabırlı mısınız?

Normalde sabırsız ve aceleci yapıya sahip bir insanım. Bu yanımı hiç sevmememe karşın sabır göstermek zorunda olduğum çok durum oldu. Bir metnin içindeyken tıkanma yaşamam, ama tümüyle tıkandığım, yazılabilecek her şeyin artık yazıldığını düşündüğüm dönemler olur. Böyle zamanlarda kaygılanmak ya da oturup zorlanmak yerine, sabırla, boş boş geçmesini beklemeyi yeğlerim. Aslında bence bu yeni birikimler zamanıdır. Bunu bilir ve beklerim. İşte sabrın en çok gerektiği anlar bu anlardır.

Bir gece yarısı ya da sabah karanlığında bir öykünün ya da bir kitabın son cümlesine, son noktayı koyduğunuz anın mutluluğunu tarif eder misiniz?

Deyim yerindeyse “sırtımdan bir yük kalkmış gibi” olurum. Derin bir nefes alıp, gülümsemek… Birkaç gün ayrı kaldığımızda kedimin boynuma sarılması, çikolata yedikten sonra duyulan haz, yaz sıcağında serin sulara dalmanın verdiği rahatlama duygusu… Tanımlamak çok zor, belki hepsinin toplamı ölçüsünde bir duygu…

Öyküyle roman arasındaki ilişki nasıldır?

Aslında bir ilişki kurmadığımı ifade etmeliyim. İkisi farklı türlerdir ve kendi içlerinde değerlendirilmeli. Öykü an’dır, roman an’lar toplamı. Başka deyişle; öykü fotoğraftır, roman film. Birbirine benzeyen ancak apayrı türlerdir.

Kitaplarınızda okuyucularınıza çözmeleri için şifreler, ipuçları veriyor musunuz?

Benim metinlerimin pek çoğu örtülü anlatılardır. Şifre ya da ipucu yoktur. Her okuyan kendi algı durumu ve ölçüsüne göre o örtüyü kaldırır, aralar ya da tümüyle olduğu gibi bırakır, öyle kabul eder.

Bir yazar, yazarken nelere dikkat etmeli?

Yazar her şeyden önce yazdığı dile saygılı olmalı. Bu saygı dili doğru kullanmaktır. Yazım kurallarını bilmek, sözcükleri doğru yazmak önemlidir. Ben yazdıktan sonra onlarca kez o metnin üzerinden geçerim. Yazım kılavuzu ve sözlükler hep elimin altındadır. Okuduğum metinlerde de buna dikkat ederim. Yazar o dili konuşan, okuyan herkese örnek olmalıdır. Bunun dışında kalan her şey kişisel seçimdir, ama bu konu olmazsa olmaz başlıca unsurdur.

Sizce bir yazar yaşantısındaki yıkıntıları yazı yoluyla tamir edebilir mi?

“Yazmak terapidir” denir, doğrudur da. İnsanın çözümsüz kaldığı konu ya da konuları yazıya dökmesi bir sağaltım aracı olabilir. Ancak yazar söz konusu olduğunda bu kadar basit olmayabilir. Yıkıntılar, düş kırıklıkları yansıyabilir, ama tamir etmek başka bir boyut bence. Yazarın okura olan sorumluluğu ve yazınsal değer kaygısı sorunlarının önünde olmalıdır. Aksi halde sadece “yazan” olunur, “yazar” değil.

Yaşamınızın her anını belleğinize kaydedip, bunları yazarken mutsuz olduğunuz anları hatırlayıp acılanır mısınız?

Her anı belleğimize istesek de kaydedemeyiz. Kabul etmeliyiz ki belleğin de bir kapasitesi var. Kayda girenler, iz bırakanlardır. Kimi metinler vardır ki, bir olay ya da olaylar zincirinden esinlenerek kurgulanmıştır ve her defasında aynı etkiyi yaratır. Kimi zaman da kurguladığınız bir durumu yazıp, yıllar sonra benzer kurguyu yaşadığınız da olur. Yaşamdır sonuçta, yaşamaktır, içinde her şeyin olabileceği hem kısa, hem de upuzun bir yol ve zaman… Her an her şey olabilir, ama aslolan metin bittikten sonra ona yabancılaşmak ve onu okura teslim edip, yenilerine başlamaktır.

Kahramanlarınıza biçip diktiğiniz giysiler uymuyorsa yeni giysiler mi dikersiniz yoksa uydurmaya mı çalışırsınız?

Onlar giysileriyle gelirler. Tuhaftır ama bende böyledir. Bir kahraman hiçbir zaman başkasına dönüşmez. Gerçek yaşamdan alınsalar bile oldukları gibidir. “Bir Avuç Düş Atsam Porsuk’a” öyküsündeki Habibe Abla gerçektir örneğin. Roman kadınıdır, serttir, küfürbazdır, şalvar giyer, sigara içer. Onu hiçbir zaman bir başkasına dönüştüremem, çünkü o gerçek haliyle mükemmel bir öykü kahramanıdır. Gerçek olmayan, tamamen kurgusal kahramanlar da mutlaka yaşamdan gelir. Birilerinin bir şeylerini giymiş, başka birinin gülüşünü,  diğerinin sesini, bir diğerinin kötülüğünü, ya da iyiliğini alıp gelmiştir zaten. Ben kahraman yaratmakla çok uğraşmam, çok zorlanmam da çünkü onlar âdeta kendilerini yaratarak gelirler. Yaşam, yaşamın içindeki her şey ve herkes, sokak o kadar zengin ki, bilinçaltımız onları bizim bile haberimiz olmadan yaratır ve onları yazılmaya hazırlar.

Bir kitaba başlarken kitap bütünüyle sizin hafızanızda hazır mıdır? Yoksa kişiler ve olaylar doğal sürecinde mi gelişir?

Temalı bir öykü kitabı için belki bu söylediğiniz olabilir. Üçüncü öykü kitabım “Ölümden Sonra” biraz böyle gelişti. Kendimde ve çevremde ölümle ve ölüm sonrası geride kalanlarla sıkça karşılaştığım bir dönemdi. Ölen değil, ölümden sonra kalanların yaşama devam etme süreci ve biçimleriyle ilgili algımın değiştiği, geliştiği zamanlardan geçiyordum. Dergilerde yayımlanan öykülerime bakınca, doğal olarak bu konuya kaydığımı gördüm ve kitap oluştu. Yine de burada tam bir plandan söz edilemez. Öykü, “kitabın bütünüyle hafızamda hazır” olamayacağı kadar geniş açılı, ne zaman, ne konuda, ne olacağı önceden bilinemeyecek bir tür bence.

Günümüz öykücülüğüne nasıl bakıyorsunuz?

“Öykü” diyoruz, çünkü ülkemizde ve Dünya’da klasik hikâye anlatımının dışında bir şeyler olmakta. Öykünün farklılığını görmek ve kabul etmek gerektiğini düşünüyorum. Kendi içinde şıklara ayrılan bir ana başlık öykü. Kısa öykü, küçürek öykü derken görsel öyküler de üretilmeye başlandı. Deneysel birçok değişik çalışmaya rastlamak olası. Örneğin, kesik çizgilerden oluşan bir çerçevenin içinde, bir yanı kertikli çizilmiş bir daire ve “Yurttaşlar Bu küçük bir bedensel engelle doğan daireyi kim teselli edecek?” tümcesinin yerleştirildiği deneysel bir çalışması var Macar öykücü Istvan Örkény’nin. Bu bir görsel öykü işte. Tek tümcelik ya da birkaç sözcükten oluşan küçürek öykü çalışmaları var. Bizden birçok yazar bu alanda yapıtlar veriyor. Bütün bu örnekler çoğaltılabilir. Deneysellik çeşitliliktir, heyecandır, hatta özgürlüktür. Her şeyde olduğu gibi ürün verdiğim türde de tek tipliliğe karşıyım, yeniliklere açığım ve benimsiyorum.

Çağ değişiyor, yaşam biçimleri değişiyor. Klasik hikâye anlayışı da buna paralel olarak değişiyor. Öyküye evrilen anlatılar giderek kısalıyor. Birkaç yıl önce “öykü öldü” diyenler, şimdilerde sessiz. Çünkü öykü ölmedi, evrim geçirerek yaşamına devam ediyor. Yine aynı şekilde öyküdeki “bireycilik”ten yakınanlar, çağımız insanının yalnızlaştığının farkına varmış olmalılar ki yavaş yavaş bu eleştirilerin sayısı azaldı, hatta neredeyse hiç kalmadı. Diğer yandan Dünya’da, ülkemizde olup biten her şeyin, kötücül gidişin herkesten önce sanatçıyı etkilemesi ve içe kapanmasına neden oluşu o kadar doğal ki… Bu içe kapanma halinin bireyciliği getirmesi, birey yalnızlığının metinlerin odağına yerleşmesi o kadar kaçınılmaz ki… Tüm bunların olumsuz görüntüsünün yanında öykü bence en parlak dönemlerinden birini yaşıyor, kemikleşmiş okur kitlesinin giderek artacağının sinyallerini veriyor. Bu da beni çok mutlu eden bir durum.

Bir yazar kendini tekrar ederse yazmayı bırakmalı mı?

Biraz ara vermeli, okumaya, yaşamı incelemeye zaman ayırmalı. Dünya’ya başka gözlerle bakmaya çalışıp, yeniden birikmeli…

Anlatmak istediğimi anlatamadım dediğiniz oluyor mu?

Anlatmak istediğimi anlatamadığım olmadı, ancak bir şey anlatırken, metnin bambaşka bir şeye doğru evrildiği çok oldu.

Herkesin yaşamı bir roman mı sizce?

Evet, olabilir. Kimi yaşamlar muhteşem, kimileri kötü bir roman.

Her kitabın bir iletisi olmak zorunda mı?

Her kitap didaktik olmak zorunda değil. Hele öykü… Öykü didaktik olursa denemeye yakınlaşır ki, bunun sınırını iyi çizmek gerekir.

 Bir yazar, yazdığı kitabın gölgesinde kalabilir mi sizce?

Kendi adıma bunu çok isterim doğrusu… Yazarın kitabın gölgesinde kalması kitabın ne kadar sevildiğinin, tanındığının işaretidir. Sanırım her yazarın da düşüdür.

Yazmak yaşanan kötü şeyleri unutma aracı olabilir mi?

Yazmak eğer kişiye “yazar” olma şansını vermişse başka bir boyuta geçme nedeni olabilir. Keşfettiği yeteneğinin gücüyle yaşamında yeni sayfalar açmak, yol ayrımına ulaşmak ve o yolda ilerlemenin kişiye iyi geleceği bir gerçek. Herkes acı çeker, ama sanatçılar bence daha çok acının içindedir. Yaşanan her şey, toplumsal, sosyal her durum sanatçıyı, duyarlı doğası gereği daha ağır etkiler. Bu anlamda baktığımızda “unutmak” sanatçı için kolay olmayabilir.

Yazarken sizin için önemli olan nedir?

Sessizlik… Tek ve net; sessizlik.

Sizin için iyi bir yazarda olması gerekenler nedir?

Her sanatçıda olması gerektiğ gibi; toplumun önünde gidebilmektir. Yani güçlü sezgisi, birikimi ve duyarlılığıyla olacakları kestirebilmesidir. Diğer yandan yukarda da söz ettiğim gibi; dile saygı, dili iyi bilmek ve iyi kullanmak önemlidir. Yazınsal değer kaygısı ve bu çerçevede yapıt üretebilmek de bu kapsam içine alınmalıdır.

Yazıyı evlilik mi, ayrılık mı besler?

Bu kişiye göre değişken olabilir. Özellikle erkek yazarlarda görüyoruz ki, onların yazınsal yaşamlarını kolaylaştıran, düzenlerini kuran ve yöneten eşlerle üretkenliklerini sürdürüyorlar. Bu bir konfordur aslında. Biz kadınlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Erendiz Atasü bir söyleşisinde, yıllarca evin, çocukların işi bittikten sonra, akademik ve yazınsal çalışmalarını salondaki yemek masasının bir köşesinde, kendinden çaldığı zaman elverdiğince yaptığını anlatmıştı da, kendime çok yakın bulmuştum. Kadın yazar için konfor sağlayan, yazmayı aile yaşamının önüne, öncesine koyabilen bir eş varsa eğer, ben henüz tanımıyorum, büyük şanstır sanırım. Bana gelince; seçilmiş yalnızlığım ve büyüyen çocuklarla birlikte yaşamımın, bu anlamda, en özgür ve sadece kendi konforumu düşündüğüm en lüks dönemini yaşadığım söylenebilir.

Herkes öykü yazmalı mı?

Herkes bir olayı, anı ya da durumu yazıya dökebilir, ama önemli olan gerçekten “öykü” olup olmadığı yani “yazınsal değer” taşıyıp taşımadığıdır. Görev aldığım dergilere öykü adı altında öyle metinler gelirdi ki, üzülürdüm. Öykünün basit bir tür sanıldığı, hafife alındığını düşündüğüm çok oldu. Öykü aslında zor bir türdür. Bir roman yazdığınızda istediğiniz kadar alanınız vardır, istediğiniz gibi uzun uzun anlatabilirsiniz. Ama öyküde anlatmak istediğinizi en kısa, en açık ve çarpıcı biçimde vermek zorundasınız. Bir şeyi yazıyla anlatmak çoğu zaman öykü olmayabilir. Bir konuyu “öyküleştirme”nin kuralları, incelikleri vardır, aksi halde o öykü olmaz. Öykü yazmayı düşünen kişinin, önce bolca öykü yapıtları okuması gerektiğini düşünüyorum.

Yazarken edebi kaygı yaşar mısınız?

Tüm kaygı sadece budur.

Sizce kitaplar yeterince satıyor mu?

Bu konu tanırım ve pazarlamayla doğrudan ilgili. Kimi zaman çok büyük bir yayınevinden çıkan bir kitap, üstüne bir de falanca ödülü aldıysa yok satıyor. Kimi zaman o kitabı aldığınızda düş kırıklığına uğrayabiliyorsunuz. Diğer yandan yazınsal değer taşıyan ve küçük yayınevlerinden çıkan birçok yapıt da hiç tanınma, okura ulaşma şansı bulamayabiliyor. Bu konu çok geniş ve ben çok şey söyleyebilirim. Burada alışılmış “halkımız okumuyor” söyleminden çok, sözünü ettiğim konular benim kafamı daha çok kurcalıyor. Elbette sosyoekonomik koşulların da etkisi var. Açlık sınırında yaşayan insanların çoğunluğu teşkil ettiği bir ülkede kitaba ayrılacak kaynak var mıdır, tartışılır. Okuma bilincinin ailede görülmediği, verilmediği çocukların, gençlerin kitaba ilgi duymasını beklememek gerek. Burada da eğitimin gereği karşımıza çıkar. Kitap satışının ya da satılmayışının nedenleri çok ucu açık, sorunlu bir alan…

Yeni bir kitap çalışmanız var mı? Biraz bundan konuşalım mı?

Sorularınızı yanıtlamaya başladığım gün yeni kitabın yayınevindeki hazırlıklarının bittiği gündü. Ne güzel bir rastlantı oldu. “Yüzün Böylesine Hüzünken” 23 öykünün yer aldığı, dördüncü kitap. İzan Yayıncılık etiketiyle yakında raflarda olacak. Hüzünlü ve güçlü kadınların çokça yer aldığı bir yapıt. Kendi yapıtımı anlatmak, kendimi anlatmak kadar zor benim için. Arka kapak yazısını paylaşmak sanırım en iyisi:

“…İçinden nehir geçen bütün kentler kadar yorgunum. Bir sokağa giriyorum, varmak istediğim yerin burada olduğundan çok eminim, ama değil… Başka bir sokağa sapıyorum, orası da değil. Sandığım tüm sokakların yanlışlığı beni hiç şaşırtmıyor. Belki de yanlış olan sadece benim. Bir yol ararken yoldan çıkmakla, yola gelmek aynı şey, diyor iç sesim.”(s.10)

“Yüzün Böylesine Hüzünken” yaşama farklı bir pencereden bakıyor. Kenarda kalmış insanları, kentleşmeyle birlikte büyüyen yalnızlıkları, yabancılaşmayı anlatırken, yanında aşkı, insanın içsel boşluğunu, gidenlerin ardından kalan acıyı hüzünlü, ama güçlü bir kadının gözünden görüyor.

İlkay Tuna bu yapıtında, kimi zaman yalın, kimi zaman da şiirsel çoklu zaman örgüsüyle, bir taraftan öykünün sınırlarını zorlarken, diğer taraftan okuruna yeni okuma olanakları sunuyor.

Çok teşekkür ederim.

 Ben teşekkür ediyorum, sizinle söyleşmek çok keyifliydi.

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik