Reklam
Reklam
istanbul escort

Gülçin Manka “Okurdan çok yazar var gibi geliyor bazen bana.”

Gülçin Manka ile güzel bir söyleşi yaptık. Bu söyleşinin detaylarını haberimizin devamında okuyabilirsiniz.

Gülçin Manka “Okurdan çok yazar var gibi geliyor bazen bana.”
Bu içerik 734 kez okundu.
Reklam

 

 

 

Söyleşi: Onur Sancak

 

 

 

 

 

Biraz kendinizden söz ederek başlayalım mı? Neler yaparsınız, günlerinizi nasıl geçirirsiniz? Kendi cümleleriyle Gülçin Manka,’yı dinlemek isterim. 

Merhaba önce….

Şu anda, Karayolları Basın ve Halkla İlişkiler Biriminde çalışıyorum. Günlerimin büyük kısmını işyerinde geçiriyorum. İş dışında, okumak ve yazmak, hafta sonu atölyelerde bilgi birikimimi artırmak, sinemaya, opera ve baleye gitmek, bir de karavan kampı yapmak, severek yaptığım şeyler.  Ayrıca, sokak sokak, dükkân dükkân dolaşmayı da severim!

Biraz kitaplarınızdan konuşalım mı? Kitaplarınızın oluşum sürecini anlatır mısınız? Kitabınız ne kadar sürelik bir çalışmanın ürünü?

Öykü yazmaya yaklaşık on altı yıl önce başladım. İlk öyküm Kül Öykü Dergisi’nde yayımlanmıştı. Sonra yıllar içinde farklı dergilerde ve edebiyat sitelerinde öykülerim yayımlandı. Gelincik Kutusu adlı öyküm, Sabahattin Ali Öykü Yarışmasında mansiyon aldı. Bir öyküm de Gila Kohen adına düzenlenen öykü yarışması sonucunda derlenen bir kitapta yer aldı.

 Önceleri kendi kendime yazarken Edebiyat Atölyeleri ve Yaratıcı Yazarlık Kursları hakkında önyargılar taşıyordum. Çok ticari geliyordu uzaktan. Geçen yıllarla birlikte, yazdıklarımı paylaşmak, bilgimi artırmak, deneyimli yazarlarla ve yazan insanlarla bir arada olmak ihtiyacı hissederek atölye çalışmalarına katılmaya başladım. İnsan her gittiği yerde, her katıldığı gruptan, deneyimli yazarlardan ve diğer arkadaşlardan mutlaka bir şeyler öğreniyor. 2012 yılında ilk kitabım  “Gelincik Kutusu” yayımlandı, ardından 2016 yılında “Sazlıkların Arasında” geldi. Öykü yazarken hadi bir kitaba başlayım demedim, öyküler yazıla yazıla, yeniden okuna okuna,  üzerinde oynana oynana birikti yıllar içinde, o birikimden derlenenler kitaba dönüştü.

Kitaplarınızda vermek istediğiniz her şeyi verdiniz mi?

Bir öyküye ben şunu vereyim diye başlamazsınız, kitaba da öyle. Bazen bir olay etkiler sizi, bazen bir insan, bir bakış, bir gazete haberi, bir çağrışım, bir yaşantı, her şey olabilir bu ve onu ifade etmek istersiniz, kaleme almak, kayda geçirmek, içinizi dökmek, haykırmak… Sonra iş onu nasıl kurgulayacağınıza, nerden başlayacağınıza kalır.  Bazı öyküler su gibi akar gider, geriye dönüp bakınca virgül bile koymazsınız. Bazıları aylarca hatta yıllarca çalıştırır, bir paragrafı silersiniz, bir cümle eklersiniz, bir sözcük silersiniz, bazen son paragrafı getirir en başa koyarsınız, yine de içinize sinmez. Uğraştırır durur. İnce işçilik ister yani. Onun için hiç bu kitapta istediğim şeyi verdim- veremedim diyemezsiniz.

Deneyimlerinizin ne kadarını hayata geçiriyorsunuz?

Bunu söylemek zor ama her öykü bir deneyimden çıkar, bu deneyim beş duyumuzla algıladığımız her şey olabilir, siz o deneyimi evirir çevirir, başka zamana-mekâna taşır, kurgular,  yeni karakterler, olaylar eklersiniz, bambaşka bir öykü olarak karşınıza çıkar.

Sizi diğer yazarlardan ayıran nedir?

Beni şu özelliğim ayırır diyemem ki; her yazarın farklı yönleri vardır, çünkü her insan farklıdır, içine doğduğu coğrafya, ailesi, mahallesi, yaşadığı kentin soğuk mu sıcak mı, bozkır mı deniz kenarı mı yoksa dağ başı mı olduğu bile insanın biçimlenişini, dünyaya bakışını etkiler, ama bir sürü ortak nokta da bulabilirsiniz aranızda. 

Sizce bir yazar sanatsal kaygı gütmeli mi?

Tabii ki. Ama sanatsal kaygı ve yetenek insanın içine dolan, vahiy gibi gelen bir şey midir ya da doğuştan genlerinde mi bulunur? Belki birazı,  öte yandan, yeteneğin yüzde 99‘u işçiliktir, çalışmaktır. Ne kadar yetenekli olursanız olun, bir çırpıda yazıp son noktayı koymakla bitmez iş. Defalarca okunup üstünden geçilmelidir bir metin, hatta bazen hiç o son noktayı koyup oldu diyemezsiniz. İçinize sinmez çünkü. Kaygı budur belki de. Ben oldum demek ben öldüm demektir diyor bir yazar, hiçbir insan tamamlanmış, bütünlüğe ulaşmış değildir, belki hiçbir metin de… 

Bir kitabı yazarken zamanda yolculuk yapar mısınız? Yoksa anda mı kalırsınız?

Yolculuk hep vardır, hem zamana hem mekâna yolculuk, öyküm karlı bir kış gecesinde geçiyorsa, Temmuz ayında bile üşürüm, öykünün atmosferi,  içindeki kahraman peşimi bırakmaz, sokakta bile onunla yürürüm.

Yazmak yaşanan kötü şeyleri unutma aracı olabilir mi?

Unutma olmasa da sağaltma aracı olabilir, yazdıkça tüketirsiniz, çünkü bir süre sonra yazdıklarınıza yabancılaşırsınız, sanatın bir güzel yönü de bu, o kötülüğü yazarak, ifade ederek bir çeşit arınma yaşarsınız, uzaklaşır, dışardan bakabilir ve kendinizin olanı, öznel olanı herkese mal edebilirsiniz.  Artık o sizden çıkmış, okuyucunun malı olmuştur. Tabii çalakalem içimizi döktüğümüz metinlerden ya da güncelerden söz etmiyorum, sözünü ettiğim;  kötü olayı bir kıvılcım gibi düşünürsek, o kıvılcımdan herkesi ısıtacak bir ateş yakmak, yepyeni bir eser ortaya çıkarmak.

Her kitabın bir iletisi olmak zorunda mı?

Zorunda diye yola çıkamayız, sırf mesaj vermek için başlanmaz bir öyküye, bir romana, önemli olan kendini ifadedir, bu ifadenin tarzıdır, biçemidir, ama sonuçta illaki her eserin söyledikleri vardır, anlayana. Şu da bir gerçek ki aynı kitaptan ya da öyküden her okur da kendine göre başka bir ileti, başka bir sonuç çıkarabilir, farklı bir yorum yapabilir. Aziz Nesin’in çok sevdiğim bir sözü var, yanlış hatırlamıyorsam şöyle: “Her yazar kendini yazar, her okur da kendini okur.”

Sizi neler etkiler? Öykü yazmak için nasıl bir ortam ararsınız? Olaylar mı? Yaşadıklarınız mı? Gözlemledikleriniz mi?

Saydıklarınızın hepsi etkiler, sessiz,  yalnız kalabildiğim ortamı tercih ederim ama bazen yoğunlaşmışsam, işyerinde de hiçbir şeyi umursamadan yazıyorum.

Sizin için iyi bir yazarda olması gerekenler nedir?

Önce duyarlılık, insana, hayvana, bütün doğaya, hatta kente, çevrenizde ve uzaklarda olup bitenlere. Sonra çok okumak, okumakla yazmak birbirinden ayrılmaz bir bütün çünkü. Sonra rahatsızlık hissi, Sait Faik’in “Yazmasaydım delirecektim” dediği gibi. Ve hiçbir zaman yazdım, oldu,  bitti duygusuna kapılmamak, yeniden yeniden yazdıklarını okuyup düzeltmek için sabır, işçilik, belki mükemmeliyetçilik. Sonuç odaklı düşünmemek, yani en baştan ben öykü yazacağım, öyküler kitap olacak, kitabım satacak, okunacak, beğenilecek, ünlü olacağım gibi ihtiraslara kapılmamak. Yani okur için değil, kendin için yazmak. Ego her insanda var, sanatçılarda daha çok belki, ama amaç en başta egonuzu beslemek olursa, buradan fazla bir başarı bekleyemezsiniz.  Başarı da göreli bir kavram tabii, şimdi hiç okumamış, birikimi olmamış, yazdıklarını fazla sorgulamamış biri de kitap yazabilir, kitabı çok satabilir, şöhret olabilir, bu bir başarıdır ona göre ama yazdıkları geleceğe kalacak mı, kendini tatmin edecek mi, dili iyi kullanmış mı, içten mi, üslubu var mı, bu tür soruları sorması lazım.

Yazarken sizin için önemli olan nedir?

Anlatmak istediğimi en iyi biçimde ifade edebilmek, yazdıklarımdan tatmin olmak.

Öyküyle roman arasındaki ilişki nasıldır?

Öykü yazanlara büyüyünce romancı olacak diye bakılıyor, oysa ikisi çok farklı. Roman yazmadım ama tez yazdım, romanı teze benzetiyorum, daha uzun soluklu bir çalışma,  araştırma, planlama gibi aşamaları var. Sanki daha çok mantıkla, akılla yazılıyor. Öykü şiire daha yakın, daha yoğun, rafine bir metin, hem akıl hem duyguyla mücevher gibi işlemek gerekiyor. Fazladan bir cümle ya da sözcüğü affetmez öykü, tabii hatayı da.

Günümüz öykücülüğüne nasıl bakıyorsunuz?

Okurdan çok yazar var gibi geliyor bazen bana. Ama çok öykü yazılması da iyi, mutlaka geleceğe kalanlar olacak aralarından.

Anlatmak istediğimi anlatamadım dediğiniz oluyor mu?

Tabii çok oluyor.

Kolay hoşça kal der misiniz? Sizce bir yazar kolay hoşça kal diyebilir mi?

Hayır, biraz önce anlattığım gibi, bir türlü o tamamlanmışlığı hissedemezsiniz.

Bir gece yarısı ya da sabah karanlığında bir öykünün ya da bir kitabın son cümlesine, son noktayı koyduğunuz anın mutluluğunu tarif eder misiniz?

Müthiş bir mutluluktur, doyum duygusu, sırtımdan tonlarca yükü almışlar gibi, göğsüm çok hafif, çok uçuk bir şeyle dolar, gerçekten yaşadığımı o an hissederim, ya da boşuna yaşamadığımı, o günün, o saatin, o anın hakkını verdiğimi… Hayatın bir şey yapamadan ellerimiz arasından kayıp gittiği, kum saatimizin çalıştığı ve her gün ölüme biraz daha yaklaştığımız duygusunun pan zehridir bu duygu.

Öykülerde saklı kalmış, dünyalar, okuyucu o satırlarda gezinirken mi ortaya çıkar?

Benim için yazarken ortaya çıkar, okurken çıkıp çıkmadığı okuruna göre değişir, çünkü demiştim ya, her okur, kendini okur orada.

Bir yazar ne zaman özgünlüğünü bozar?

Özgünlük çok zor, özgünlüğe ulaşmak her yazara kısmet olan bir mertebe değil bence, ulaşanlar da zaten zamana meydan okuyan, geleceğe kalanlardır ancak.

Yeni kitap çalışmalarınızdan konuşalım birazda.  Yeni kitap yazılmaya başlanmıştır mutlaka…

Tabii, öykü yazmaya devam ediyorum.  Ama bir kitap derseniz, ayrıca, bir tane de kitap dosyam var, yıllardır üstünde çalışıyorum, bir anneyle kızın ağzından anlatılan kısa öykülerin iki bölüm halinde birbirini bütünlediği bir kitap.

Teşekkür ediyorum.

Asıl ben teşekkür ediyorum.

 

Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik