Reklam
Reklam
istanbul escort
                                                   Satılık Hüzün
Onur Sancak (Yaşam Koçu)

Satılık Hüzün

Bu içerik 619 kez okundu.
Reklam

 

 

 

   

 

 

 

 

 

Her sabah erkenden kalkıp işe gitmek, bıktırmıştı Filiz”i. Sadece bir tek gün saat sekize kadar uyuyup, sonra da on beş dakika yatak keyfi yapmak istiyordu. Kendini bildi bileli çalışıyordu. Çalışmadığı bir tek günü hatırlamıyordu. Babasının, annesini ve onu terk edip gitmesiyle, sorumluluğu üzerine almıştı. Ve bir daha o sorumluluğu üzerinden atamamıştı. Çalışmaktan başka bir şey bilmiyordu. İnsanlar çalışmadan, neler yapar düşünemiyordu bile.

     Çocuklarıyla uzun bir kahvaltı yapmayı özlemişti. Çoğu zaman o işe giderken çocukları yatıyordu. O da kıyamıyordu onları uyandırmaya. Bazen onları seyrediyordu. Mışıl mışıl uyuyorlardı. Yavaşça kapıyı açıyor, ayakuçlarına basarak yürüyor, yanaklarına öpücük kondurup, üstlerini örtüp çıkıyordu.

     Akşam geldiğinde de uyuyor oluyordu çocukları. Onları öpüp koklamayalı ne kadar uzun zaman olmuştu. Yanlarındayken bile hasret kalmıştı çocuklarına. Kocası da çok gayret sarf ediyordu elbette. Ama yetmiyordu. Geçim çok zordu. Tek maaşla, ev kirası, çocukların okulu, mutfak masrafı, altından kalkamıyorlardı. Eve katkıda bulunmak zorundaydı.

    Küçük kızı İrem, kaç defa ağlamıştı, okula gelmesi için. Birkaç defa da görüşmek için öğretmen mektup göndermişti. Hiçbir veli toplantısına katılamıyordu. Büyük kızı Sinem’i gönderiyordu. Ama bir türlü izin alıp gidemiyordu. Hayat bu kadar ağır mıydı? Çocuğunun problemiyle ilgilenemeyecek kadar mı yaşam onu meşgul etmişti.

    Bazen önlüğünü çıkarıp, tezgâhın üzerine bırakıp, gitmek istiyordu. Hiçbir şey çocuklarından daha değerli olmamalıydı. Bunu yapacak kadar cesur bir kadın değildi. Belki de yapabilirdi. Ama kapıdan çıkınca pişman olacağını biliyordu.

    Bir şirkette çay ve yemek yapıyordu. Sabah gelir gelmez, bir gün önceden hazırladığı çaydanlıkları ocağa koyuyordu. Sonra öğle yemeğini hazırlamaya başlıyordu.

    Şirket çalışanları daha kapıdan girer girmez, “Filiz Hanım, çay var mı diye soruyorlardı?”

“Hemen geliyor” diyordu telaş içinde.

    Akşama kadar istekleri bitmiyordu. Bakkalla, mutfak arasında mekik dokuyordu. Hiç biri toplu halde, bir şey istemiyordu. Kimisi poğaça almaya gönderiyor, ardından bir diğeri simit istiyor, bir başkası sigara al gel diyordu sert bir tavırla. Hepsinin isteğini yerine getirmek için çırpınıyor yine de “Nerede kaldın?” diye azar işitiyordu.

“Kırk tane ayağım yok “demek isterdi.”Gidin kendiniz alın.” Ama diyemezdi. Çaresizlik ne kötü şeydi. Mecbur olmak insanın elini kolunu bağlıyordu. Bunu bildikleri zaman sizi daha da eziyorlardı. Çoğu zaman susuyordu. Susmak da zorundaydı.

    Şirket’in müdürü Ahmet Bey, sık sık odasına çağırıyor, onun canla başla çalıştığını bildiği halde,”Olmuyor Filiz Hanım, ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin”  diyordu.

“Ben senin gibi bir deveyi yıllardır güdüyorum “demek istiyordu. Ah küçücük bir güvencesi olsa, hiç çekinmeden söyleyecekti. Sonra düşündüklerine gülüyordu. Adam ondaki alaycı tavrın farkındaydı ama personelle yüz göz olmak istemiyor, konuyu fazla uzatmıyordu. Ben söyleyeceğimi söyledim gerisini sen bilirsin tavrını takınıyordu.

    Daha nasıl çalışabilir, bu insanları daha nasıl mutlu edebilirdi bilmiyordu. Çayları her an hazırdı. Yemekleri beş dakika gecikmiyordu. Liste olarak ne verirlerse onu yapıyordu.  Yemeklerin çok lezzetli diyorlardı. Bütün masaları bastıra bastıra siliyordu. Bunları mutlu etmek için neler yapması gerekiyordu bilmiyordu. Köle gibi çalışıyordu, yine de yaranamıyordu.

   Amcasının oğlunun düğünü vardı.  Gitmek zorundaydı. Bunu Ahmet Bey’e nasıl söyleyecekti bilmiyordu. Hiç izin istememişti. Vermeyeceğini biliyordu. Ama yine de şansını denemek istiyordu. Ev düğünüydü. Bahçede yapılacaktı. Davul zurna çalacaktı. Bütün akrabaları gelecekti, hem bu sayede onları görecekti. Düğün onun için bir fırsat olacaktı. Sıkıla sıkıla Ahmet bey’in yanına gitti. Ahmet Bey şaşkın şaşkın yüzüne baktı. Çay getirmenin dışında odasına pek gelmezdi.

“Bir şey mi istedin Filiz Hanım”

“Şey Ahmet Bey”

“Ne eveleyip, geveliyorsun kadın, bir şey mi istedin.”

“Şey, amcamın oğlunun düğünü varda.”

“Ee hayırlı olsun. Bana ne bundan.”
”İzin isteyecektim.”

“Şimdi izin sırası mı Filiz Hanım. Bunca çalışan çay bekliyor, yemek bekliyor”

“ Şimdiye kadar hiç izin istemedim. Gitmek zorundayım Ahmet Bey. Amcamın oğlunun düğünü.”

“Valla kardeşinin olsa olmaz. Bu kadar çalışana kim çay servisi yapacak. Haydi diyelim herkes bir günlüğüne kalkıp çayını aldı. Ya yemek ne olacak. Madem düğün var, yerine birisini bulsaydın hiç olmazsa.”

“Kimi bulayım. Hem ben yemek servisini bitirdikten sonra gideceğim. Bulaşıkları da yıkarım,  çay da dağıtırım. Gitmek zorundayım. Gitmezsem çok ayıp olur. Bizim ailemiz bu tip şeylere çok bağlıdır. Hem yarın bir saat daha geç çıkarım.”

Adam sigarasından bir nefes çekti. Kadının yüzüne dik dik baktı.

“ Sadece bir defalık. Bir daha bana böyle emrivakilerle gelmeyin. Madem öyle, çalışanların yemeklerini bitirin, mutfağı temizleyin, birer bardak ta çay verin, sonra gidin. Böyle istekleriniz tekrar etmesin. Yok, teyzemin kızı evleniyor, yok dayımın oğlu sünnet oluyor istemem.”

“Bir daha olmaz.”

Gülümsedi. “ Siz hiç merak etmeyin dedi mırıltıyla. Ben sizin isteğinizi iletirim, hiç kimse evlenmez, hiçbir erkek çocuğu sünnet olmaz. Sizin işinize engel olacak hiçbir şey yapmazlar.”

“Bir şey mi? “ Dediniz

“Çok teşekkür ederim Ahmet Bey.

“Yalnız yarın biraz erken gelin.”

“Ama zaten ilk otobüsle geliyorum. Daha erken nasıl geleyim?”

“Valla, orasını siz düşüneceksiniz. Onu da ben düşünemem. Belli bir yere kadar yürüyün.”

“Kadın başımla sabahın köründe nasıl yürüyeyim Ahmet Bey. Biraz insaf edin.”

“Şimdi sizinle tartışacak değilim Filiz Hanım. Çıkabilirsiniz”

Kapıyı yavaşça açtı. Çıkarken.”Pis herif” dedi.

Öğleden sonra çıkabilmek için bütün gücüyle çalışıyor, işlerini yetiştirmeye çalışıyordu. Kimsenin isteği bitmiyordu. Tam çıkacak birisi mutlaka bir şey istiyordu. Baktı ki bir türlü çıkamayacak, sessizce çıkıp gitti.

    Ertesi gün geldiğinde, gözlerine inanamamıştı. Mutfak savaş alanına dönmüştü. Herkes yeyip içmiş, tezgâhın üzerine bırakmıştı. Temizlemesi saatlerini almıştı.

Yekta:

“Sen gittin Filiz Abla burası felç oldu?  Ahmet Bey sinirden köpürdü.”

“Söylesin bakalım. Üzülme sen Yektacığım, köle geldi. Yeniden herkesin hizmetine koşar. Ben sihirli parmaklarımla her şeyi düzeltirim.”

“Şimdi ne dedim Filiz Abla kızıyorsun.”

“Yok, canım, kızmak benim ne haddime. Herkes bana bağırabilir, kızabilir, hatta tartaklayabilir.”

“O kadar da değil Filiz Abla.”

     Ahmet Bey, bütün gün ona ters ters baktı. Filiz onunla karşı karşıya gelmemeye çalışsa da bu mümkün değildi. Sanki suçlu gibi onu her gördüğünde kaçıyordu.

    Ah muhtaçlık diyordu. Sen ne lanet şeysin. Elimi, kolumu kırıyorsun. Bulaşıkları yıkarken hem ağladı, hem söylendi durdu. Sonra da bir türkü patlattı en dertlisinden.  Sevilay mutfağa geldi.
”O türküyü söyleyen sen misin kız Filiz abla. İçimi dağladın valla.”

“Aman kendi kendime dertlendim, mırıldandım bir iki şöyle.”

“Kız Filiz Abla, gözyaşlarımı tutamadım. Hadi bir türkü daha söyle.”

“Şimdi Ahmet Bey gelir, melir. Bugün hey heyleri üzerinde.

“Aman gelirse gelsin. O da bıktırdı. Bir bak onu hiç seven var mı?

“Allah”ından bulsun.”

“Hadi kız Abla, söyle bir türkü de dinleyeyim çayımı yudumlarken.”

    Anne türküsü söylemeye başladı. Gözyaşlarını tutamıyordu. Ne çok şeyi özlemişti annesini. Her şey burnunda tütüyordu. İki  yıldır annesini görmemişti.. Annesi ağır bir ameliyat geçirmişti, geçmiş olsuna gidememişti. Sadece telefon etmişti. “Hayırsız evlat” demişti annesi. “sütüm sana haram olsun:”

     Sabah kalkmış, yatakları topluyordu ki, büyük kızı Sinem geldi. Gülümseyerek kızına baktı.

“Uyandın mı?”

“Evet.” Dedi kız. “anne daha birbirimizi görmeden ne kadar yaşayacağız.”

“Bunu ben istemiyor muyum sanıyorsun?”

“Bize biraz vakit ayır anne. Büyüdüğümüzü gör.”

     Elindeki yastığı yere koydu. Kızına sarılmak istedi. Kız geriye çekildi. Kahroldu. Bir anne için çok acı bir görüntüydü. Kızı ondan uzaklaşıyordu.

“Sizi daha rahat yaşatmak, ele güne muhtaç etmemek için çalışıyorum biliyorsun.”

“Biz rahat mı yaşıyoruz anne, öyle mi sanıyorsun?”

“Elimden ancak bu kadarı geliyor. N’apayım?”

“Bak bir yıldır aynı tişörtü giyiyorum. Yeni bir şeye hasret kaldım. Sana göre rahat yaşamak buysa, evet biz sefalet içinde rahat yaşıyoruz. Biraz bizimle ilgilen anne. Bizim anneye ihtiyacımız var. Bir derdimiz olduğunda seni görüp anlatamıyoruz. Bizi kaybediyorsun.”

  “Haklısın “dedi. Sinem’in dediği gibi çocukları o fark etmeden büyüyordu. Küçük kızının yürüdüğünü en son o görmüştü. Onların büyüdüğünü görmeliydi. Hüzünlü yaşamaktan bıkmıştı. Artık hüznü satıp kurtulmalıydı. Niye korkuyordu ki. İşten kovulmaktan. Biraz daha idareyle pek ala yaşayabilirlerdi. Kızının onu iteklemesi çok gücüne gitmişti.

“Ahmet Bey’le konuşup işten ayrılacağım” dedi. Hep istediği şeyi, önlüğünü çıkarıp, Ahmet Bey’in masasının önüne koymak istiyordu. Ona hoşça kal bile demeyecekti.

    Tam kapıdan çıkıyordu ki, ev sahibi geldi. “Bu ay kirayı zamlı getirin” dedi.
”Ama Hacı Amca nasıl zam yaparız? Bunu zor ödüyoruz.”

“Pahalı geliyorsa çıkın.”

“Nereye çıkarız.”

“Valla siz arayacaksınız, kızım. Birde size ev arayacak değilim ya.”

“Tamam, kirayı artırırız.”

    Olduğu yere çöktü. Hüzün yeniden gelip başköşeye oturdu. Çaresizlik, alaycı bir şekilde kahkahalar atıyordu.

“Çocuklarımın büyüdüğünü göremeyeceğim” dedi.

Çaresizlik, sımsıkı sarılmıştı.

“Çocuklarımın büyüdüğünü göremeyeceğim “dedi yeniden.

 Çaresizlik ve hüznü de alıp, yola koyuldu. Yol boyunca, aynı şeyi tekrarlıyordu.

“Çocuklarımın büyüdüğünü göremeyeceğim.”

     Mutfağın kapısını açtığında, gözyaşlarını tutamıyordu. Önlüğü aldı. Elinde bir süre tuttu. Çaresizlik ve hüzün bir süre karşısında onu seyrettiler. Çaydanlığı ocağa koydu. Başını ellerinin arasına aldı.”Çocuklarımın büyüdüğünü göremeyeceğim” dedi.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik