Reklam
Reklam
istanbul escort
Leyli…
Tanca Gültekin (Yazar)

Leyli…

Bu içerik 736 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

 

 

 

 

Leyliydi kadının adı

Hayır! Leyla değil, Leyli’ydi…

Saçları gece siyahı…

Gözleri gece siyahı…

Kaderi gece siyahıydı…

Doğduğu coğrafyanın geceleri kadar gece siyahıydı yazgısı ve o gecelerdeki yıldızlar kadar parlaktı

gözleri.

Demirdi soyadı…

Kadınlığı, gücü ,azmi kadar Demir’di soyadı…

Leylaaannn derdi evin fertleri seslenirken O’na, bir iş için çağrılıyorsa eğer Leylaneeyyy’ di.

Vücudunun iriliğinden, daha on-onbir yaşlarında tomurcuklanan göğüslerinden , kalın baldırlarından,

gemici halatı gibi bileklerinden belliydi bu hayatın O’nu ağır işçiliğe hazırladığı.

Leylaneeeyyy…

Aslında bir hikayesi yoktu, tıpkı bir hayatı olmadığı gibi. Hayatım diyerek yaşadığı başkalarının

hayatıydı. Babasının kızı, ağabeylerinin bacısı, kocasının karısı, kaynanasının gelini, birilerinin akrabası,

birilerinin komşusu olmuştu ama hiç Leyli olamamıştı.

Adı neden Leyli’ydi? Acaba Leyla olacaktı da nüfus memurunun hatası yüzünden mi Leyli olmuştu ?

Nufus memuru adını kaydederken senden Mecnun’un maşuku Leyla olmaz. Leyli gece demek sen

olsan olsan geleceği karanlık bir Leyli olursun diye mi düşünmüştü? Belki de Leyla olsaydı adı çok

sevilecekti? Gece saçlarını kıyamadan okşayan aslan parçası bir mecnunu olurdu belki de?

O coğrafyada doğup yaşadığı hayattan hiçbir şey anlamadan toprağa düşüp hanımeli, gül, lale olarak

topraktan fışkıran her bir Leyli kadar Leyli’nin de bir hayatı ve de bir hikayesi yoktu. Ta kiii…

Adının neden Leyli olduğunu öğrenemeyecek kadar az yaşamıştı babaevinde. Ölen ablasının eşi

Mustafa’ya çocuk denecek kadar küçük bir yaşta elinde bir bağlı bohçayla gönderilmişti. Çocukluktan

genç kızlığa geçecekken çocukluktan kadınlığa geçmişti. O gece hastanede sedyede ağlarken

kendisini muayene eden doktor ‘’ hayvan’’ demişti Mustafa’ ya. Sonra başını kaldırmış gökyüzüne ‘’

ey büyük Allah’ım , bu hayvanların acımadığı kullarına sen acı’’ demişti. Başka bir doktor arkadaşını

yanına gelince sessizce ağlayan Leyli’yi işaret edip ağlamaklı bir ses tonuyla ‘’bakar mısın çocuk bu

daha yaa’’ demişti.

Leyli’nin çocuğu olmadı. Bir yıl kadar beklemenin yeterli bir süre olduğunu düşünen Mustafa’nın

annesi bir gün yanında Leyli den belki on onbeş yaş büyük Güle’yle geldi. Sevindi Leyli Güle’nin

gelişine. Artık en azından çocuk yok mu daha diye gözüne suçlarcasına bakan gözlerden kurtulurdu.

Kör ocak dı adı artık Leyli’nin.Ocağı tüttürememişti. Varsın Güle tüttürsündü. Mustafa’nın ter , sigara

kokan bedeni , her gece yüzüne eğilerek soluttuğu pis nefesi uzak olsun da varsın ocağı tüttüren Güle

olsundu. Ben Güle’yle gül gibi geçinir giderim diyordu.

Ama öyle olmadı. Yeni gelinde bir tuhaflık vardı.Bazen saatlerce aynı noktaya bakıyor, seslenildiğinde

tepki vermiyor, bazen de aşırı hareketli oluyor günlerce gecelerce ne kendi uyuyor ne de onları

uyutuyordu. Bazen eline aldığı bir yufka ekmeğini eliyle bölüyor bölüyor bölüyor un ufak ediyor.Eğer

biri gelip önünden almazsa yaptığı işten vazgeçmiyordu. Leyli’nin üzüm bağlarında ırgatlığına, ev

işine yemeğine temizliğine tarlada çalışmasına bir de Güle’nin bakımı eklenmişti. Güle istediği bir şey

yapılmayınca çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor, saçlarını kendine acımadan avuç avuç yolup yerlere

atıyordu.O’ nu sakinleştirmek çok zor oluyordu. Hem kendisine hem de etrafına zarar veriyordu.

Böyle zamanlarında Mustafa Güle’yi demir karyolanın bacağına bağlıyordu.Tabii Leyl’nin işi daha da

zorlaşıyordu. Güle’nin karnını doyur. Tepsiyi geri al. Üstelik her yanına yaklaştığında Güle Leyli’nin

neresine denk getirebilirse oraya tüm gücüyle tekme atıyordu. Bu yaşta ölümü çağırıyordu Leyli ‘’

Allahım emanetini tez zamanda geri al. Gözümü yumsam kurtulsam bu çileden ‘’ diyordu.

Bir öğleden sonraydı. Yakında ki okulun öğretmenleri her gün mahalleden birinin evine gider

kaymakamlığın emriyle yardıma muhtaç aileleri, rehabilitasyona ihtiyacı olan çocukları, okuma

yazması olmayan kadın ve erkekleri tesbit eder kaymakamlığa bildirirlerdi. O günde çıkıp Leyli’nin

evine geldiler. Öğretmenleri oturttu. Çay suyunu ocağa koyarken Mustafa’ya da haber gönderdi.

Kendisi ne biliyordu ki ne konuşsun.

Mustafa geldi. Aklınca öğretmenlerle sohbet etmeye başladı. Her ki lafından biri ‘’ biz garibiz,

biz fakiriz, biz bilmeyiz, devlet bilir.’’ Oldu. Öğretmenlerden biri dayamadı ‘’ Mustafa efendi garipsin,

fakirsin ama maşallah biz bir taneye bakamazken sen iki hanımla harem kurmuşsun.’’ Dedi. Çayları

doldururken güldü Leyli ‘’ hay ağziya sağlık’’ dedi, içinden. Kendisini göstermeden hem iki erkek

öğretmeni hem de kadın öğretmeni baştan ayağa inceledi. O tertemiz giysili, güzel güzel konuşan

öğretmenlerin yanında Mustafa’nın ağzının yanında görünen eksik diş oyuğuyla pişkin pişkin sırıtışı

çok sevimsiz ve utanç verici geldi Leyli’ye.

Çayları verirken kendisine teşekkür eden öğretmene gözlerini kaldırıp baktı. Sonrasında

neden konuştun, diye Mustafa’nın kendisini döveceğini bilmesine rağmen korkusuzca sinemada

öğrendiği lafı söyleyiverdi. Bir edayla ‘’ rica ederem’’, dedi.

Öğretmenle göz göze geldiğinde nefesinin kesildiğini zannetti. Ne güzel boncuk mavisi gözleri

vardı. Sarı kaşları ve kirpikleri vardı. Hiç buralıya benzemiyordu. Sıtılda ki ayran kimin bembeyaz bir

adam, diye düşündü. Ellerinin titremesinin fark edileceğinden korkarak mutfağa koştu. Tepsiyi bırakıp

mutfağın kapısından adamı seyretmeye başladı. Ellerini, bacaklarını, göğsünü, yarım kollu gömlekten

görünen kollarını sanki hayatında ilk kez bir erkek görüyormuş gibi uzun uzun inceledi.

Konuşmalar bitince öğretmenler kalktı. Onları kapıdan Mustafa uğurlarken Leyli arkadan

adının Şenol olduğunu öğrendiği öğretmeni hayran hayran seyrediyordu. Şenol öğretmen dönüp

baktığında Leyli’nin bakışlarını yakaladı. Gözünü kaçırırken dudağında belli belirsiz bir gülümseme

oldu. Ya da belki Leyli’ye öyle geldi. Leyli’nin bu aşık halleri günlerce sürdü. Bir an önce gece olsun,

yatağına girsin ve Şenol Öğretmeni düşünmeye dalsın istiyordu. Gündüz yaşadığı cehennem hayatının

tek tesellisi Şenol Öğretmeni gece düşünerek uykuya dalacak olmaktı. Şenol Öğretmenle aynı okulda

öğretmenlik yaptığını, o bayan öğretmen gibi etek bluz giydiğini, çanta taktığını hayal ediyordu.

Dudağını da boyardı pembeye, ne güzel olurdu.

Bir gün Şenol öğretmen tek başına çıktı geldi. Aslında kocası yokken komşusunu bile eve

alması yasaktı ama dinlemedi bu kez yasak masak . Hem de evin avlusuna da değil evin içine aldı

başköşeye oturttu Şenol öğretmeni. Şenol Öğretmen okulda açılacak okuma yazma kursuna

katılmasını istemek için gelmişti. Kendisinin isteyip istemediğini sordu. Leydi istediğini ama hem

Mustafa’nın izin vermeyeceğini, hem de eksik akıllı kumasını bırakıp gelemeyeceğini söylerken

gözlerinden yaşlar boşalıverdi. Şenol Öğretmen hemen yerinden kalktı. Cebinden çıkardığı mendili

önce Leyli’ye uzatıp sonrada onun boşta kalan eline aldırmaksızın ıslanan yanaklarını kendi silmeye

başladı. Gül yaprağına dokunur gibi siliyordu Çocuk Leyli’nin tokata alışkın yaşlı yanaklarını. Leyli şimdi

daha çok ağlamak istiyordu. Öğretmenin göğsüne kafasını koyup gelmişe geçmişe olana

olamayacaklara ağlamak istiyordu. Şenol Öğretmen filmlerdeki adamlar gibiydi. Gözlerinde Yılmaz

Güney’in ezilmişe, dışlanmışa, vurulmuş da kalkamayana bakışı gibi bir ifade vardı. Anadan, babadan,

kardaştan, kocadan görmediği bu duygunun adı aslında her dilde karşılığı olan, Leyli’nin adını bile

bilmediği şevkatti.

-Gel sen, Mustafa’yla ben konuşurum. Kumanı da getir gelirken. Ben sana da Güle’ye de kısa

zamanda okuma yazma öğretirim. Hem belki bir iki aya bana mektup bile yazarsın. Dedi Şenol

Öğretmen.

Bu kez şaşkınlıkla gözlerini açarak baktı Şenol’un gözüne. Aşka, sevgiye, ilgiye olan hasretini ,

çaresizce her gece Şenol’ u düşlediğini acaba bilmeden istemeden arsızca belli mi etmişti bedeni ve

de hareketleri? Sanki Şenol öğretmen’in bakışlarında kurduğu hayalleri biliyormuş gibi bir eminlik

vardı.

Okula başladılar Leyli ve Güle. Güle sınıfın huzurunu bozduğu ve kendisi de kalmak istemediği

için genellikle Leyli’yi okulun bahçesinde bekliyordu. Bir, iki, üç hafta derken Leyli’nin mutluluğuna

diyecek yoktu. Kend içinde neler yaşıyordu kimseye sezdirmeden. Şenol2u diğer kadınlardan

kıskanıyor, küsüyor, barışıyor, yarattığı hayal dünyasında Şenol ile büyük aşk yaşıyordu. Bu arada Güle

çok huysuzlanmaya başlamışyı. Öğüre öğüre kusmalar, adetinin gecikmesine eklenince Güle’nin

yüklü olduğu anlaşıldı. Hamileliğini öğrenince de iyice dayanılmaz olmaya başladı. Bütün gün yatıyor,

suyunu bile Leyli’den istiyordu. Eziyetlerinin dozu her geçen gün artmaya başlamıştı. Yattığı yerden ‘’

Leylaneyyy vare vare’’( gel gel) diye bağırarak herşeyi ayağına getirtiyordu.

Okul Dicle kenarına piknik düzenledi. Gerçi Güle’yi götüremezdi ama kendisi öleceğini bilse bu

pikniğe gidecekti. Çünkü okur yazar belgelerini almışlardı ve artık Şenol öğretmeni bir daha

göremeyecekti. Düşüncesi bile yüreğini yakıyordu. Avlu komşusu Raife Bibi’ye Güle’yi bıraktı

topukları kıçına vura vura koşarak son dakikada yetişti okulun ayarladığı otobüse. Ayağını atıp da

tökezleyince kolundan tutarak düşmesini engelleyen yine Şenol Öğretmendi. Kulağına ‘’

gelmeyeceksin diye o kadar korktum ki, on dakikadır otobüsü hareket ettirmiyorum’’ diye usulca

fısıldadı. Dünyalar Leyli’nindi artık. Bütün bu topraklar onundu, bütün dünya ayağına serilmişti,

kadınların en mutlusu O’ydu. Bu fani dünyada O’nu merak eden bir adam vardı çünkü.

Kadınlar Güneydoğu mutfağının her bir ürününü sergilemişlerdi. Ne kadar da hasrettiler kocaları

yanlarında olmadan insan içine karışıp birer birey olmaya. Erkek öğretmenler mangallar yakıyor

kadınlar masa hazırlıyor. Kürtçe zazaca türküler eşliğinde halaylar çekiliyor. Kadınların zılgıtları

Mezapotamya topraklarından arşa yükseliyordu. Kadınların satenden, taftadan, kadifeden kat kat

giydikleri yöreye özgü yerel kıyafetlerdeki renk cümbüşü, halay çekerken yanar döner renklerdeki baş

örtüleri ortamı görsel bir şölene çevirmişti. Ama şüphesiz ki onca kalabalığın içinde Leyli kadar

mutlusu yoktu. Dört dönüyordu mutluluktan. Alanın her yerindeydi. Kah masa hazırlıyor, kah halaya

katılıp döne döne zılgıtlar çekiyor kah bir köşeye oturup kalabalığı seyrediyordu. Salatayı hazırlarken

Şenol öğretmen geldi yanına. Sohbet etmeye başladı. ‘’ Bu memleketi o kadar sevdim ki neredeyse

kendimi buralı zannedeceğiim’’ dedi. ‘’Nerelisin?’’, diye sordu Leyli, çekinerek. Çanakkaleliymiş.

Leyli’’ He, Çanakkale’yi biliyem. Anamın, babamın emmileri gitmiş dönememiş. Mezarları oradaymış.

Eskerlğini orada yapan komşi, koca kabristanda emmilerin kabirlerini bulmiş. Resimleri getirmiş

anama.’’

Şenol Öğretmen ‘’ Ben de seni götüreyim mi Çanakkale’ye?

Leyli bir anda duyduğu cümleye bir anlam veremedi. Ne cevap vereceğini de bilemedi. Şenol tekrar ‘’

ne dersin Leyli ? Benimle gelir misin Çanakkaleye?

Leyli heyecanla elinde ki bıçağı parmağına sürttü. O acıyla da ufak bir çığlık attı. Şenol hemen koştu.

Masadan bir peçete alıp kesiğin üzerine bastırdı. Elinin acısını unuttu leyli. Yaktı o parmağını usulca

tutan el çocuk Leyli’nin yaşlı elini. ‘’ Sen ne diyesen?’’ dedi gözünü parmağından çekmeden. Kendisi

bile zor duymuştu söylediğini. ‘’ Benim gönlüm sana aktı Leyli. Sevdim örtünün altından gördüğüm

kömür saçlarını, içime saplandı kaldı sürmeli gözlerinin bakışı. Çocuğunda nikahında yok Mustafa’la

biliyorum. Üstelik Mustafa’nın Güle’yle çocuğu olunca sen o evde bir hizmetçiden başka bir şey

olmayacaksın. Sen de beni istersen alırım tayinimi memleketime. Kaçar gideriz buralardan. Kendi

evin, kendi çocukların olur.

Leyli çocuk lafını duyunca başından aşağı kaynar sular döküldü. ‘’ Benim çocuğum olmuyor. Güle o

yüzden geldi ‘’ deyiverdi bir çırpıda.

‘’ Olur Leyli çocuğunda olur. Ne doktorla var olmaz deneni olduran. Ben baktırırım sana. Götürürüm

doktorlara. Hem olmasa da olur. Sen benim çocuğum olursun ben senin. Benim Çanakkale de anasız

iki çocuğum var. Anaları öldüğünden beri benim anamla kalıyorlar. Onlara ana olursun. Tabii eğer ben

Mustafa’dan ayrılmam. O’nu seviyorum dersen iş başka.

Leyli tereddütsüz’’ gelirem’’ dedi. Bu kez korkmadan Şenol’un gözlerine dimdik bakarak. ‘’ Nereye

dersen, ne zaman dersen gelirem.’’

Piknik dönüşü Güle’yi aldı Raife Bibi’den. Artık Güle’nin eziyetleri bile zoruna gitmiyordu.

Çıkıp gidecekti nasıl olsa. Deli Güle’ye de Mustafa’nın anası baksın. Şehzade geliyordu ya Paşa

konağına…

Sonra ki bir ay süresince iki kez okula gidip gördü Şenol’u. Tayini çıkmıştı artık toparlanıp gitme vakti

yaklaşmıştı. Son gidişinde boş sınıfın kapısını kapatıp sarıldı Şenol Leyli’ye . Sımsıkı sarıldılar

birbirlerine hiç konuşmadan nefes bile almaya korkarak.

Güle hamileliği ilerledikçe öyle bir dayanılmaz hal almıştı ki artı sadece evdekilere değil bütün

mahalleye işkence etmeye başlamıştı. Yatmaktan sıkıldığında mahalleye çıkıyor o gün kimin evine

gittiyse de kavga etmeden geri dönmüyordu. Güle evden çıktı yine beş dakika sonra avlunun tahta

kapısı gıcırdayınca Leyli eyvah yine kiminle dövüşüp geri geldi diye düşünerek kapıya koştu. Gelen

Güle değil mahalleden bir çocuktu. ‘’ Leyli yenge, sehen kaymakamlıktan kağıt gönderdiler’’ dedi.

- Yoh lo, benim kaymakamlıkla ne işim olur?

- Hem vallahi hem billahi Leyli yenge. Örgetmen demiş al bunii, Leyli Hanım’a ver. Diyesen

kaymakamlıktan gelmiştir. Gendinden başkasına vermeyeceksin.

Leyli öğretmen lafını duyunca çocuğun elinden kağıdı hemen aldı. Çocuğun eline şeker koyup çocuğu

hemen savuşturdu. Odaya gidip kapıyı kitledi. Kağıdı okuyup hemen yaktı. Şenol Leyli okuyabilsin diye

koca koca harflerle yazmıştı mektubu. Mektup eline geçtikten sonra ki üçüncü gece saat on bir de

otogarda olacaktı Leyli. Öncelikle evlilik yüzüğü olmak üzere para, altın, kıyafet neyi varsa evde

bırakacaktı. Sadece nüfus cüzdanını alıp gidecekti otogara.

Acaba nüfus cüzdanım nerede, diye düşündü. Akşam Mustafa gelince konuyu açtı.

Mahalledeki kadınların sağlık ocağına gideceklerini. Kendisininde onlarla gidip ağrıları için hap

alacağını söyledi. Nüfus cüzdanının gerektiğini ekledi Mustafa’nın yüzüne bakmadan. Mustafa

ceketini istedi. Ceketinden cüzdanını çıkarıp Nüfus cüzdanını Leyli’ye uzattı hiç konuşmadan.Zaten

artık hiç konuşmuyordu kendisiyle. Yarım akıllı Güle’nin bile saçmalamalarına cevap veriyor Leyli’ye

yokmuş gibi davranıyordu. Çocuğu Allah vermiyor muydu? Leyli2nin elinde olsa o da ana olmak

istemez miydi? Elinde olmayan bir sebepden bir insana neden böylesi zulümler reva görülüyordu ki?

Ertesi gün komşusuna yalvarıp sağlık ocağına gitmeye ikna etti. Mustafa hiçbir şeyden şüphe

etmemeliydi. Güle’yse artık hepten çekilmez bir hal almıştı. Dayanacak gücü kalmamıştı Leyli’nin.

Hele sobayı yakarken Güle’nin arkadan gelip bacağına attığı tekme Leyli için bardağı taşıran damla

oldu.

- Yeter, ha yeteer… Kız sen benden ne istisen? Vallah yüklüdür demem geberdirem ha seni.

Leyli’nin çıkışı karşısında afallayan Güle geri çekilmiş görünse de daha da hınçlanarak akşam Mustafa

gelince çocuğumu düşürmek için beni dövdü diyerek Mustafa’ya yalan yanlış bir şeyler anlattı.

Mustafa hiçbir şey demeden yerinden kalktı. Sobanın yanında duran maşayı eline aldığıyla Leyli’nin

sırtına demir maşayı indirdi. İlık darbeyi alan Leyli odadan dışarı kaçmaya çalışırken Mustafa bir maşa

darbesi de bacağına denk getirdi. En son odanın kapısında elini yumruk yapmış Güle hem Leylinin

sırtına vuruyor hem de ‘’ karra yere giresen Leylaaaann’’ diye bağırıyordu.

Leyli kendisini odaya kilitledi. Üzerine tünediği yatakta bacağını açıp baktığında bacağının

kömür gibi simsiyah olduğunu gördü. En sağlam darbeyi sırtına aldığına göre kimbilir sırtı ne

haldeydi.

Bitecekti işte yarın gece bu işkenceler bitecekti. Yarın geceki otobüs Onları önce Ankara’ya , oradan

da Çanakkalede ki bahçeli evlerine götürecekti. Menzil başka bir şehir değil başka bir dünya’ydı.Yolları

uzun ama menzilleri kutsaldı. Yolun sonu varış değil vuslat olacaktı. Belki Şenol O’na orada düğün

yapardı, belki eline kına yakarlardı hatta belki gelinlik bile giyerdi. Yarın yola çıkarken Mustafa’ya gelin

getirilirken eline tutuşturulan bez bohça bile olmayacaktı yanında. Bomboş, çırılçıplak, geçmişi geride

bırakıp gidecekti.Geçmişten ne bir yüz, ne bir isim, ne bir anı olacaktı bundan sonra ki hayatında.

Dünyaya yeni gelmiş kadar boş ve temiz gidecekti yeni hayatına.

Gece sırtının ve bacağının ağrısından hiç uyuyamadı. Sabah kalkıp günlük rutin işlerini yaptı

kimse bir şeyden şüphe etsin istemiyordu. Nasıl olsa bugünün de bir sonu vardı. Bugün gün geceye

dönerken Leyli için gecelerin karanlığı gündüzün aydınlığına dönecekti nasıl olsa.

Saatler saatleri kovaladı. Akşam yemeği yendi. Mustafa hiç yüzüne bakmıyordu. ‘’ O yüzüne köpekler

işeye’’ , dedi içinden. Sofralarını kurdu kaldırdı. Çaylarını verdi. Odasına gidecekti ki Güle Hanım

seslendi: ‘’ Leylaneyyy , bacağıma kramp girdi. Ovarsan iyi gelir’’. Hiç sesini çıkarmadan gitti çirkefin

uzattığı bacağını ovmaya başladı. Biraz fazla sıktığında Güle boşta olan öbür bacağıyla Leylinin

kollarını tekmeliyordu. Mustafa’nın halinden bu duruma sinirlendiği belliydi ama yine de Güle’nin

şerrinden korkup sesini çıkarmıyor gibiydi.

İşkenceyi kısa tutup ‘’ biz yatıyıh ‘’ dediler. Onların odalarına gitmeleriyle Leyli salona koşup

saate baktı. Saat on olmuştu. Otogar yürüyerek beş altı dakika sürerdi. İçerdekiler uykuya tam

dalınca çıkardı. Otobüs saatine kadar otogarın tuvaletinde saklanacak tam hareket ederken binecekti.

Bu arada Mustafaların odasından tartışma sesleri geliyordu. Yarım akıllı Güle kimbilir neyi

bahane etmişti yine. Allah vere de fazla uzatmadan bitirip zıbarırsınız diye içinden söylenirken

tartışmanın daha da alevlendiğini duydu.

Güle odadan fırladı. Leyli’nin saçına yapıştı. ‘’ Sen ne Mustafa’yı fişekliyorsun, bana fışkırtıyorsun?’’

diye bağırıyordu. Leyli ‘’ Güleyyy ben Mustafa’yı senden ayrı ne görmüşüm ne konuşmuşum. Yapma,

etme’’

Mustafa odadan fırladı. ‘’ Ma yeter deli Güley yeter ha yeter. Kadının haberi bile yohtur. O bir şey

demedi. Komşinin camını kırmışsın. Gendi geldi anlatti. Cinin kızdı mi mahlede cam çerçeve

bırahmisan. Leyli’nin de suçi var. Sana sahip çıhmi. İkinizi de ataram kapının öğüne. Alaram deyzem

kızıni. Siz de enik kimin sokaklarda sürünürsüz. Aklınızı başan alın ha.

Güle Mustafa’nın sözlerini duyunca deliye döndü. Bu defa Mustafa’nın üzerine saldırdı.

Beklemediği bu saldırı karşısında şaşıran Mustafa kendini koruma içgüdüsüyle olacak ki birdn

yaptığına kendisi de sonradan inanmayarak Gülenin karnına tekme attı. Güle iki büklüm oldu. Leyli

olanları şaşkınlıkla seyrediyordu. Güle’nin dizlerine kadar uzanan geceliğinin altından ayak bileklerine

doğru boşalan kanı gördü Leyli. Hepsi gördü. Şimdi üçü de aynı yere bakıyordu. Kimse yerinden

kıpırdamıyordu. Güle hayvani bir çığlık atarak masa da duran bıçağı kaptı. Leyli Güle’nin kendisine

yöneleceğini anlayınca kapıya doğru koşmak istedi ama sırtında hissettiği acıyla daha fazla koşamadı.

Güle deli gibi durmaksızın saplıyordu bıçağı Leyli’nin sırtına. Leyli ilk birkaç darbeden sonrasını

sayamadı. Gözünün önünde kavuşamadığı Şenol’un, kendisini bekleyen iki öksüz yavrunun, bahçeli

evinin, gelinliğinin görüntüleri dans ediyordu. Leyli odanın eşiğinde son nefesini verirken

Çanakkale’ye giden otobüste Şenol Leyli’nin gelmekten vazgeçtiğini düşünerek kafasını cama

dayamış gözyaşı döküyordu. Ancak ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfasında ‘’ KUMA CİNNETİ’’

başlıklı haberi gördüğünde anlayacaktı Leyli’nin kendisinden vazgeçmediğini ama hiç bilmeyecekti

sürmeli gözlü çocuk gelinin son nefesini verirken adını söylediğini.

Ertesi gün morgdan alınan çocuk gelin Leyli’yi vücudundaki , sırtındaki, bacaklarındaki

morlukları yeni görüp de neler yaşadığını o an da anlayan annesi ve ablaları o körpecik bedeni

toprağa koyarken; ülkenin her yerinde Leyli’nin yaşıtları hayatlarını kazanmak için, kendi kararlarını

kendileri verebilmek için, kimseye kul köle olmamak için üniversite sınavına giriyorlardı. Leyli gibi

kayıp hayatlardan biri olmasınlar diye düşünen anne babalarının dualarıyla…

ÖYLE YIKMA KENDİNİ

ÖYLE MAHSUN, ÖYLE GARİP

NEREDE OLURSAN OL,

İÇERİDE, DIŞARIDA, DERSTE, SIRADA

YÜRÜ ÜSTÜNE ÜSTÜNE

TÜKÜR YÜZÜNE CELLATIN

FIRSATÇININ, HAYININ

DAYAN KİTAP İLE

DAYAN İŞ İLE

TIRNAK İLE, DİŞ İLE

UMUT İLE, SEDA İLE, DÜŞ İLE

DAYAN RÜSVA ETME BENİ…

AHMET ARİF

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik