Reklam
Reklam
istanbul escort
Karınca Yuvası
Onur Sancak (Yaşam Koçu)

Karınca Yuvası

Bu içerik 739 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

 

 

 

 

Murat kısık gözleri, kırmızı yanaklarıyla,  toraman bir çocuktu.  Bir kabahat işlediği zaman yanakları kızarıyor, yüzündeki çiller daha da belirginleşiyordu.

Çok yaramazdı. Mahalleli ondan illallah etmişti. Annesi onu erkek çocuk diye çok şımartıyordu. Eve şikâyete gelen kadınlarla ağız dalaşına giriyor, oğlunun üstüne fiske kondurmuyordu. Bütün mahalle ana oğuldan yaka silkiyordu. Bir tek babasından korkuyordu. Babası da annesine sözünü dinletemiyordu elbette.  Annesi, Murat üzülür diye babasının kızmasına izin vermiyordu. Dayak yemesin de, dövsün diyordu. Oğluna kıyamıyordu.. Babası, her şikayete gelen komşusunu  genellikle mahcup bir şekilde özür dileyerek yolluyordu.

 Babası:

”Şımartma şu çocuğu, konu komşuyla aramız açıldı” diyordu ama nafile. Ne annesine ne de Murat’a laf anlatamıyordu.

Murat kapının arkasında pis pis sırıtıyor, çocuklara karşı daha da hırslanıyordu. En yakın arkadaşları, Özgür ve Orhan idi. Sadece onlarla kavga etmeden oynuyordu. Üçlü çete kurmuşlardı. Önüne gelene çatıyor, kavga çıkarıyorlardı.

“Halis kelebeleriz önümüze çıkanı tekmeleriz” diyerek, önüne çıkan herkese tekme atıyorlardı.  Karşılık veren olursa kavga ediyorlardı. Onlardan daha büyükse karşılarına çıkan, tekme atıp kaçıyorlardı.

Bütün ağaçları tek tek geziyor, bozmak için karınca yuvası arıyorlardı. Ellerine çomak alıyor, ağaç diplerinde buldukları karınca yuvalarını bozuyorlardı. 

Yine bir gün karınca yuvasını bozarken gören,  hoca dayı, gidip Murat’ın kulağını çekti.

“Niye kulağımı çekiyorsun?” diye adama etmediği küfrü  bırakmadı.. Taşı alıp adamın ayaklarının dibine fırlattı. Adam elindeki bastonla Murat’ı sokağın aşağısına doğru kovaladı.

“Günah değil mi?” dedi Hoca dayı. ”deyyus niye bozuyorsun karıncaların yuvasını?”

“Sana ne?”

“Bekle orda da şu bastonla,  sana neyi bir göstereyim sana.”

“Sen ne karışıyorsun, babam mısın?”

“Biri de gelip senin yuvanı bozup, başına yıksa, anandan babandan ayrılsan ne olur?”

“Onlar insan mı?”

“İnsan olmasın, onlar da canlı.”

“Kimse bizim yuvamızı yıkamaz Hoca dayı.”

“Utanmaz boyundan büyük laflar ediyor. Seni bir yakalarsam, görürsün sen gününü.”

“Seni babama söyleyeceğim.”

“Söylemezsen hatırım kalır. Söyle ulan. Utanmaz herif. Onlar değil mi seni şımartıp başımıza salan.”

Hoca dayı elinde baston Murat’ı kovalıyor, Muratta dar sokaktan tüm gücüyle koşarak kaçıyordu.

O günden sonra her gece rüyasında karıncaları görmeye başladı. Rüyasında karıncalar ağlıyordu. Sonra evlerinin bir duvarı yıkılıyor, içinden karıncalar çıkıyordu. Yıkılmış duvarın arkasında hoca dayıyı görüyor, kaçmaya çalışıyor,  kaçamıyordu. Hoca dayı “Sen katilsin” diye bağırıyordu. “Katil.” Sabaha kan ter içinde uyanıyordu.

Bir daha karınca yuvasını bozmadı. Ama rüyaları görmeye devam etti.

Bir seksen beş boyunda, yüz on kiloda iri bir delikanlı oldu. Tuhaflıkları büyüdüğünde de bitmedi elbette.

Tekvando kursuna gitti. İlk maçına çıkacağı gün heyecanlıydı.  Gösteri başlar başlamaz, başı döndü. Tribünden seyirciler kapıya doğru koşuyordu. Ne olduğunu anlamamıştı. Herkes kapılara gidiyordu. Gösteriye devam etti. Antrenörleri de koşar adımlarla çıktı.  Sonra gösterideki arkadaşı da, dışarı soluksuz gidince, şaşkın şaşkın etrafına bakmaya başladı. Ne olduğunu anlamıyordu. Sonradan büyük bir depremin olduğunu anladı. Başının döndüğünü sandığı sırada, salonun sallandığını anladı. Panikle kendini sokağa attı. Saatlerce kendine gelemedi.

Üniversiteyi bitirdiği yıl, öğretmen olarak bir ilçeye atandı. Hafta sonları, ilçenin bütün çalışanları bir lokalde toplanıyorlardı. Yine öyle bir hafta sonuydu. Vakit geçirmek için lokale gitti.  Yanına üst düzey bir görevli oturdu. Sohbet esnasında Murat’a ne iş yaptığını sordu. Devlet görevlisiyim dedi. Adamın yüzü değişti. “Öyle mi?” dedi. Gizli bir görevde zannetti Murat’ı. O günden sonra ilçede ona gösterilen önem de artı. Sürekli bedava sinema biletleri, konser biletleri gelmeye başladı. Neredeyse her şeyden bedava yararlanıyordu.  Beleşi seviyordu hani. O yüzden bu oyunu bozmak istemiyordu. Anlaşılacak diye de, ödü kopuyordu. Eğer öğretmen olduğunu anlarlarsa,  onu başka bir ilçeye kesin sürerlerdi, bunu biliyordu. Çünkü o kadar çok faydalanmıştı ki bu durumdan, yedikleri, içtikleri, gezdikleri burnundan gelecekti emindi. Çoğu lokanta ondan para almıyordu. Nerdeyse üç öğün farklı lokantalarda karnını doyuruyor beş kuruş para vermiyordu.  Tayini çıkana kadar bu oyunu oynamıştı.

İş arkadaşları onu evlenmesi için,  kızlarla tanıştırıyorlardı. Bazen o kızları, bazen de kızlar onu beğenmiyordu.  “Çok kabasın” demişti kızın biri, “öküzün tekisin.”

İş arkadaşı Ali Osman, onu kuzeni kirazla tanıştırdı. İlk görüşte kiraza kanı ısınmıştı. Kiraz da onu tanımak istemişti. Kimseleri beğenmeyen Murat, Kiraz’dan etkilenmişti.

Kiraz da yeni atanmış bir öğretmendi. Evlenmek istiyordu. Murat’ı da beğenmişti. Biraz daha yakından tanımak istiyordu. Hoşlanmıştı da.

İlk buluşmalarını arkadaşları ve Kiraz’ın kuzeni Ali Osman ile birlikte bir kafede yapmışlardı.  Masaya oturur oturmaz Murat her zamanki gibi yersiz espriler yapıp kahkahalarla gülmeye başlamıştı.

“Ben komik bir erkeğim” dedi.

“Öyle mi?” dedi kiraz. “Ben niye gülmüyorum?”

Murat bir şey söylüyor,  sonra dakikalarca kendi kendine gülüyordu. Bu durum çok hoşuna gitmemişti Kiraz’ın.  Bir daha görüşüp görüşmemek konusunda kararsız kalmıştı. Tuhaf davranışları vardı. Bu yaşta bir adama yakıştıramıyordu Kiraz. Bir daha buluşmamak üzere Murat’ın yanından ayrıldı.

Murat,  başka bir gün, müzikli bir yerde akşam yemeğinde Kiraz ile buluşmak istedi. Fakat Kiraz istemedi. Murat’ın ısrarlarına Ali Osman dayanamadı, Kiraz’a baskı yapmaya başladı. Kiraz, kuzeninin baskısından sıkıldı ve ona bir şans daha vermeye karar verdi. İçinde keşkeler kalsın istemiyordu. Vereceği kararın doğruluğundan emin olmak istiyordu.

Kiraz, ilk akşam yemeği yiyecekleri yerin, nezih bir yer olmasını istiyordu. Mum ışığında romantik bir yemek. Düşünmesi bile hoştu.

Hayaller ve hayatlar farklıydı.  Kenar mahalde, salaş bir kebap salonuna götürmüştü.  Perdeler güneşten üzülmüş, en küçük müdahalede yırtılmayı bekliyordu. Masa toz içindeydi.

“Ben burayı çok severim “dedi Murat.

“Ucuz olduğu için mi?” dedi Kiraz.

“Ne alakası var. Ben ciğeri çok severim. En iyi ciğeri burası yapıyor. Benimle birlikte olduğun için şanslısın her buluşmamızda ciğer yersin.”

“Ben ciğer sevmem” dedi Kiraz.

“Sende amma sosyetik takılıyorsun. Ciğer sevilmez mi? Hele kimyonla.. missss. İşte o zaman senin ellerini bağlasınlar, benim ayaklarımı….”

“Anlamadım.”

“Şaka yapıyorum. Senin de ayaklarını bağlasınlar.”

“Ne diyorsun sen ya. Bağlamak falan.”

“Ya sen de, hiç espriden anlamıyorsun.”

“Bence sende anlamıyorsun.  Espri yaptığını zannediyorsun.”

“Artık sen öğretirsin.”

“Öğrenebilirsen.”

“Zekiyimdir merak etme.”

“Her şeye de bir cevabın var.”

“Sende de sürekli bir memnuniyetsizlik. Biraz andan keyif almaya bak.”

“Sen taş devrinden mi kaldın?”

“Ne demek bu?”

“Öküzsün demek.”

“Yalnız bak evlenince böyle laflar beni bozar haberin olsun.”

“Evlenirsek” dedi Kiraz mırıltıyla.

“Ne dedin?”

“Hiçbir şey. Haydi, bir an önce yemeğimizi yiyelim gidelim.”
“Daha yeni geldik. Otur hele.

Rengi solmuş siyah bir kot pantolon ve kırışık ve dar bir gömlek giymişti.

“Akşam yemeğine geliyorsun. Biraz kılığına kıyafetine özen göstersen iyi olurdu. İnsan bakkala giderken bile böyle giyinmez” dedi Kiraz.

“Anla işte ne kadar doğalım. Ben kimse için farklı olamam. Neysem oyum.”

“Katışıksız bir kırosun.”

Masaya garson geldi.

“Ne vereyim abime?” dedi.

Kiraz.

“Nasıl konuşuyorsunuz.  Ne istersiniz falan deyin bari” dedi garsona.

Garson:
“Nasıl abla?”
“Ne ablası ayol. Sen benden kaç yaş büyüksün.”
“Saygıdan.”

Murat:
“Aldırma bilader. Sen donat şu masayı.  Ne varsa getir.” Dedi.

Garson tabağı masaya koyar koymaz, Murat nefes almadan yemeğe başladı. Hem yemeğini yiyor, hem de konuşuyordu.

Kiraz’ın midesi bulandı.

“Bir sus dedi. Yemeğini ye.”

“Ben ikisini de yaparım. Sen de yesene. Ciğerleri soğutuyorsun. Soğuyunca tadı kalmaz.”

“ Sende yavaş ye, boğulacaksın.”
“Ben alışığım bana bir şey olmaz.”
“Ya ilk defa bir kızla mı yemek yiyorsun. Sen kibarlık nedir bilmez misin?”

“Ben doğalım, söylemiştim.”

“Doğal değil, ayısın.”

“sen yemeğini yemeyecek misin?”

“Hayır.”

“O zaman ben yiyeyim ziyan olmasın.” Dedi ve Kiraz’ın önündeki yemeği aldı kendi tabağına döktü. “Ciğer soğursa tadı kaçar biliyon mu? Sıcakken yemek gerekir.”

“Afiyet olsun.”

“Yeseydin ya. Üstüne de şalgam iyi gitti. Ciğeri iyi pişirmişler.”

“Sağ ol, sayende tıkandım. Ya ilk buluşmamız böyle mi olacak?”

“Daha ne olsun. Şanslısın. Beni en doğal halimle gördün. Başkası olsa kendisini saklar. Farklı davranır.”

“Keşke sen de ayılığını saklasan.”

Masadaki bütün mezeleri sildi süpürdü. Yemek sonrası karnını ovuşturmaya başladı.

“Çok yedim ya. Ama yine de yiyebilirim. Karnım doydu şimdi sohbet edebiliriz.”

“Susalım” dedi Kiraz.

Sahnede bir piyanist vardı. Sürekli peçeteye şarkı yazıp garsonla gönderiyordu. Kendi şarkısı söylenirken de deli gibi alkışlıyordu.

Yeni bir peçete aldı, oyun havası yazdı. Garsona verdi. Piyanist gülümsedi. Başıyla selam verdi.

“Murat Bey için söylüyorum. “ dedi.

Oyun havası başlar başlamaz kendini piste atıp deli gibi, hoplaya zıplaya oynamaya başladı. Kiraz elini yüzene kapattı.  Gördüğü manzaraya daha fazla bakamadı. Utançtan masanın altına girmek istedi.

Murat sahnenin bir ucundan diğer ucuna koşuyor, zıplıyor, omuzlarını titretiyor, göbeğini hoplatıyordu. Herkes ona bakıp gülüyordu. Ağlasın mı gülsün mü şaşırmıştı.

Kiraz çantasını alıp koşarak dışarıya çıktı.  Murat, Kirazın gidişinden habersiz hala oynamaya devam ediyordu. Masaya geldiğinde Kiraz’ın yokluğunu fark etti.  Garsona sordu. ”Gitti” dedi garson. Şaşırdı. Neden gittiğini anlamamıştı.

“Bu da amma kaprisli” dedi. “Sanırsın leydi.”

Kirazı aradı telefonu kapalıydı. Birkaç defa daha aradı, ulaşamadı.

Ertesi gün kirazı yeniden aradı. Kiraz açmadı. Uzun uzun tekrar tekrar çaldırdı.  Kiraz açmamakta direniyordu.” Çocukça davranışlar” dedi. “Daha olgunlaşmamış.”

Ali Osman’dan Kiraz’ın çalıştığı okulun adresini aldı.  Okula gitti. Kiraz bahçe nöbetçisiydi. Bahçede birisiyle konuşuyordu. Murat’ı görünce çok şaşırmıştı.

“Ne işin var burada?”dedi.
“Niye telefonlarımı açmıyorsun?”

“Sence”

“Benimle konuşacak kadar cesaretin yok mu?”

“Yok”
“Neden çekip gittin?”

“Beni utandırdın.”

“Utanacak ne yaptım?”

“Daha ne yapacaksın. Deli gibi oradan oraya zıplıyorsun. Göbek atıp,  gerdan kırıyorsun.”

“Söylemiştim ben eğlenceli biriyim. Hele bir de karnım doymuşsa,  kimse tutamaz beni.”

“Tutmasın da zaten, çek git.”

“İstemiyor musun?”
“Anlamadın mı?”

“Hayır.”
“Ben daha medeni, daha kibar birini istiyorum.”

“Ben çok kibarımdır.”
“Belli oluyor.”
“Biz birbirimize uygun değiliz. Hayata aynı pencereden bakmıyoruz.”

“Neye uygunluk. Biz karı koca olacağız. Etkilendim ben senden. İlk defa böyle oldum.  Ben sevdiğim insanların yanında rahatımdır. O yüzden senin yanında kendimi bıraktım. Senin pencereni göster ben de oradan bakayım.”
“Ama ben etkilenmedim.  Hoşlanmak karşılıklı olur.  Sen benim penceremden bakamazsın. Zil çaldı.  Ben şimdi derse gireceğim. Bir daha beni arayıp sorma. Seni istemiyorum. ”

Koşar adımlarla okulun merdivenlerinden çıktı. Kapıyı sıkıca örttü. Murat bahçede öylece kalakalmıştı.

Gözünün önü karardı. Yuvasını bozduğu karıncalar bahçenin her yerinden akın akın, üzerine üzerine geliyordu. Sanki her yerini ısırıyorlardı. Karıncaları kovmaya çalışıyordu ama gitmiyorlardı. Bağırmak istiyor bağıramıyordu. Karıncalar daha da çoğalıyordu. Sanki dünyadaki bütün karıncalar buradaydı. Nefesi daralıyordu, olduğu yere yığıldı.

Gözünü açtığında hastanedeydi. Ne olduğunu anlamamıştı. Annesi başucunda ağlıyordu.

“Ne oldu bana?” dedi.

Annesi:
“Kalp krizi geçirmişsin. Çok korkuttun bizi Murat’ım.”

“Kalp krizi mi?”

“Evet.”

 

Kapı açıldı, Kiraz elinde çiçekle içeriye girdi. Murat şaşkınlıkla Kiraz’a bakıyordu. Annesi Kiraz’ı görünce:

“Hoş geldin kızım” dedi.

“Geçmiş olsun.”
“Sağ ol kızım. Ben çıkıp biraz yürüyeyim. Hem dizlerim açılır.”

Murat cevap vermedi.

“Küs müyüz?” dedi kiraz.

“Niye küs olalım?”

“Ben seni üzmek istemedim. O gün biraz sinirlerim bozulmuştu. İyi gördüm seni.”

“İyiyim.”

Çiçeği sehpanın üzerine bıraktı. Arkasını döndü, tam çıkıyordu ki, “Gitme” dedi Murat.

Kiraz olduğu yerde kaldı.

“Gitme bana bir şans daha ver.”

Cevap vermedi Kiraz.

“Bana bir şans daha ver. Söz veriyorum daha kibar biri olacağım. Senin istediğin gibi biri olmak için çalışacağım.

“Oynamak yok ama.”

“İstesem de oynayamam. Kalbim sadece senin için atacak. O kadar harekete dayanamaz artık.  Belki düğünümüzde oynarım.”

“Önce arkadaş olmayı becerelim.”

“Ben senden çok hoşlanıyorum. Arkadaşın olmak istemiyorum. Sen benden hoşlanmıyor musun?”

“Bana biraz zaman ver.”

“Bana yeter ki bir şans ver. İstediğin kadar zaman veririm. Ben seni sevmekten vazgeçmem. “
Elini, Kiraz’a uzattı. Kiraz hafifçe elini tuttu. Yatağın kenarına oturdu.

“Ben ilk defa birini seviyorum. Birini sevmek, onu mutlu etmektir. Ben de seni çok mutlu edeceğim Kiraz. Söz veriyorum.

Kiraz hiçbir şey söylemedi.  Murat’ın yanağına küçük bir buse kondurdu.

“Beni bu kadar çok mu seviyorsun?”

“Evet.”

“Bir an önce iyileşmeye bak.”

“Peki, düğünümüzde oynayamayacak mıyım? İzin yok mu?”

Kiraz kahkahalarla gülmeye başladı.

“Sana oynamak yasak.”
“Bakalım daha ne yasaklar gelecek.”

Kiraz’a sımsıkı sarıldı.

Yeniden denemek için sabırsızdı ve bunun için zamana yolculuk başlamıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik