Reklam
Reklam
istanbul escort
Alev gibi
Onur Sancak (Yaşam Koçu)

Alev gibi

Bu içerik 625 kez okundu.
Reklam

     İnsan yaşamında tesadüfler olur. Belki de tesadüf değildir onlar. Belki bir tesadüftü belki de değildi. Bilmiyorum. Ama karşılaştım onunla. Hem de defalarca. Sadece gülümseyerek, selamlaşmanın dışında, tek bir kelime bile etmeden, çekip gittim çoğu zaman.

    Doğru zamana inanım ben. Her şey için mutlaka doğru bir zaman vardır. Bence Alev’i tanımak için en doğru zaman buydu. Tanımak, anlamak ve sevmek için.

    Alev gibi bir öykü anlatacağım mecidiyeköy escort nişantaşı escort istanbul escort şimdi size. Alev’in öyküsünü. Işığından gözleriniz kamaşacak. Belki de yakacak sizi, siz farkında olmadan. Merak edeceksiniz, ruhumda yükselen alevi. Ama göremeyeceksiniz, hüzünle örttüğü yüzünü, duyamayacaksınız, sevda türküleri söyleyen sesini, bakamayacaksınız, derin bakan gözlerine, sohbet edemeyeceksiniz onunla, dar vakitlerde telaş içinde.

    Çok soğuk bir akşamdı. Ayaz morarmış yanaklarıma her defasında, belli belirsiz canımı acıtarak çarpıyordu. Bir an önce sıcak bir yere girme hasretiyle yanıp tutuşuyordum. Binaya girdim. Buz kesmiş parmak uçlarım sızlamaya başladı. Asansörün kapısının önüne geldim. İki kişi daha vardı. Sessizce  yanlarında durdum. İri yarı, paltosunun yakasını kaldırmış adam bir süre bana baktı. Ben başımı öne eğdim. Yanındakine döndü. “ Bu ne soğuk kardeşim, ben böyle soğuk görmedim” dedi. Belki de bende görmemiştim. Yok görmüştüm. Birkaç kez içim buz kesmişti. Ruhum üşümüştü hatırlıyorum.

    Küçük asansöre üç kişi bindik. Onlar sohbete devam ediyorlardı. Ben de düşünüyordum. Ne düşündüğümü bilmiyordum ama. Bir başından bir sonundan hayatımı düşünüyordum. Kendimi sorguluyordum. Kızıyordum bazen, acıyordum yalnızlığıma. Onları dinlemediğimi göstermek için tavana bakıyordum. Tek istediğim bir an önce büronun bulunduğu kata gelmekti. Gerçekten çok kötü durumdaydım. Kendimi tutmasam olduğum yere düşecektim.

     Asansör kata gelince can havliyle kendimi dışarı attım. Kapının zilini ne zaman çaldım hatırlamıyorum. Anahtar sesi duyuldu. Ve gülümseyen gözlerle kapıyı açtı Alev. Buz gibi ellerimi uzattım. Hafifçe elini sıktım. “içeri gel” dedi. Bu sıcak davete itaat ederek içeriye girdim.

    Her zaman olduğu gibi yine şıktı Alev. Kendine has bir giyim tarzı vardı. Asiydi, taktığı aksesuarlarla. İtaatkardı, omzundaki siyah şalıyla, yalnızdı yüzüksüz parmağını saklamaya çalışırken. Hüzünlüydü, göz pınarlarında hapsetmeye çalıştığı yaşlarla.

    Ne kadar içten davranıyordu. Onun sıcak bakışları içimi ısıttı. Konuşmaya nereden başlayacağımı bilemedim.  Sustum. Uzunca bir süre. Cümle kurmak için kelime arıyordum. Ne zor şeydi şu konuşmak, konuşmak isteyip konuşamamak. “kahve içer misin? “ dedi. Başımı evet anlamında salladım. Hala söyleyecek bir söz arıyordum. Mahcuptum nedense. Onu rahatsız etmek istemiyordum. Belki de buydu sıkıntım. Anlamış olsa ki bendeki sıkıntıyı “rahat ol” dedi. Çıkar montunu. Kalktım montumu çıkarıp kapının yanındaki askıya astım. “Benim vaktim var. Dedi. Ben de sıkılıyordum.” Kalkıp masanın karşısındaki kapıyı açtı içeri girdi. Birkaç dakika odada yalnız kaldım. Ne garipti, daha önce sadece selamlaştığım, hatta bazen selam bile vermediğim insanla uzun bir dostluk yolculuğuna hazırlanmak. Ne garipti…

    Elinde kahve fincanlarıyla geldi.”Şeker atmadım kendin at” dedi. “şekersiz içiyorum” dedim. Bir yudum aldım, içim ısındı. Bir yudum daha aldım. Bir yudum daha….

    Sohbete o başladı. Sözcükleri dikkatli seçmesinden kültürlü olduğu anlaşılıyordu. Her cümlenin sonunda gülmesi de neşeli olduğunu gösteriyordu. Onun samimi tavırları beni rahatlatmıştı. Kırk yıllık ahbap gibi olmuştuk anılarımızı anlatırken. Sohbeti uzatmak için elimden geleni yapıyordum. Bahaneler bulmaya çalışıyordum. Birkaç dakika daha kalabilmek için, birkaç dakika daha konuşabilmek için, birkaç dakika daha susup yalnızlığımızı dinlemek için.

    Onun içten davranışı, samimi küçük kahkahaları, pencereden içeriye girmeye çalışan şehrin ışıkları çok hoştu.”Ne güzel oturduk. İyi ki geldin. Hep beklerim yine gel” dedi.”gelirim” dedim. Sizi rahatsız etmezsem. Güldü. “etmezsin, gel” dedi.

    Bu şimdiye kadar aldığım en güzel davetti. Mutlu olmuştum. Kalkıp kalkmamakta tereddüt ettim. Hem onu rahatsız etmek istemiyor, hem de sohbetinden mahrum kalmak istemiyordum. Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardı. Ya da olmalıydı.

    Kalkmak için doğruldum. “Ben de çıkacağım, bekle birlikte çıkalım “dedi. Tekrar oturdum. Masanın üzerinde duran çantasını açtı, bir şeyler koydu.

“İlginize teşekkür ederim, çok mutlu oldum” dedim.”Ben de” dedi. Gerçekten mutlu oldu mu diye düşündüm. Gerçekten sohbetimden keyif aldı mı? Bunu düşünmek bile güzeldi.

    O kadar çok şey anlatmak istiyordum ki şu kısa süre içerisinde. O kadar çok şey… Kendimi doğru ifade telaşına düşmüştüm. Beni anlatabilmeyi çok istiyordum. “İyi ki karşılaştım onunla, iyi ki…” dedim.

    Ayrılırken elimi uzattım. Belki de çok uzun sürecek bir dostluğun başlangıcıydı. Kazanımlarımı gözden geçirince, büyük bir kazancım olduğunu söyleyebilirim.

    Kar atıştırmaya başlamıştı. Hava daha yumuşamıştı sanki. Arkamı dönüp yürümeye başladım. Birkaç adım atıp durdum. Başımı çevirdim. Uçuşan kar tanelerinin altında bir kelebek gibiydi. Arkasından koşmamak için kendimi zor tuttum. Yeniden yürümeye başladım.

    Karda oluşan ayak izlerim beni ondan her adımda biraz daha uzaklaştırıyordu. En kısa zamanda nasıl olsa görecektim onu, konuşacaktım yine onunla susarak. Çok garipti özlemiştim onu. Bir an önce gidip uyumak, ertesi güne kavuşmak istiyordum. Evet, evet bir an önce gidip uyumalıydım. Bu gün bitmeliydi artık.

    Karları hınçla çiğneyerek, koşar adımlarla otobüs durağına gittim.

 

   

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik