Reklam
Reklam
İki Kıta Arasında AŞK
Engin Dinç (Yazar)

İki Kıta Arasında AŞK

Bu içerik 718 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Milattan Önce 667 de Antik Yunan’ın Byzantion’u, Bizans’ın Constantinopolis’i, Osmanlı’nın Asitane’si,  Dersaadet’i bugünün İstanbul’u bu şehir…

2008 yılında İstanbul Metrosu için yapılan Marmaray tüp geçidi kazıları sırasında Cilalı Taş Devri’nin sürdüğü milattan önce 6500’lü yıllara ait kalıntılara rastlanan şehrin, Anadolu Yakası’ndaki Fikirtepe’de yapılan kazılarda ise Bakır Çağı’nın sürdüğü milattan önce 5500–3500 yıllarına ait kalıntılar bulundu. Bunun yanında Kadıköy’de Fenikelilere ait kalıntılar bulundu. Traklar, kentin yakınlarına milattan önce 13. yüzyıl ve 11. yüzyıllarda Semistra kentini kurdular. Kral Lygos zamanında Sarayburnu’na, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde bir Akropolis kuruldu. Milattan önce 685’te Megara’dan gelen Yunanlar burada bir koloni kurdular. Kral Byzas’ın hüküm sürdüğü milattan önce 667 yılında ise Byzantion kuruldu. Kente Roma İmparatorluğu hâkim olunca, kentin adı Septimius Severus tarafından kısa süreliğine oğlunun adı Augusta Antonina kondu, ardından İmparator I. Konstantin zamanında kent Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edildi. Bu sırada Nova Roma olarak değiştirilen kentin adı benimsendi ve 337 yılında İmparator I. Konstantin’in ölümüyle Konstantinopolis’e çevrildi.

İçinde nice sevdalar, nice aşklar ve nice hüzünler barındıran; sevdiğinden uzak kalmış bir sevgilinin kalbinin kırıklığı gibi tam ortasından bölünmüş bir diyar, son yapılan kazı çalışmalarıyla yerleşimi yaklaşık 8500 yıllık olduğu ortaya çıkan dünyanın en eski ve vazgeçilmez şehri; İstanbul...

Bende uzaktan seyredip hep aynı soruyu sorardım: “İnsan bir şehir için neden şair olur, neden şiir yazar ki?” diye. Meğer o şairler ne kadar da haklılarmış, her geçen gün daha iyi anlıyorum.

Bu şehirden gidebilirsiniz ama hasreti öylesine büyük bir yer eder ki göğsünüzün sol yanında, dayanamaz geri dönersiniz. Eminönü’nde balıkçılardan balık yemesini, boğaza nazır bir bardak çayı, Gülhane’de yürümeyi ve Sultanahmet’te secde etmeyi özlersiniz. Aslında sahip olduğumuz, dünyanın üzerinde hayalleri ve emelleri olan bu şehrin değerini pek de bilmiyoruz. Oysa bundan yüzlerce yıl evvel Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dahi bu şehrin fethini müjdelemiş, fatihini övmüştür. Kim bilir belki bugün hayatta olsa en çok bu şehirde yaşamak isteyecekti. İnsanoğlu ne kadar da vefasız ki içinde yaşadığı bu mukaddes toprağın kıymetini bilmiyor. O günlerde, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “O şehri fetheden komutan ne güzel komutan, fetheden asker ne güzel askerdir.” demesiyle binlerce sahabe akın-akın bu topraklara gelerek o fethe nail olmak istemiş, birçoğu surların dibinde hayatını kaybetmiş ve mezarlarıyla bu şehre bir şeref daha katmışlardır. Öyle ki İstanbul da bulunan sahabe mezarı iki bin civarındadır. Bunlardan en bilinenleri ise; Eyüp Sultan Camii’nde bulunan Ebu Eyüp El-Ensarî (Halid Bin Zeyd), türbesi Ayvansaray da bulunan Ebu Şeybe El-Hudri, Ebu Derda, Amr Bin As ve daha niceleri… Yine Hazreti Musa’nın (a.s.) yeğeni ve İsrailoğulları peygamberlerinden olan Hazreti Yuşâ’nın (a.s.) kabri de İstanbul’da Beykoz, Yuşâ Tepesi’ndedir.

Türk-İslam eselerinin yanı sıra Bizans ve Ceneviz eserleri de bu şehrin gizli kalmış sırları arasındadır. Boğazın tam ortasında, aşka simge haline gelen kız kulesi, Cenevizlilerin kullandıkları Yoros Kalesi de bu şehirde yer almaktadır.

Bilim ve Kültüre başkentlik yapmış olan bu şehrin bugün kıymetsiz bir kalabalık bütünü, insanların artık yaşacak yer bulamadığı bir yer gibi gösterilmesi, ona hayranlık duyan binlercesinin yüreğini dağlıyor; bunlardan bir tanesi de benim.

“Nasıl bakarsınız öyle görürsünüz.” demek gerekiyor sanıyorum ki, birçok kişi trafik yoğunluğundan şikâyetçi, birçok kişi insanlarından şikâyetçi ben ise değerini bilmeyenlerden şikâyetçiyim. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin ilk defa uçmayı başardığı Galata Kulesi, Milattan önce 24 yılına kadar geçmişi uzanan Kız Kulesi, Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Süleymaniye Camii, Devlet-i Âli Osmaniye’nin başkenti. Yine nicelerinin girip de secde etme hayalini kurduğu Ayasofya bu şehrin anlatılabilecek onlarcasından birkaç tanesi…

İstanbul 4. yüzyıldan beri Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin merkezi olmuş ve diğer Ortodoks kiliselerinde merkezi olarak hizmet vermeye devam etmektedir. Aynı zamanda şehir, Türk Ortodoks Patrikhanesi ve İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin de merkezidir. Patrikhaneye bağlı Hristiyan inanç sahipleri İstanbul’a gelerek, denizden haç çıkartma töreni yaparlar ve vaftiz ile Hristiyan hacısı olurlar. Yine bu güzel şehrinde Sefarad Yahudileri 500 yılı aşkın süredir yaşamaktadırlar. İstanbul’daki Yahudilerin bugünkü nüfusu 22,000 civarındadır. Aşkenaz Yahudileri, Sefarad Yahudilerine nispeten daha yeni ve çok daha küçük bir topluluktur. Yahudilerin ibadethaneleri sinagoglardır. Şehirde bulunan aktif sinagog sayısı ise 20’dir. Bu sinagogların içinde en büyük olanı Beyoğlu ilçesinin Karaköy semtinde bulunan Neve Şalom Sinagogu’dur. 1951 yılında ibadete açılan sinagog en geniş cemaate sahiptir. Sefarad Yahudilerin dili olan Ladino dili (Yahudi İspanyolcası) 65 yaş üzeri kişiler tarafından konuşulur, 65 yaşın altındaki Yahudiler tarafından anlaşılsa bile artık konuşulamamaktadır.

Hem birçok milletin, hem de birçok dinin merkezliğini yapmış olan bu mukaddes şehri sevmemek, bu şehre şiirler yazmamak, bir aşk hissetmemek gerçekten de zor. Gitmedim, gitmem de diyerek önyargıyla yaklaşan varsa hiç önyargılı olmasın. Ne kadar kızsanız da; insanlarından, trafiğinden, sıkıntısından bunalsanız da o iki kıtayı ayıran boğazı görüp de “Ah! be iyi ki İstanbul’dayım.”dememek imkânsız…

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Monaco – Monte Carlo
Monaco – Monte Carlo
Yunanistan-Atina
Yunanistan-Atina