Reklam
Reklam
istanbul escort
Bir Gram Sevgi
Ayşe İkiz (Oyuncu)

Bir Gram Sevgi

Bu içerik 535 kez okundu.
Reklam

 

 

 

 

 

 

 

 

Günler saatleri saatler zamanı geceler gündüzü gündüzün geceleri kovaladığı gün onu gördüm. O takım elbiseli hali dik duruşu dikkatimi çekmişti. Hiç böyle olmamıştım. Kendi kendime mırıldanmalarım beni bile şaşırtıyordu.

Tesadüf eseri markette karşılaşmamız belki de ikimiz için bir adımdı. Uzun yıllar olmuştu.

-Sevgi neydi?

-Aşk neydi?

-Özlem neydi?

Bunları unutmuştum.

Karşı komşu oluşumuz da bir tesadüf olabilir miydi?

Kimdi?

Neydi?

Neciydi?

Neyin nesiydi?

Merak uyandıran bu sorularıma kendi kendime cevap arıyordum. Kalbimin ok gibi atışı, adeta ritimlerle dans edişi, engel olamıyordum.

Aynanın karşısına geçip saçlarımın ahenkle dans edişini uzun uzun izliyordum. Saatlerce kendimi izliyor, bir hayal dünyası içine giriyordum.

Bu ben miydim?

Yoksa ilk görüşte aşk mıydı?

Kendi kendime konuşmalar heyecanlar ritimler bozuklukları aşk ateşi hayaller Paris….derken Sanat Merkezine gitme zamanım gelmişti. Öğrencilerle uzun bir sohbet beni bekliyordu.

***

İstanbul koca İstanbul adeta gökyüzü masmaviye boğulmuş kalabalık vızır vızır insanların geçtiği yollar ara, sokaklar, caddeler, kafeler restorantlar, iş yerleri bankalar, holdingler, mağazalar insanların ahenkle dans ettiği koca İstanbul seninle yaşamak güzel.

Nihayet yoğun bir trafiğe takılıp Sanat Merkezine gelebilmiştim. Fatma Teyze her zamanki gibi kahvaltımı hazırlamış beni bekliyordu. Onu o kadar çok seviyordum ki hayatımda özlemlerimi onunla bastırıyordum.

Sırdaşım, ablam, annem gibi olmuştu. Bana her sabah sarılıp koklayarak öpmesi kahvaltımı hazırlaması bana destek oluşu benim en büyük desteğimdi. Fatma Teyze altmış beş yaşındaydı. Yetim torununa bakıyor yatalak hasta eşine destek oluyordu. Ben de onun artık bir kızı olmuştum. Birbirimizi hiç üzmüyorduk. En ufak sıkıntımda telaşa kapılır neyin var? Diye sorardı.

Kahvaltımı yapmış odama geçmiştim. Ama halen içimdeki o heyecan gitmiyordu. Bu durumu Fatma Teyze’ye anlatmalıydım.  Kendimi toparladım ve durumu anlattım. Kızacak sanmıştım. Bir an keşke anlatmasaydım demeler peş peşe dizildi.

“Kızım sen aşık olmuşsun, bunda utanacak ne var. Senin de hakkın. Sen mutluluğu hak ediyorsun” demesi üzerine kocaman bir oh çektim içimden.

Karşılaşma

Dışarıda yağan yağmurun altında koşarak eve gidiyordum. Sudan çıkmış bağlı dönmüştüm. Balık mı bana dönmüştü ben mi sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Ah bu soru işaretleri.

Yanımda duran kırmızı araba “buyurun çok ıslanmışınız” demesi üzerine yağmuru unutmuş gözlerimi dikmiş ona bakıyordum.

-Yağmurda çok ıslanmışısınız izin verin sizi de bırakayım. Aynı yolumuz,  aynı bina komşusuyuz. Buyurun lütfen, demesi üzerine arabanın ön koltuğuna kendimi nasıl attım bilmiyorum. Heyecandan teşekkür etmeyi bile unutmuştum.

Günler günleri kovaladıkça samimiyetimiz bizi birbirimize daha çok yakınlaştırmıştı. Beraber akşam yemekleri hafta sonları sinema eğlenceli vakitler geçiriyorduk.

Emre ailesinden uzak yaşıyor, kendi işini yapıyordu. Yaşı benden büyüktü. Yıllar önce bir evlilik yapmış, anlaşamadıkları için boşanmışlardı. 

Eşiyle istemeyerek evlenmiş, hiçbir zaman onu sevememişti. Evlenmeden önce bir kızı sevmiş, ailesi tarafından istenmemişti. Ailesinin zoruyla eşiyle evlenmişti.  Onun hakkında birçok bilgiye sahip olmuştum.

Aşık olduğum adam dünyanın en güzel yürekli adamıydı. Beni incitmez kırmaktan korkardı. Birbirimizi deliler gibi seviyorduk, adeta tapıyorduk.

 

Fatma Teyze benim mutluluğumu gördükçe çok mutlu oluyordu. Ona her gün yaşadığım güzel günleri tek tek anlatıyor anlattıkça mutluluğumu paylaşıyordu.

 

Bir akşam eve dönerken Emre’nin ışığının yanmadığını fark ettim. Son konuşmamızda birazdan evde olacağım demişti. Emre yoktu. Aylarca ışığı yanmadı…..

Yine mi!  Yalnızlık, umutsuzluk, Kaybediş…

***

İlk turne çıkışımız bir köy olmuştu.

Dağların arkasında kalmış bir köy. Köy havası bambaşkaydı. Tezek kokusu koyunların meleyişi, köpeklerin havlayışı, çeşme başındaki kadınların su dolduruşu…ne kadar güzel bir görünümdü. Büyükşehirlerden uzak kalmış bir yaşama tarzı.

Gençler sanata dair bir bilgiye sahip değillerdi. Hiç tiyatroyla tanışmamışlardı.

Öğrencilerle bu fırsatı onlara verme şansına sahip olduk. Koca bir sahne onların pür dikkat bizi izlemeleri adeta onların o ilk tiyatro ile karşılaşmalı onları için büyük bir mutluluk olmuştu.

Onların hayatı bambaşkaydı. Kız çocuklarını okutmuyorlar, tarlada çalıştırıyorlar küçük yaşta evlendiriyorlardı. Erkekler kahvede okey atar kadınları ise gece gündüz evde tarlada çalışır, geçimlerini üzerlerine alırlardı. Farklı bir dünya idi sanki. Özgürlükleri ellerinden alınmış, köle gibi kullanılıyordu.

Çeşme başında mavi gözlü saçları sırma sırma dökülen bir kızla karşılaşmıştım. O kadar güzeldi ki masmavi gözleri dikkat çekiciydi. O gözlerde bir acı bir yalvarış vardı adeta. Siz nerden geldiniz demesi üzerine konuşmamız oracıkta başlayıverdi. Okulu ilkokul beşinci sınıfta bırakmış, babasının zoruyla otuz yaşındaki bir adamla evlendirilmişti. Hayatın zorluklarına küçük yaşta atılmıştı. Hayalleri vardı. Okumayı ve öğretmen olmayı çok istiyordu.  Babası onun hayallerini yok etmiş, köle olmasına sebep olmuştu.

Hayaller, umutlar, yıkılış…

 

Köydeki insanları tiyatroyla tanıştırmamız sevgiyle karşılanıyordu. Nihayet turnemiz son bulmuştu. Ayrılık vakti gelmişti. Dağların arasında kalmış tezek kokan derme çatma evler, ahırlar, damlar… Sizlerle tanışmak da güzeldi.

 

***

“Ve kaderimin kahkaha attığı günler”

Merdivenin başında oturmuş tir titreyen minicik bir beden. Eli yüz kir içinde, maviş gözlü beyaz tenli güzel çocuk. Yoldan geçen insanların acı dolu bakışları.

Kim bilir ne kadar güzel hayalleri var. Sen de diğer çocuklar gibi sırtında çanta, arkadaşlarınla koşarak okula gitmek, eline kalem kâğıt almak, sabırsızlıkla öğretmenini beklemek. Teneffüs zili çaldığında o uzun koridorlarda arkadaşlarınla doyasıya koşmak. Çocukluğunu doyasıya yaşaman gerekirken, omzunda taşıdığın ağır yüklerin, yaşam mücadelen kaldırım taşları sokaklar.

Yaz kış demeden eline aldığın bir peçete ile sokaklarda dolaşıp peçete satıp, günlük karnını doyurmak zorundasın. Bugün sıcak bir çorba içebilir miyim? Akşam eve ekmek götürebilir miyim? Kardeşimin sütünü alabilir miyim? Hayatı hep miyim… miyim… miyim… lerde dolu bir minicik beden…

İnsanlar hep dertli hep sıkıntılı hep mutsuzdu. Bizde bu hayatın sillesinden o tokadı yemiştik.

Ben hayata yeniden tutunmuş, hayata yeniden dönmüştüm… İnsanlara yardım etmek benim için en büyük hazineydi. Belki de yalnızlığımı unutturuyordu.

Aklımdan Emre’yi atamıyordun. Biran karşıma çıkıp neden kaybolmuştu. Aklımın bir kenarında kalmış soru işaretli günler yakındı. .

Sanat Merkezi’ndeki yoğunluk nedeniyle koşturmacalar derken kendimi çok yorgun hissetmiş, eve erken gitmiştim. Ayaklarımı kanepeye uzatıp uykuya dalacakken bir telefonumun çalmasıyla uyandım. Yabancı numara tanımıyordum. Telefonumu açmamla Emre’nin sesini duyar duymaz kanepeden diğer odaya kendimi nasıl attım bilmiyorum. O heyecan o mutluluk bir yandan kırgınlık. Emre neden bir anda hayatımdan çıkıp gitmişti. Sorular sorular sorular.

Akşam yemekte buluşmak üzere hazırlanmaya başladım. İçim kıpır kıpır heyecandan ne yapacağımı bilmiyordum. Aynanın karşısında uzun uzun kendime baktım gözlerimdeki o ışığı görüyordum. Benim artık sevgiye ihtiyacım vardı. Sevilmeli ve sevmeliydim. Aşkı doyasıya yaşamalıydım. Onu ilk gördüğüm gibi içimdeki heyecan sonsuza kadar devam etmeliydi. Mutluluktan adeta gökyüzünde dans etmeliydim. Bulutların arasında kanatlanmış bir melek gibi uçmalıydım. Ve aşk geldi çattı….. 

Koskoca yılların su gibi akıp gittiği zaman sen mi beni yendin ben mi seni yendim… Acılarımı içime atsam da halen bir yaşama umudum var. Mücadeleme devam etmeliyim.   Evetler hayırların birbirini kovaladığı zamanlar.

Sanat Evini kapatmanın verdiği bir boşluk vardı içimde. Kendimi boş işe yaramayan bir koca hiç gibi hissediyor, evde kendimce bir şeyler üretiyordum. En azından oyalanabiliyordum.

Hayatımdaki yaptığım en büyük yanlışın bedelini ödüyordum. Kendimle hesaplaşmak da bana ağır geliyordu.  

Zamansız gelen sıkıntılar, insanı gecenin karalığında lodosa uğrayan gemi gibi hissettiriyor kendini, çaresiz, korkak. Aynı küçük bir çocuğun kendini güvende hissetmeyip ağladığı gibi… Ya insanlar çok vicdansız ya da ben ve benim gibiler çok hassas ve iyi niyetli keşke diyordum kendi kendime…

Ben de ağır bir sınava tabi tutulmuştum. Artık şaşırmıyordum. Canım artık daha az acır olmuştu. Hayat diyordum, ben senden bir şey beklemiyorum, senden benden bir şey alma diyordum.

Evliliğimizin dördüncü gününden itibaren attığı dayak halen devam ediyordu. Sürekli arkadaşlarıyla vakit geçirmesi, eve geç gelmesi, dayaklar bunun cabasıydı. Dört duvar arasına kapatılmış çaresizlik içindeydim. Beni seven adam bir anda nasıl böyle bir canavara dönüşmüştü. Kendimi yatağa atıyor hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Ben ağladıkça onun dayakları daha çok artıyordu.   

***

“Gerçeklerle yüzleşme”

Soğuk bir kış günü, yalın ayak sokaklarda dolaşıyor, Emre’nin sakinleşmesini bekliyordum.  Alışkanlıkları onu benden ve hayattan yavaş yavaş koparıyordu.

Çaresizlik

Çaresizlik

Çaresizlik…

Onun karşısında güçlü olmak zorundaydım ve onu hayata geri kazandırmalıydım. Benden ailesinden çevresinden uzaklaşıyor, hırçınlaşıyor, sinirleniyordu. Kendini banyoya kapatıyor saatlerce çıkmıyordu. Yemek yemiyor, gün geçtikçe ölüme adım adım yaklaşıyordu. İzin vermeyecektim, sevdiğim adamın kollarımda kaybolup gitmesine izin vermemeliydim.

Bir gece gördüğüm rüyanın etkisi halen üzerimdeydi.

-Ne zaman karşılaştın?

-Hatırlayamıyorum. Dipsiz bir kuyunun kenarındaydım.

-Sen attın onu oraya.

-Farkında değilim.

-Bunun sana kötü sonuçlar doğuracağını nasıl bilemedin?

-Bilmiyorum. Daha fazla saçmalama.

-Ben saçmalamıyorum. O öyle söylüyor.

-O da kim?

 

Masanın üzerindeki su dolu bardak masanın kenarına düşer. O anda yataktan fırlamamla masanın üzerindeki su dolu bardağın düşmesi bir olmuştu. 

Bardaktan kanlar akmaya başlar. Kanın akmasıyla beraber korku dolu dakikalar…

 Yerde paramparça olmuş bardağa bakıp yere eğiliyorum.  Cam kırıklarını toplamaya başlarken, o sırada eline cam parçası batmıştı. 

***

Telefonumun çalmasıyla hastaneye koşmam bir oldu. Artık o hayatta değildi. Başaramadık. Kötü alışkanlıkları Emre’mi ve beni hayattan koparmıştı. Morgun kapısına adım attığımda onu öylece yatar halde görmek beni bir kez daha yıkmıştı.

Öylece boylu boyunca yatıyor, mosmor yüzü  ve Emre’m yoktu artık… Lanet olası uyuşturucu onu ağına düşürmüş, yenememişti. Yenilmişti..

Hastane kapısından çıkarken söylediğim cümle:

Ördü kader ağlarımızı, seni benden beni senden kopardı.

 

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik