Reklam
Reklam
Limon Çekirdeği
Tanca Gültekin (Yazar)

Limon Çekirdeği

Bu içerik 883 kez okundu.
Reklam

Bugün olacak, diyerek uyandığı günlerin aksine, bezgin bir şekilde, gözlerini güne açtı. Halılarına uygun olarak seçtiği çiçek desenli perdeleri çıkarıp yerine simsiyah kalın perdeler taktığı için, sabah olup olmadığını kestiremedi.

Kocası Metin, işe gitmek için her gün aynı saatte kalkardı ama artık o başka odada uyuduğu için, gidip gitmediğini bilemezdi. Kolunun birini yatağından aşağı sarkıtıp, parmaklarını açarak birkaç kez yavaş yavaş salladı. Yatağında doğrulup oturur pozisyona geldi. Aylardır “ bugün başaracağım ”diyerek yataktan kalkmış, her defasında evde bir iki dolaşıp yatağına dönmüştü. Bu defa da öyle olacaktı. Metin’in ısrarlarına karşı gelmiş, bir psikiyatra gitmeyi şiddetle reddetmişti. Hiç bir ilacın, terapinin onu bu durumdan çıkarabileceğine inanmıyordu.Kalktı, evin içinde dört döndüğü günlerin acısını çıkarırcasına, ayaklarını sürüyerek banyoya gitti.Banyonun dolu olduğunu fark etti.

Metin her sabah duşunu alır, akşamdan hazırladığı giysilerini giyer, yirmi yedi yıl boyunca hiç değiştirmediği kokusunu sürerek neşeyle evden çıkardı.Çok titiz bir adamdı Kıyafetlerine, ayakkabısına, tıraşına, saçına, başına çok özenirdi. Ayla’ya “senin kadar güzel karısı olan adam kendine bakmalı kızım, beğenmezsin sonra beni” derdi. Bazen“ kızım”, bazen “tatlım”,bazen de Ayla’yı kızdırmak için “ biraderim” derdi.Kocası  öyle hoş, öyle yakışıklı gelirdi ki  Ayla’ya “dünya üzerinde bu kadar özel bir adam daha yoktur” derdi sıklıkla. O lanet olası kaza olmadan önce Ayla Metinden önce kalkar, kahvaltıyı hazırlar, kendisi de giyinir kahvaltılarını öyle yaparlardı. Ayla kendisini kapatmış olduğu yatak odasından çıktığı sabahlarda, mutfak masasında hiçbir şey göremediğine göre, Metin artık kahvaltı yapmıyordu. Akşam Metin işten gelirken ya hazır bir şeyler getiriyor ya da pişirmesi kolay yiyecekler hazırlayıp, bıkıp usanmadan, reddedeceğini bile bile Ayla’yı da çağırıyordu. Ayla o gelmeden bir şeyler yediği için, her seferinde Metin’in teklifine   kafasıyla “hayır”  diye cevap veriyordu.

 Banyonun kapısından odasına geri dönecekti ki, salon penceresinin  rüzgardan gürültüyle çarptığını duydu. Amaan isterse ev yansın, ona neydi ki. Odasına gidip Metin’in evden çıkmasını bekledi. Sokak kapısının kapanma sesini duyduktan sonra tekrar banyoya gitti. Lavabonun musluğunu açıp bir müddet suyun akışını izledi. Ellerini uzatıp geri çekti. Yıkamayacaktı yüzünü. Uykusunun açılmasını istemiyordu. Aynadaki görüntüsüne hissizce baktı. Hissizce çünkü aynada yabancı biri vardı. Yıllarca zeytinyağı ile ovup her duştan sonra maşaladığı platin sarısı saçlarını artık bakamadığı için makasla kırpık kırpık kesmişti. Kendisini Amerika’da ki, çöp kutularını karıştıran şişman evsizlere benzetti. Bir dudağının kenarında sigarası eksikti. Artık ölmekten ya da hasta olmaktan korkmadığına göre sigaraya da başlayabilirdi.

Banyodan çıkıp odasına yönelmişti ki salonun penceresi bir kez daha çarptı. “gidip kapatayım bu ses şimdi beni uyutmaz dedi” Aylardan sonra ilk kez salonuna girdi. Pencereye doğru giderken, gözü yerdeki saksılara takıldı. Öylece kala kaldı. “Metin” diyebildi sadece. Hiç sevmezdi Metin evde saksı çiçeklerini. Boşu boşuna yer işgal ediyorlar, kaldır at şunları derdi hep. Şimdi aylardır başına gitmediği çiçeklerinin sulanmış, topraklarının kabartılmış olduğunu görüyordu. Demek ki Ayla kendisinden ümidi kestiği halde Metin onun iyileşeceğine inanmış çiçeklerine bakmıştı. Eğer ağlayabiliyor olsaydı şu anda hıçkıra hıçkıra ağlardı.

Kazadan sonra sulu gözlü Ayla taş kesilmiş bir damla gözyaşı dökemez olmuştu. Tek tek her bir çiçeğine baktı gözleriyle sevdi onları. Çiçeklerin arasında tanımadığı ona ait olmayan bir çiçek gözüne çarptı. Sarı kare şeklinde küçük saksı onundu. Ama içindeki çiçeği tanımıyordu. Kimin dikmiş olabileceğini düşündü.

Salonlarına kazadan sonra Metin dışında kimse girmemişti. Çiçekler sabah sulanmış olmalıydı. Fazla verilen su, çiçeklerin altındaki tabaktan taşıp, parke zeminin üzerine yayılmış içinde fotoğraf albümlerinin bulunduğu tahta sandığın altına doğru akmıştı. Emel teyzesi ev hediyesi olarak boyamıştı o ahşap sandığı. Sandığın üzerine  dekupaj   yapılan Osmanlı harem resimlerini teyzesiyle birlikte seçmişlerdi. Emel, yeğenlerinin arasında en çok Ayla’ya düşkündü. Aralarında çok özel bir bağ vardı. Birbirlerinin her şeyini telepati yoluyla hissederlerdi. Teyzesinin, Aylanın şimdiki durumuna kahrolduğundan emindi. Resimlere bir şey olmamalıydı. O sandığın içinde, sadece kendisinin değil, Metin’in, Metin’in anne ve babasının, kendi anne babasının bütün anıları vardı. Oğulları Utku evlendiğinde, karısı Ewa, Utkunun bütün fotoğraflarını kendi evine götürmüştü. Utku aile anılarına çok da meraklı biri değildi. Ama Ewa aile fotoğraflarını, aile anılarını, soy ağaçlarını severdi.

 “Canım kızım” dedi Ayla. “Benim yüzümden çekirdek ailesi darmadağın oldu.”  Sandığı kuru bir yere çekti. İçindeki fotoğrafları halının üzerine boşalttı. Sandığın altı ıslanmamıştı. Bunları böylece halının üzerinde bıraksa, Metin gördüğü zaman nasıl olsa toparlayıp yerine koyardı.

O anda Ewa’nın kucağındaki Marek’le göz göze geldi.Bu fotoğraf da Marek otuz üç günlüktü.Onu daha kırkı çıkmadan Mersin’e tatile götürmüşlerdi.Ewa çok korkmuşu giderlerken. “Ya Marek’e bir şey olursa mama? Ben biliyor orası çok sıcak mama.” deyip durmuştu. Ayla “bir şey olmaz be kızım. Mersinde çocuk doğmuyor mu? Gül gibi bakarım ben ona” demişti. Gerçekten de bu tatil Marek’e iyi gelmişti. Bahçede, ağaçların gölgesinde uyuyor, uyanınca annesini emiyor, bezi bile bahçede değiştiriliyordu. Marek, öyle bir bronzlaşmıştı ki, maviş gözleri iyice boncuk gibi ortaya çıkmıştı. Resmi göğsüne bastırdı. “Ewa’m Marek’im” dedi. Öne arkaya sallanmaya başladı. O esnada geçirdikleri trafik kazası yine gözlerinin önünden geçti.

 “Prosze mama, Marek’i bebek koltuğuna bağla” demişti Ewa. Aylardır söylediği cümleyi tekrar söylemeye başladı. “Keşke onu dinleseydim. ” Utku’nun kullandığı arabada kaza sırasında camdan fırlayan Marek dışında diğerleri birkaç kırıkla atlatmışlardı. “Sahip çıkamadım çocuğumaaaaa, ben ölmeliydim, o çok küçüktü, Allahımmm dayanamıyorum. Al canımı Allahımm” diye haykırdı Ayla. Ewa’nın kaza ve sonrasında Marek’ in kurtarılamaması sonucunda, önce psikolojisi, buna bağlı olarak da Utku’yla arası bozulmuştu. “Yaktım oğlumu, gelinimi. Dağıttım gül gibi yuvalarını. Ben sebep oldum küçücük kuzunun ölümüne” diye,  aylardır kendisini  perişan etmişti Ayla. Ewa da bir süreliğine diyerek ailesinin yanına gitmiş, ama bir daha dönmemişti. Acaba Ewa Polonya ya gittikten sonra Utku’yla bir daha görüşmüş müydü? Utku annesinin sık sık ziyaretine geliyordu ama Ayla odasından çıkmıyor, herkese yaptığı gibi Utku’yu da geldiğine geleceğine pişman ediyordu. Ama şimdi merak etmişti acaba Ewa’yla Utku bir daha görüşmüşler miydi?

Çok büyük bir aşktı onlarınki. Utku üniversitede okurken arkadaşlarıyla Polonya ya tatile gitmiş, Ewa’ yla da orada tanışmışlardı. Görüşmeleri kışın da her türlü iletişim aracıyla sürmüştü. Sonra ki yaz  da Ewa Türkiye’ye gelmişti. Geldiğinde derdini anlatacak kadar Türkçe öğrenmişti. O yazın sonunda evlendiler. Ewa’nın annesi, babası, erkek kardeşi, büyükanne ve büyükbabası da geldiler düğüne. Öyle şeker , öyle keyifli, öyle neşeli insanlardı ki, iki aile birbirini kırk yıldır tanıyormuş gibi samimi oluvermişlerdi. Ewa’nın annesi Dorota bir gün “size çok özel bir leh yemeği pişirmek istiyorum” dedi. Ana kız önce market alışverişine gittiler. Daha sonra mutfağa girip yemeği pişirmeye başladılar. Mutfaktan gelen lahana kokusu bütün evi sarmıştı. Ayla merak edip büyükanneye ne pişirdiklerini İngilizce olarak sordu. Büyükanne “Bigos pişiriyorlar. Lehlerin çok özel misafirlerine pişirdikleri bir yemektir.” dedi. Yemek tabaklara servis yapıldığı zaman , Ayla kendini tutamayıp “Ayol bu bildiğimiz etli kapuska” deyivermişti. Fatsalı olan Metin çok sevdiği için bu ev yıllardır kara lahana kokardı. Ayla “Artık gelinimin hatırına beyaz lahana kokacak bu ev” diye ekleyince hepsi gülmeye başlamışlardı.

         Eline üniversite  yıllarında , bir okul partisinde  Metin’le birlikte çektirdikleri bir fotoğraf geçti. On dokuz yaşındaydılar .Bu fotoğraf çekildikten bir beş dakika sonra Metin elindeki sex on te beach şişesini Ayla’ya verip, “ lavaboya gidiyorum şunu tutar mısın?”demişti. O zamana kadar ağzına içki sürmemiş olan Ayla , merak edip içkiden bir yudum almış, tadı hoşuna gitmişti. “Aaa hiç de acı değilmiş” diyerek kafasına şişeyi dikip gazoz içer gibi şişeyi üç beş dikişte bitirmişti. Aylanın en son hatırladığı şey , aradan on dakika geçmeden yere pike yaparak düşüşüydü. Metin onu Çevre Sokaktaki bardan , Ayla’nın Hoşdere  Caddesi’ndeki evine kadar sırtında taşımıştı. Aylanın kahramanıydı Metin. Her tökezlediğinde destek olan , her düştüğünde kaldıran süperman .Ayla da Metin’in hayatında ki en büyük destekti. Evliliklerinin ikinci yılında baş ağrılarıyla başlayan, mide bulantılarıyla devam eden ve tetkikler sonucunda beyin tümörü teşhisiyle sonuçlanan süreçte ve sonrasında ki tedavi döneminde Ayla bir panter kesilmiş, çocuğa, eve, doktorlara,tetkiklere koşturmuştu. İki yıl süren ameliyatlar ve ilaç tedavileri sonrasında Metin iyileşmişti. Metin’in hastalığı öncesinde fatura yatırmayı bile bilmeyen Ayla, bu dönemde kimseye ihtiyaç duymadan, her işini kendi başına halletmişti.

         Fotoğraf   tomarının arasından, annesiyle Metin’in birlikte çektirdikleri bir fotoğrafı çekip çıkardı. “annemmm”, dedi. Uzun zamandır ilk kez birisini özlediğini fark etti.  

“Şimdi yanımda olsan, dizine yatsam, saçımı okşasan annem”

İnsanın hayatının her döneminde ilk günkü gibi ihtiyaç duyduğu tek şey anne şefkati olmalı diye düşündü.

 Fotoğrafta anneside Metin de muzipçe gülmüşlerdi. Metin kayınvalidesine çok takılırdı. Annesinin şeker hastası olmasına rağmen tatlılara olan düşkünlüğü Metin’i çok eğlendirir, her dakika bu konuyla ilgili espri yapardı.

Kontrolsüz bir sigara tiryakisiydi annesi. Sarma sigara içerdi. Sabah kalkar kalkmaz sarardı sigaralarını. Annesi ve babası akşama kadar birbirleriyle yarışırcasına o sigaraları bitirirlerdi. Yanında mutlaka kahve yada kaçak çay içilirdi. Eskiden olanları birbirlerine anlatıp gülerlerdi. İşin komiği anlattıkları şeyler ikisinin de bildiği, yada defalarca dinledikleri olaylar olmasına rağmen anlatanda dinleyende  her defasında çok gülerdi.

         Kardeşinin gülen bir fotoğrafını aldı  eline. Ayla dünyada gülmek en çok Ebuş’uma yakışır derdi hep. İki yanakta, iki kocaman  gamze. Ayla’nın canının yarısı, ciğerparesi, melek kalpli bacısı. Ebru anaokulu öğretmeniydi. Tam kişiliğine göre bir meslek seçmişti. Çocukları, yaşlıları, engellileri severdi. Sonsuz bir sabır, hoşgörü, ve sevgiyle yaklaşırdı insanlara. İki kardeş her sene yaz tatillerini, annelerinin yanında Mersin’de geçirirlerdi. Birlikte yer içer,  gezer tozar ,kışın ayrı kaldıklar günlerin acısını yazın çıkarırlardı. Ebru ablasını kazadan sonra da  hiç yalnız bırakmamıştı.  Evini barkını, çoluğunu çocuğunu bırakıp bebekler gibi bakmıştı Ayla’ya. Artık evine dönmesi gerektiğinde “Bana bak artık iyileştin. Yas süren de doldu. Cılkını çıkarmadan kendini topla,  fena yaparım bak. Yazlığa geldiğinde, eski Ayla’yı görmek istiyorum. Yoksa valla billa konuşmam” deyip ablasının boynuna sarılmış, gözleri davul gibi şişene kadar o vaziyette ağlamıştı. Ayla Ebru’ya güldüğü kadar hiç bir şeye   yada hiç kimseye gülmezdi. Ama Ebuş’u ablasını bu kez ne güldürebilmiş, ne de ağlatabilmişti.

Ayla’nın eline aldığı fotoğraf  Ebru yirmi yada yirmi bir yaşındayken çekilmişti. Yine pırıl pırıl parlayan bal rengi gözleriyle olabildiğince hayat dolu.  Evlerinin karşısında ki limon bahçesinde çekilmişti bu fotoğraf. O koca koca siteler yükselmeden önce Erdemli’nin her tarafı limon, portakal, nar, muz bahçeleriydi.

Arka fonda görünen limon ağaçlarına bakarken, bir anda az önce tanıyamadığı, kendisine yabancı gelen küçük sarı saksıya bir hamle yapıp, iki eliyle kavradı yüzüne yaklaştırdı.

 “Limonsun sen…Bebeğim benim.”dedi.

Kazadan önce limon çekirdeğini toprağa sokmuştu. O küçücük çekirdek can bulmuş, Topraktan fışkırmış, iki karış boy vermiş, fidancık haline gelmişti. Fotoğrafların yarattığı duygusal gerilimden sonra bu limon fidanı bardağı taşıran son damla ve Ayla’nın duygularını patlatan bir kıvılcım olmuştu. Hıçkırarak ağlamaya başladı.

 “Senin kadar olamadım ben. Tutunamadım senin gibi, sarılamadım hayata. Sen toprağı yarıp hayata uyanmak için uğraşırken ben de toprağa bir an önce girmek için uğraşıyordum. Sen çiçekler açmak için çabalarken bir karış boyunla, ben kendimi de beni sevenleri de soldurmak için elimden ne gelirse yapıyordum. Sen büyüyüp kocaman bir ağaç olacaksın, ben de iyileşip sevdiklerimle yaşlanacağım.Sen, sen en çok Utku’mun bahçesine yakışırsın. Ewa’m sulamalı seni, o kocaman yüreğiyle, sevgisiyle büyütmeli. Ben oğlumun bahçesinde, senin kokunla içmeliyim çayımı. Büyüyen limonlardan bir tanesini koparıp çantama koymalı, seni özledikçe o limonun kabuğuna tırnağımı batırıp, içime çekmeliyim mis gibi limon kokusunu. Torunlarıma anlatmalıyım bu liman ağacını çekirdekten yetiştirdiğimi. ”

         “Ewa’yı aramalıyım” diyerek fırladı yerinden.

 Numaraları çevirirken defalarca yanlış tuşladı. Bayan Dorota ya da Bay Andrzej açarsa telefonu,  derdimi nasıl anlatırım diye düşünürken Ewa’nın sesi duyuldu. Ayla önce kısık sonra da tiz bir sesle:

 “Ewa benim kızım, Ewa ben Ayla, mama, mama” dedi.

Ewa bir çığlık attı. “Mama iyisin, yani iyi misin?”diye sordu.

Ayla artık hem sesli sesli ağlıyor, hem de burnunu çeke çeke kahkalar atıyordu. “İyiyim Ewa’m. İyiyim güzel kızım. Sadece seni çok özledim.Yanına gelsem bana bigos pişirir misin? Utku’yu da alıp gelsem bizi misafir eder misin Ewa’m?” diye sordu.

 Ewa’nın cevabını beklemek Ayla’ya asırlar sürmüş gibi geldi. Ewa :

“Hayır mama gelmeyin” dedi.

Ayla yıkıldı. Omuzları düştü yeniden.

 “ Yapma kuzum öldürme beni” diye düşünürken Fatsa’ya gittikleri bir bayram tatilini hatırladı Ayla.

 Metin’in ağabeyi Fatsa da balıkçıydı. Utku, çocukluğundan beri her yaz tatilinde Fatsa’ya giderdi. Amcasıyla balığa çıkmak en büyük zevkiydi. Sabah dörtte, gün ışımadan balığa giderler, akşam üzeri ancak dönerlerdi. Bir gün önce Utku   Ewa’ya :

 “yarın amcamla balığa gideceğim” demişti.

Ewa unutmuş muydu? Yoksa kendisini de  mi  götüreceğini zannetmişti bilinmez, sabah kalkıp da Utku’yu göremeyince kıyameti koparmıştı. Akşama kadar bahçede ki hamakta yatmıştı. Ayla yemekler hazırlamış, Metin tepsiyle yanına götürmüştü ama  nafile . Akşam Utku geldiğinde özürler dilese de kendisini affettirememişti. Hatta bu olayın yarattığı gerilim günlerce sürmüş, Ewa yastığını pikesini alıp salonda ki kanepede yatmaya başlamıştı. Ayla da Metin de bu duruma çok üzülüyorlardı. Nihayet günler süren küskünlükten sonra, baba oğul çay içerlerken, Metin’in kolu Utku’nun eline çarpınca  Utku’nun elinde ki kaynar çay, bacağına dökülmüştü. Utku acıyla bağırınca Ewa içerden koşarak gelmiş,Utku’yu çeke çeke banyoya götürmüş, hemen bacağına soğuk su tutmuştu.Bu kez nazlanma sırası Utku’daydı. Ewa’nın ellerini itiyor. yüzünü öbür tarafa çeviriyordu.Ancak böyle bir olayla barışmıştı Ewa kocasıyla.

         Şimdi de  Ayla’yı  affetmemişti. “affetmesen de haklısın be kızım” dedi Ayla sessizce. O anda Ewa devam etti:

“Siz gelmeyin mama. Ben gelmek istiyor. Evimi özledim. Utku’yu,  seni, babayı çok özledim. Ben size dönmek istiyor mama. Ben sana bigos pişirecek, sen bana kara lahana. Anlaştık mama?”

Tanca GÜLTEKİN

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik