Reklam
Reklam
istanbul escort
Yalnızım Zehra
Onur Sancak (Yaşam Koçu)

Yalnızım Zehra

Bu içerik 974 kez okundu.
Reklam

 

Öykü: Onur Sancak

 

 

    Zehra’yla, her cumartesi buluşup, kaşarlı simit yemek benim için büyük keyifti. O günü iple çekerdim. Onun yanında olmak, çayımı yudumlarken gözlerine bakmak, doyumsuz sohbete başlamak, tarifi imkânsız bir mutluluktu.

    Beklide hayatıma giren kadınların içinde, ayaklarının üzerine basan tek kişiydi. Onun kendinden emin tavrı çok hoşuma gidiyordu. Ben kendime yeterim diyordu. Çoğu zamanda, bu sözünü doğrulamak için büyük çaba harcıyordu. Genellikle sıkıntıda olduğunu biliyordum, ama onun için hiçbir şey yapamıyordum. Belki de hayatla tek başına mücadele etmek ona güç veriyordu. Bu mücadelesinde yanında hiç kimseyi istemiyordu. Ona deli gibi aşık olduğumu bildiği halde, beni bile hayatına almamak için direniyordu.

    Gururlu kadındı doğrusu.  Ondaki gururu çok abartılı buluyordum. Paraya sıkışıyor, bütün ısrarlarıma rağmen kabul etmiyordu. Bazen zarfa koyuyor, çalışma masasının çekmecesine bırakıyordum. Küplere biniyordu o zaman. Parayı geri veriyor, birkaç gün küs duruyorduk. Ben dayanamıyor, telefon ediyordum. Yumuşuyordu o zaman. Gülüyorduk dakikalarca, hemen çiçeğimi kapıp, kapısına dayanıyordum. Bir daha böyle bir şey yapmamam için söz verdiriyordu ama ben sözümü tutamıyordum. Bu sahne defalarca oynanıyordu.

    Son günlerin popüler ismi Gülay Gül’e benzetiyordum. Onun havası vardı. Özellikle gözleri ve gülüşü çok benziyordu. Sesi de güzel olsa ayırt etmek imkânsızdı. Bazen Gülay diye çağırıyordum, havalara giriyordu o zaman. Hemen televizyon programı konuşmasına başlıyor, bir anda şöhret hastalığına tutuluveriyordu. İyi ki şöhret değilsin çok kaprisli olurmuşsun diyordum.”Herhalde tozu dumana katardım, star olmak kolay mı?”  diyordu. Hep zirvede kalabilmek insanın sinirlerimi yıpratır. Sen hep böyle kal. Ünsüz, benim Zehra’m olarak diye mırıldanıyordum. Bu sesle ancak kargalar dünyasında ünlü olabilirim diyordu.. Eline dokunmak istiyordum. Heyecandan titremeye başlıyor, cesaretim kırılıyor, vazgeçiyordum.

    İri takılar seviyordu. Her buluşmamızda mutlaka farklı bir takı oluyordu. Bunu fark etmemden de büyük keyif alıyordu. Çok yakışmış diyordum. Ne ince bir adamsın, senin gibi bulmak zor. Aramana gerek yok ben buradayım demek istiyor, sözcüklerle savaştan, bir türlü galip çıkamıyordum.

    Ona olan aşkımı söyleyemiyordum. Onu sevdiğimin farkındaydı ama bilmezlikten geliyordu. Bende onun bu oyununu bozmak istemiyordum. İki sevgili gibiydik zaten. Ya da ben öyle düşünüyordum. O her fırsatta iyi iki dost olduğumuzu söylüyordu. Oysa ben onun dostu olmak istemiyordum. Bunu daha ne kadar içimde saklayabilirdim bilmiyordum. Bir gün patlayacağımı biliyordum. Hem de Zehra’nın gözlerine bakarak, avaz avaz ağlayarak, onu sevdiğimi söyleyecektim. Ama şimdilik yalnızca ben yaşamaya karar vermiştim. En azından böylesi doğru gibi görünüyordu. Hem ben acı çekmeyi seviyordum. Alışmıştım. Ha biraz, ha daha fazla ne fark edecekti ki.

    Her gece yatmadan önce,  aynanın önünde duran resmini alıp, aşkımı ona itiraf ediyordum nasılsa. Zehra da bana gülümseyerek bakıyordu. Ben de seni seviyorum diyordu sanki. Gözlerimi yumuyordum sımsıkı. Boynuma sarılıyordu. Hissediyordum. Nefesi tenime değiyordu. Nasıl bir aşktı bu? Her gece Zehra’yı yanı başıma getiriyordu. Saatlerce sohbet ediyorduk. Her lafı dolandırıp, ona olan aşkıma getiriyordum. Aşkımız kirlenmesin diye, uyumadan önce vedalaşıyordum. Ne soğuk şeydi, her gece yalnız yastığa baş koymak. İnsanın ruhunun üşümesi. Tarifi imkânsız acı veriyordu.

    Onun hiçbir doğum gününü kaçırmıyordum. O da benim doğum günümü unutmazdı. Ona özel bir hediye alabilmek için günlerce dolaşırdım. Ne zor şeydi Zehra’ya hediye seçmek. Hiçbir şeyi ona laik bulmuyordum. Her şeyin en iyisi onun olmalıydı. Bazen param yetmiyor en yakın arkadaşım Alper’den borç alıyordum. Alper; “ oğlum sen delisin” diyordu. Boşa kürek çekiyorsun. Bir gün Zehra’nı kapacaklar. İşte ona dayanamazdım. Onun hayatına birisinin girmesi, benim çıkmam demekti. Eskisi kadar yakın olamamam demekti. Ben Zehrasız yaşayamazdım. Bence bunu o da biliyordu.

    Ne kadar güçlü görünmeye çalışsa da, zayıftı. Bunu en iyi ben biliyordum. Kaç defa onun başka şeyleri bahane ederek ağladığına şahit olmuştum.  O da hayatı ezmeye çalışırken, yaşamın ağırlığı altında eziliyordu. Bu konularda konuşmayı da sevmiyordu. O yüzden onun için hiçbir şey yapamıyordum. Çaresiz olmak ne kötü şeydi.

    İkimizde çok kitap okuyorduk. Aynı yazarları beğeniyorduk. Bazen sırf Zehra beğeniyor diye sıkıla sıkıla anlamadığım kitapları okuyordum. Yalnızca okumuş olmak için. Bazen de oturup kitapları tartışıyorduk. Çok entelektüel bir kadındı. Her şeyden mutlaka haberi oluyordu. Hiçbir haberi ilk defa ona veremezdim, mutlaka duymuş olurdu. Bazen senin de amma güçlü istihbaratın varmış derdim. Ne sandın derdi.  Beni hafife alma. Onu hiçbir zaman hafife almıyordum.

    Bazen kendime soruyordum, bizim ilişkimizin bir adı var mıydı? Neydik biz? Neyiydim ben? Onu sevdim seveli, bir tek kadın adı dahi girmemişti hayatıma. Sadakatse, sadıktım ona. Aşksa en yücesi bendeydi. Neydi bizim ilişkimizin adı? Dostluk muydu sadece? Neden bir defa bile bana seni seviyorum demiyordu. Hep arkadaşlığımızı iki lafın arasında tekrarlıyordu. Yoksa beni hiç mi sevmiyordu?

    Saatlerce konuşsa sıkılmadan dinlerdim onu. Hiç boş konuşmazdı. Bahsettiği her konunun ayakları yere basıyordu. Sanki masal dinliyormuş gibi hissediyordum kendimi. O zaman başımı göğsüne yaslamak, hafifçe gözlerimi yummak, derin bir uykuya dalmak istiyordum. Bilmiyordu, onunla beş dakika daha kalabilmek için neler yapıyordum. Her buluşmamızda onu otobüs durağına bırakıyordum. Bazen alacağım bir şeyler olduğunu bahane edip, onu dolaştırıyordum. Otobüs geç gelsin diye dua ediyordum. Onunla birlikte aldığım her nefes benim için bir hazineydi. Son zamanlarda hazinem kuruyordu. Onsuz olmaya dayanamıyordum.

    Her buluşmamızda, koşarak ona gidiyordum. Kendimi tutamıyordum. Beni bir telaş sarıyordu. Bir an önce onun yanında olmak için nefes nefese kalıyordum. Sanki yalnızlıktan korkup kaçıyordum. Ona sığınmak istiyordum. Ne korkunç şeydi yalnızlık. Çok iyi tanıyordum. Nefret ediyordum ondan. Ama yalnızlık beni çok seviyordu. Hiç peşimi bırakmıyordu. En çok yağmuru seyrederken gelip oturuyordu yanı başıma. Hüzün türküleri söylüyordum yalnızlığıma, gitsin başımdan diye. Yine de sabaha kadar terk etmezdi beni. İzin vermezdi Zehra’nın hayali girsin içeri. Yine kendimle konuşuyordum. Karanlık camdan kendime bakıp, gülüyordum. Dilimi çıkarıyordum, gecenin avuçlarına sıkışmış görüntüme. Başımı soğuk cama yaslar ağlıyordum. Ürperiyordum yalnızlıktan. İçim üşüyordu. Oturup sayfalarca şiir yazıyordum. Ne garipti, yalnızlığıma, yalnızlığı anlatıyordum. O bana vefalıymış gibi, gülümsüyor, seni hiç terk etmeyeceğim diyordu.

    Ne kadar kara oluyordu bazı geceler. Korkuyordum. Türkü söyleyemiyordum. Sıvası dökülmüş duvarlara bakıyordum. Orada yalnızlığımla saatlerce dans ediyordum. Yalnızlığım tek gecelik bir aşk gibi geliyor tüm cilvesiyle beni baştan çıkarmaya çalışıyor ama kandıramıyordu. Ben Zehra’ya aittim bunu bilmiyordu.

    Zehra’nın kaçıncı yaş günüydü bilmiyorum. Ona aşk şarkıları çalsın diye bir gitarist tutmuştum. Zehra çok duygulanmıştı. Gözyaşlarını tutamamıştı. Sen ne tuhaf bir adamsın beni çok mutlu ettin demişti.

Akşam da birlikte yemeğe çıkmıştık. Hayatımın en güzel günüydü. Ama son yemeğimiz olduğunu bilmiyordum. Son yemeğimiz olduğunu bilsem bütün cesaretimi toplar gözlerine bakarak yerdim.

    Yemek sonrası lapa lapa yağan karın altında saatlerce yürüdük. Bir tuhaflık vardı Zehra’da , sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi. O da cesaretini toplayamıyordu. Kar ne güzel düşüyor değil mi diyordu. Evet diyordum. Üşüdüm deyip koluma girivermişti birden. Hiçbir beklemediğim bir davranıştı. Kolumdan hiç çıkmasın istiyordum. Bu bizim en uzun ve son gecemiz olmuştu.

    Onun en yakın arkadaşı Semra, Zehra çok hasta biliyor musun dediğinde kırık sokak lambasından sıkıca tutunmuştum. Zehra çok hasta, sana söylemedi mi diye yineledi. Bilmiyordum dedim. O epeydir çok hasta şimdi hastanede oldukça ağır. Hiçbir cevap veremeden sadece yüzüne bakıyordum. Bu kötü bir rüya olmalıydı, ya da yalnızlığımın benimle oynadığı bir oyun.

    Bunun bir rüya olmadığını hastanede Zehra’yı bitkin halde görünce anladım. Ne kadar kötü görünüyordu. Uzanıp elimi tutamamıştı. Güç kalmamıştı parmaklarında. Canı yanıyordu bunu hissediyordum. Kendimi zorlayarak gülümsemiştim. Gitmeye hazırlanıyordum, elime dokundu.  Gitme dedi. Yanımda kal. Odada ikimiz kaldığımızda cılız sesiyle, yaklaş dedi. Sandalyeyi yaklaştırdım. Bana aşık olduğunu biliyorum dedi. Kıpkırmızı oldum. Bunu fark etmediğimi sanma. Ama sana bir cevap vermeme hastalığım engel oldu.

“Ben böyle mutluyum” dedim. Sen yorma kendini. Elini bir kez daha uzattı.”Ben de seni seviyorum” dedi.

O bizim yalnızlığı kovduğumuz tek gecemiz oldu. Sadece o ve ben vardık. O gece hiç bitmesin istiyordum. Zehra beni bırakacaksa da, o gece bir ömre bedel olmalıydı. Bunun için sabaha kadar elimden geleni yaptım. Sabah zorla beni gönderdi. Tüm ısrarlarıma rağmen dinlenmek istiyorum dedi. Çaresiz kabul ettim. Sabahın ayazında eve doğru yürüdüm. Beni ancak yürümek teselli edebilirdi.

    Kapıyı açar açmaz telefon çaldı. Arayan Semra’ydı. Zehra’yı kaybettik dedi. Buna ne cevap verilirdi bilmiyordum. Sustum. İyi misin? dedi. iyi miydim bilmiyordum. Zehra artık yok muydu? Ben artık onsuz muydum? Kapıyı açınca yalnızlık alaycı tavrıyla yine geldi. Karşımda gülümseyerek bana bakıyordu, ben ağlıyordum.

    Yine her cumartesi, kaşarlı simit alıyorum. Lokmalar boğazıma tıkanıyor. Yutamıyorum. Beni bırakıp gittin gideli, içimdeki sızı hiç dinmedi. Sensizliğe hiç alışamadım. Hiç olmazsa rüyalarıma gel, seni çok özledim. Sensiz hiç kimsem yok. Yalnızım Zehra.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik