Reklam
Reklam
Karanlik deniz
Tanca Gültekin (Yazar)

Karanlik deniz

Bu içerik 660 kez okundu.
Reklam

 

Bugünün sonunda acılarım son bulacak, öyle ya da böyle son bulacak. Sabah üç’ten beri dolanıyorum evde, vakit geçmiyor. Sana verdiğim süre, bana verdiğin süre dolmak üzere. Akşam 8.00’de gelmemiş olursan ben bütün acılarımı, sevinçlerimi, anılarımı, anne olabilme, yaşlanabilme ihtimallerimi kendimle birlikte sonsuzluğa uğurlayacağım.

Bunu daha fazla acı çekmemek için mi, yoksa seni cezalandırmak için mi yapıyorum ben de bilmiyorum. Bildiğim birşey varsa, sensiz nefes dahi alamıyorum. Seni ilk görüdüğüm andan beri sensiz yaşayamayacağımı biliyordum ,hani o otelde karşılaşmamız… Hatırladın mı?

 Başkanları karşılamak üzere otele geldim. Ne sıcak bir gündü öyle... Terleye terleye klimanın karşısına oturdum. Kapıdan Simge girdi. Her hafta aynı otelde seminerimiz olduğu için artık kardeş gibi olmuştuk. Simge otelin halkla ilişkiler müdiresiydi. Kahve içtik fal kapattık. Simge bana çok yakında birisi hayatına girecek ve bir daha çıkmayacak. O kadar yakın ki belki de bugün demişti. Bu senin son aşkın olacak sözü beynime mıh gibi çakıldı.

O gün bitti, gece oldu. Odamda bunaldım. Bara indim, bira söyledim. Biramı içerken gülümsedim kendi kendime. bugün biriyle karşılaşacaktım ve benim son aşkım olacaktı, dedim. Kafamı çevirdim. Kapıdan giren Simge’yi gördüm, yanında biri vardı. “ Allah’ım nolur Simge’nin sevgilisi falan olmasın”, diye yalvaracak kadar çarpıldım. Simge tanıştırdı.

- Otelimizin ortağı Deniz Bey, diğer otelimizde durduğu için karşılaşmamış olabilirsiniz, dedi,

Tokalaşırken gözlerine iyice baktım. Aynı benim gözlerim gibiydi. Büyük, yeşil ve hareli gözleri vardı. Masaya oturduk. Ne güzel adamdı, Ne sıcak sohbeti vardı. Güzel bakıyor, güzel gülüyordu. Artık hafta içi burada, hafta sonları diğer otelde olacağını söyledi. Bizim seminerlerimizde hafta içi oluyordu. Ayın 2 -3 haftası buradayım ben zaten.

Bana sordu;

-Ailen yok mu? Nasıl bu kadar ayrı kalabiliyorsun?

-Bir tek annem var. Hafta sonları görüşüyoruz ya siz? Sizin aileniz burada mı?

-Hayır eşim ve iki çocuğum İstanbul’da. Ben de artık hafta sonları görüşeceğim, dedi ve bütün umutlarımı bir enkaza çevirdi.

Zaten, o kadar doğal o kadar yapmacıksız konuşuyordu ki benim o kızarmalarımı, liseli kızlar gibi kırılıp bükülmelerimi o kadar görmezden geliyordu ki, zaten ya evliydi yada gay...

Kendime geldim, birinin kocası birilerinin babasıydı, kendine göre bir hayatı vardı. Bu kadar ilgimi belli etmeme ragmen, benimle bir erkek arkadaşıyla konuştuğu gibi konuşmalarına bakılırsa da karısını seven, evinde barkında bir adamdı. Annemin lafları kulağımda çınlamaya başladı. :

Aman kızım, yuva yıkanın yuvası olmaz.

 Kimsenin kocasına bakmayın

 Mutsuzluğun üzerine mutluluk inşa edilmez.

Neyse, en iyisi kendini kaptırmamaktı. Simge bir ara kalkınca ben Deniz’in yanına kaymak zorunda kaldım. Öyle güzel tütün ve parfüm karışımı kokuyordu ki… Babam gibi… genç yaşta ölen babamdan aklımda kalan bir tek bu tütün kokusuydu.

O zamanlar şimdiki gibi IV. Murat’ın, tütün içenin başı kesile fermanları yoktu. Babalar çocuklarının yanında sigara içerdi. Zararlıydı evet,  ama o zaman buna kimse takılmazdı. Tütün kokan babam, beni koluna yatırırdı. Ben onun kokusunu içime çekerek uyurdum. Çok küçük yaşta kaybettim babamı. Bugün arsızca sevilmek istememin başlıca nedeni, babamın genç yaşta kaybıdır, diye düşünüyorum. Her küçük kızın prensidir babası, kızları en çok babalar sever. Ben onu erkenden kaybedince, başkalarının beni çok sevmesi, onun kadar çok sevmesi için hep uğraştım. Ama çok iyi biliyorum ki o kanat kırıldı. O dal yok artık, beni de onun kadar kimse sevmeyecek korumayacak.

Ben bunları düşünürken

  • Neden gözlerin doldu senin ,diye sordu.
  • Yoook, dedim.
  •  Vaarrrr, dedi.
  • Aynı benim kızım gibi yaptın. Dudaklarını sarkıttın gözlerin buğulandı. Söylesene merak ettim ne düşündün ,dedi.

-Babam… Babam geldi aklıma, çok genç yaşta öldü benim babam, ben 10 yaşındaydım. Babamda 36 yaşındaydı. O geldi birden aklıma belki ondadır .

Yüzüme öyle bir baktı ki... O bakışı ancak ölürsem unutabilirim.

Odama çıktım Annemi aradım.

-Bu kez seni çok erken özledim annem.Sen özlemedin mi meleğini?

Annem duraksadı.

- Neyin var senin sesin iyi gelmiyor?

-Yok bişeyim, iki bira içtim ondandır.

-Zıkkım iç e mi?

- Peki, dedim.

 Kapattık.

Yaa çok ağlamak istiyordum .Kanalları karıştırdım.Siyah beyaz bir film vardı. Ooo… bundan iyisi olamazdı .Hülya Koçyiğit - Kartal Tibet senede bir gün. Doyasıya ağladım...

Ağarsa saçlarım

Solsa yanağım

Adını anmaktan

Yansa dudağım

Bu aşka canımı adayacağım

Yeter ki, gel bana senede bir gün.

İnternetten iyice araştırdım. Alacağım ilaçlar 15-20 dakika içinde etki ediyormuş. Saat 6.30’da ilaçları içeceğim. 8.00’de gelirsen yetişirsin ve kurtarıcım olursun, gelmezsen...

Bu işin böyle sonuçlanacağını ilk günden tahmin ediyordum, Gördüğüm anda anlamıştım, senin benim hayatımda gelgeç bir insan olmayacağını.

12 yaşında bir kızı ve 8 yaşında bir oğlu vardı. Monoton bir evliliği vardı. Adam eve gelir, çocuklar boynuna sarılır biraz çocuklarıyla oynar, “sen nasılsın”,  diye eşine sorar, eşi bütün gün arkadaşlarından topladığı konu komşu haberlerini sıralar, yemekte yatacak faturalar, annen, baban selam söyledi muhabbeti yapılır adam bunları ilgisizce başını sallayarak dinler, çocuklar yatırılır, üstleri örtülür ve yatılır.

Bunları tanışmamızda bugüne kadar geçen 3 sene içinde öğrendim. Karısından hiçbir şikayeti yoktu. Dışardan mutlu, huzurlu görünen bir yuvası vardı. karısından hep memnuniyetle bahsederdi. Bahsetmediği tek şey vardı AŞK...

Aşk istemez miydi bu adam? birisini özlemek istemez miydi? kıskanmak, kızmak, barışmak, tutkuyla, açlıkla sevmek istemez miydi?

Tanışmamızdan sonraki bir yıl boyunca çok güzel bir arkadaşlığımız oldu Deniz’le... O arkadaşlığın içinde herşey vardı... Söylenmeyen dile getirilmeyen herşey... Her hafta hasretle gidiyordum otele... İş saatlerimiz dışında, bütün vaktimizi birlikte geçiyorduk...

Buna rağmen yakınlaşmak için hiçbir girişimi olmuyordu, duygularımın karşılıksız olduğunu düşündüğümden, bende ona kız arkadaşımmış gibi davranıyordum.

 Karısını çok merak ediyordum. Çocuklarını, yaşadığı evi, çorap çekmesini, traş bıçağını, parfüm şişesinin nerede durduğunu merak ediyordum. Ailesiyle birlikte görürsem duygularımda değişiklik olur, diye düşünüyordum.

Zorla davet ettirdim kendimi. Evine giderken Simge, ben ve  anlaşılmasın diye otelden bir erkek arkadaşı da çağırdık, takıldık peşine. Kibarca bizi, akşam yemeğe davet etti, eşine haber verdi misafirlerimle geliyorum, diye...

Binaya girerken, yukarıya çıkarken gözlerim etrafı tarıyor hatta beynime kazıyordum. Buradan geçiyor, bu düğmeye basıyor, şu bakkala selam veriyor, diye. Ruh sağlığım o zamanlar bozulmaya başlamıştı sanırım.

Karısı kapıyı açtı. Deniz'in omzunda bile değildi boyu. Büyük ihtimalle karısının ailesi buraya sonradan göçetmişlerdi ki kadın bildiğin doğal sarışındı. Beline kadar sapsarı saçları, kocaman göğüsleri, incecik beli ve geniş kalçası vardı. Arnavut göçmeniymiş. İnadıyla yemiştir bu adamcağızı diye düşündüm Arnavutlar çok inatçı olurlarmış ya...

Kadın hepimizi sarılarak, öperek karşıladı, kocasına ne sarıldı ne öptü, herhalde adetleri değil ya da bizim yanımızda ayıp olur, diye öyle yaptı.

Salona aldı bizi, resim çerçeveleri gözüme çarptı. Her yerde resimler vardı. Duvarlar, gümüşlükte, komidinin üzerinde, gözümü çevirdiğin her yer çocukların, Deniz’in eşinin, muhtemelen anne-babalarının resimleriyle doluydıu.

Deniz ellerini yıkamaya gitti. Karısı da peşinden gitti. Peşkir tutacaktı zannımca!!!

Kendime kızıyordum, kadının ne suçu vardı? Kocana bir kadın aşık olsun, evine gelsin, bir de üstüne üstlük alay ederek, arkadaş gibi görünüp açık arasın. Çok ayıptı yaptığım .Bak adamın gül gibi yuvası, bir de kocaman kalçalı bir karısı vardı.

Resimleri incelemeye başladım. Birinde kadının üzerinde pembe satenden bir elbise vardı, Deniz takım elbiseliydi. Ellerindeki yüzüklerde kurdele olduğuna göre nişan resimleriydi. Deniz’in ifadesi değişikti. Gözünde bir ışık vardı. Bazen bizimleyken de bu ışık böyle yanar ama çok kısa sürerdi. Bir an olurdu, sanki ayıpmış gibi hemen sönerdi o ışık ve eski ruhsuz Deniz’e dönerdi. İşte o resimde, o çok sevdiğim ışık vardı. Düğün resmini aldım elime Deniz burada da çok mutluydu. Ağzını kocaman açarak gülmüştü, bu adam bu kadar neşeli olabiliyor muydu?

Demek ki severek ve isteyerek evlenmişti karısıyla...

Yanlarında iki çocukla geri geldiler salona. Çocuklarını tanıştırdı: Derya ve Derin.

Çocuklar bizim elimizi öptüler ve usluca bir köşeye geçip oturdular. Tuh! elimiz boş geldik. Hiç düşünemedik çocuklara gelirken birşey getirmeyi, annem duysa nasıl kızar... Annem asıl buraya niye geldiğimi duysa ne yapar onu düşünmeliyim.

Kadının yardımcısı geldi, yemekten önce bir şey alıp almayacağımızı sordu, kahve istedik. Evin yardımcısı 1.80 boyunda sarışın bir kadın, Rus falan herhalde. Kıskanmıyor mu bu kadın kocasını bu rusdan acaba? Ben kıskandım valla...

Yemeğe geçtik. Ne ara hazırlandıysa bu kadar yemek anlamadım. Yardımcısı yapmıştır herhalde, hep kendi yörelerine özgü içli köfteler, biber dolmalar, çorbalar,.. hazır mı aldı acaba? Lavaboya gitmek için izin istedim. Deniz “ben göstereyim”, dedi. Birlikte banyoya gittik... Benimle birlikte banyoya girdi, kapıyı kapattı, bana döndü “sarıl bana” dedi ve birden bana sıkıca sarıldı. Bir müddet öyle kaldı. Ne yapacağımı şaşırdım. Sonra ayrıldı hala yüzüme bakıyordu, “hayırdır kanka?”, dedim gülmeye çalıştım o öylece yüzüme bakıyordu.

-Afedersin çok içimden geldi, dedi. Ellerimle yüzünü tutup dudaklarından öptüm, yüzüm hala avuçlarımdayken nefes nefese

-Afedersin çok içimden geldi, dedim.

Sonrasında yemek mi yedim dayak mı yedim, o 1-2 saati nasıl geçirdim hiç bilmiyorum. Yemekten sonra kalktık, karısıyla sarıldık öpüştük, çocuklar yine elimizi öptüler ve ayrılıp otelimize döndük, Simge’yle sabaha kadar bu olayı konuştuk. Bir anlam veremedik. Birkaç yakınlaşmamız olmuştu, bu bir yıl içinde, bazen çok sarhoşken, bazen çok duygusal bir şarkıda dans ederken, ama hiç öyle çok dikkatimi çekecek “a evet ya, bu adamın bana ilgisi var”, dedirtecek bir hareketi olmamıştı. Acaba ilgimi anlamış ve bana acıdığından mı öyle sarılmıştı? “Yazık ya kıza mı” demişti acaba? Ohhh! ne güzel öptüm hemde kendi evinde kendi banyosunda... Hiç tepki vermedi, sonrasına yüzüme bakarken dudağı memnun olduğu zamanlarda yaptığı gibi bi kıvrıldı mı ne?

Sohbetlerimizin birinde babasından bahsetmişti uzun uzun. Babası çok çapkın, çok hovarda ,yemeyi içmeyi ,gezmeyi eğlenmeyi çok seven bir adammış. Annesini, alenen başka başka kadınlarla aldattığını anlatırken, tiz bir kahkaha atarak,

-Yaptığı bir apartmanın her katında bir dostu oturuyor şimdi. Apartmanın önünden her geçişimde annemin yaşadıkları aklıma geliyor, apartmanın temeline dinamit koyasım geliyor'' demişti.

Annesi çok yaşamamış zaten, hakkını da helâl etmemiş babasına. Çocuklarını hep tembihlermiş, evinize barkınıza sahip çıkın. Karınızı gece vakti camlardan baktırmayın, diye.

Çok üzüleceksin Deniz, gelmezsen çok üzüleceksin. Hayatın boyunca asla bu acıyı içinden atamayacaksın. Defalarca söz verdin bana, bu defa bitiriyorum,dedin. Her defasında ümitlendirdin beni, ama boş çıktı. Bu defa aynısını yapamayacaksın. Bu son, öyle ya da böyle bu son...

O hafta başında otele merakla, sevinerek, ne yapacağımı bilmeyerek gittim. Gün boyu görmedim onu. Ufff ne yapıyor bu adam bunca saattir?

Dayanamadım odasına gittim, sekreteri “ misafiri var” dedi, Geri döndüm, yarım saat 45 dakika oyalandım. Bir daha gittim, sekreteri yine “misafiri var” deyince odasına yöneldim. Kapıyı çalmamla içeriye dalmam bir oldu. Masasının önündeki  koltukta bir kadınla karşılıklı oturuyorlardı, önlerindeki sehpada viski şişesi, bardaklar, kuruyemiş falan vardı. Bok için, kim şimdi bu kadın? Kadın bana döndü soluk benizli, sarışın, kısacık saçlı bir kadındı. Üzerindeki dantelli tayt dikkatimi çekti. Oha! gündüz vakti içki, dantelli taytlar bu ne be?

Deniz çakır keyif bir şekilde “hayırdır kanka” dedi? Evinde olanlara atıfta bulunurcasına.

- Müsaitseniz derneğin hesaplarıyla, otelinkiler tutuyor mu bi kontrol edelim, demek için gelmiştim.

-Melekcim, her zaman muhasebeciyle yapıyorsun o işi, bu defada öyle yap, dedi.

Kadına döndü bir böyle çapkın çapkın gülümser gibi birşey yaptı. Hastır ya nerden çıktı bu şimdi?

Gece kadını bara da getirdi. Yanımızdan geçerken selam verdiler. Barda içki içtiler. Simge:

-Melek bu Deniz’de birşey var. Gözünü dikip aynadan öyle sana bakıyor.

Allah Allah neler oluyor bu adama böyle?

 Gece kadın Deniz’in odasında kaldı. Sabaha kadar uyumadım. Lobiye indim... Gece 4, 4,30 gibi Deniz kadınla çıktı. 5’te de yalnız geri döndü. Çok perişan görünüyordu.

Arkasından gittim, kapısı kapandı. Hemen kapıyı tıklattım. Açtı, gözleri kan çanağı gibiydi. Hiçbir şey demeden  kapıyı geçmem için daha da açarak kenara çekildi. Başı önünde eliyle “geç” yaptı, girdim. Kapıyı kapatıp, arkamdan geldi. Geçip koltuğa oturdum. Bacak bacak üstüne attım. ellerimi kucağımda birleştirdim .yüzüne bakıyordum. Gömleğinin üstten iki düğmesini açıp, gömleğinin eteklerini pantolonunun içinden çekerek çıkardı, karşıma geçip oturdu. Yüzüme bakıyordu, kafasını yana çevirdi. Tekrar yüzüme baktı, gözleri dolu doluydu.

-Ne yapacağım ben senle”.

Nasıl yani? ne gibi? benle sen derken?

Kafamda onlarca soru dolaşıyorken hiçbir şey diyemiyordum. Önüme geldi oturdu. Başını dizlerime koydu.

-Yardım et bana.

-Ne oldu? Ne derdin var senin? Benimle ne ilgisi var ?

- Benim kafamda, kalbimde, düşüncelerimde hayatımda senden başka hiçbir şey yok ki kendime engel olamıyorum.

Benim ona olan ilgimin farkında olduğunu, bir yıldan beridir, beni çok sevdiğini, kendini çok dizginlemeye çalıştığını, babasının annesine yaptığını kendi karısına yapmamak için çok direndiğini ama bana yenildiğini anlattı durdu saatlerce.  

Bugün o kadını bilerek getirmiş benim görmem için, o benden vazgeçemiyormuş, belki ben kadını görünce çeker gidermişim de bu hikâye bitermiş.

-Peki, neden kadını gece apar topar götürdün geri?

-Barda aynadan seni seyrederken yine dudağını büktün, gözlerin buğulandı, ilk tanıştığımız akşam babanın acısını anlatırken de öyle olmuştun. Sana bu acıyı tekrar yaşattığım için kendimden nefret ettim, dedi.

 - Ama bu işin sonunda daha büyük acılar var, Melek, hem de sadece sen, ben değil etrafımızda bizi seven pek çok insana da acı verebiliriz. Bana yardım et Meleğim.

 Elimle saçlarını okşuyordum, o bunları anlatırken.

- Bilmesin kimse. Kimseye acı vermeyelim, ama biz acı çekelim, sevinelim, kızalım, üzülelim bu aşkı bütün duygularıyla yaşayalım, yok bi beklentim senden. Korkma ailene bir zarar gelmeyecek senden istediğim sev beni çok sev, gittiği yere kadar yaşayalım. Söz veriyorum sana sıkıntı vermeyeceğim, dedim.

Beni aldı tütün kokusunu içime çeke çeke kolunda yattım. Sabaha kadar ne o uyudu ne ben uyudum.

Ben hayatım boyunca hep uslu çocuktum, iyi vatandaştım, hayırlı evlattım.Adımın önündeki sıfatlar her anne-babanın övünebileceği niteliklerdir.

Veli toplantılarından hep gururla çıktı annem. Okul müsamerelerinde hep ilk şiiri okuyan bendim. Piyano çalmış, baleye gitmiş annem nasıl bir çocuk hayal ediyorsa, ona göre şekillenmiştim. Çocuklar arasında ağaca dalmak diye birşey vardır mesela. Mahallede, seçilen meyve vermiş ağaca, toplanan mahallenin çocukları bir anda hücum edip, ağaçtan bahçe sahibi gelene kadar toplayabildiğin meyveyi toplar, ceplerine doldurur yada tişörtünün önüne biriktirir. Kaçar, her zamanki yerde buluşursun, serili gazete kağıdının üzerine herkes topladığını dökersin. Sonra arkadaşlarınla güle oynaya yersin birlikte topladıklarını. Ha bu arada mahalle de mutlaka “ağaca dalan vaaarr” diyen 1-2 gammazcı çocuk bulunur.

 Ben ne ağaca dalanlardan oldum, ne gammazlayanlardan. Ben annesi müsade etmediği için balkondan gülümseyerek seyreden çocuklardanım. Annem düzgün yetişmem için elinden ne geliyorsa yaptı ne biliyorsa öğretti. Ama bu arada arasıra nefes almama, sadece çocukların yapmaktan zevk aldığı şeyleri yapmama izin vermedi. Sokağımızı sel başmıştı bir gün. Hem de sıcak bir ağustos günü. Yağmur suyu muydu? Bir yerden bir boru mu ne patlamıştı. Sokaklar diz boyu tertemiz su olmuştu. Çocuklar bunun tadını öyle bir çıkarıyorlardı ki...

Kızlar eteklerini tuta tuta kolkola girip suyun içinde gezerken, erkek çocuklar, kendi cinslerine özgü kaba saba hareketlerle birbirlerini itiyorlardı. O kadar canım istemişti ki o suya girip ağır ağır yürümeyi, anneme söylediğimde gözlerini kocaman açmış:

- Bunu neden istediğini bile anlamadım bebeğim, serinlemek istiyorsan duş al annecim, demişti.

Annemle ben hep düz yoldan gideriz. Asla yan yollara sapmayız. Ağaca dalmayız, başkasına ait olana el uzatmayız, yerde para görsek eğilip almayız. Tabağımıza konan kadarını yer, ne tabakta yemek bırakıp ev sahibini üzeriz ,ne de bir daha var mı? diye tekrar isteyerek ev sahibine sıkıntı veririz.

Annemizin çantasından, babamızın cebinden para almayız. çantayı yada pantolonu kendisine verip, onun bize para vermesini bekleriz.

Annemin hayatım boyunca bana öğrettiği bu düstur-u aliyeler yerle bir oluyordu. Bir otelde elin adamının odasında, elin herifinin koynunda sabahla sen... Burada asıl önemli olan herifin koynunda olmak değil, herifin elin herifi olmasıydı. Çocukluğumda yapamadığım başkasının ağacına dalmış, yerde bulduğum parayı almış, babamın cebine el uzatmıştım...

 Welcome to hell, Baby... diyordu şimdi zebaniler...

Esasında ben ilk defa annemin onaylamadığı bir şeyi yapıyor değildim. Daha önce de burnumun dikine gidip, kuyrumu kısarak dönüşlerim vardır.

Üniversite 2. sınıfta evlenmek için tutturuşum gibi. Annem ne yaptı ne ettiyse beni vazgeçirememişti. Evlenmiş, okulun son 2. yılında evli barklı bir kadın olarak, okula devam etmiş, ilk yılı eh işte ama, 2. yılı işkenceyle geçirmiştim.

 Aşık olup bir heves evlendim, bu kezde evliyken okuldaki bekar arkadaşlarımın hayatlarına öykünmeye başladım. Ben de okuldan çıkıp cafelere gittim, gece onlarla dışarı çıkalım, diye eşimin burnundan getirdim. Hem eşimle olmak istiyor, hem de okulundaki sosyal hayatın bir dakikasını bile kaçırmak istemiyordum.

 Dondurma alır gibi bir top ondan bir top şundan değilmiş evlilik. Yapamadım son zamanlarda kavgalarımız dayanılmaz olmuştu. Çıktım geldim anneme, eski eşim biraz anlayışlı davransaydı, biraz ben büyürken, olgunlaşırken hatalarımı görmezden gelseydi, atlatabilirdik sanıyorum. Düzgün bir adamdı çünkü, düzgün de bir ailesi vardı.

Ben evin gelininden çok şımarık en küçük kızları gibiydim. Keşke bana o geçiş dönemimde biraz daha yardımcı olsaydı.

Kadınlığın, ana – babalığın, eşliğin bir okulu, bir kitabı yok. Malesef kadınlığa alışmak, öğrenmek genç kızlıktan kadınlığa geçiş gibi bir kaç dakika içinde oluvermiyor. Emek istiyor, öğretmen istiyor, eğitmek ve eğitilmek istiyor. Kayınvalidem yaktığım bir yemekten sonra,

-Biz hepimiz bu yollardan geçtik kızım, hemen olmaz. Her yıl bir kez daha kadın olacaksın. Ağacın kabuğu gibi düşün. Her yıl bir kabuk daha kuşanıp, ulu bir ağaç olunuyor üzülme, demişti.

 Ama eşim o sabrı göstermemişti.

 Saat 6’00 buzdolabına gittim. Daha önceden hazırladığım ilaç poşetini aldım. 2’şerlik 3 kutu antibiyotik acaba sadece bunumu içsem. 60 adet 1 kutuda antidepresan ilaç. Antidepresan 50’lik yaklaşık toplamda 110 adet hap ediyor. Şimdi burdayım içince babamın yanındayım.

 Şu saat oldu, Denizden hiç haber yok. Merak edip aramadı ya da bir mesaj bile çekmedi.

-Seni bir daha görmemek beni öldürür, demişti. Ne zaman demişti? Birlikte sabahladığımız zaman sonunda.

Bu adam bana ne zaman bu kadar aşık olmuştu?

O günün sabahında başlayan ilişkimiz dışında artık hiçbir şey beni mutlu etmiyor ve de ilgilendirmiyordu. Sevmek, aşık olmak, birliktelik bunlar her neyse dibine kadar yaşamaya kararlıydım. Sonucunun ne olacağı umurumda bile değildi. Otel personelinin bilip bilmemesi, iş güç, insanların ne diyeceği hiçbir şeyi düşünmüyordum.

Bir gün karısı ve çocuklarıyla geldi otele. Karısı samimiyetle bana sarıldığında, kendimden nefret edeceğimi düşünürken, kadından nefret ettim. Ölmesini istedim. Hayatımızdan çıkıp gitmesini istedim. Deniz’in hayatında herşey aynı kalsın bir tek o yok olsun, onun yerine ben geçeyim istedim. Benim olanı bana versin istedim. Kadın teklifsizce, kendi koluna dokunur gibi doğal hareketlerle Deniz’in kolunu tuttuğunda, o elini kırmak istedim. Yüzüne “ o benim, o beni seviyor, çık git onurunla, çekil aramızdan” diye bağırmak istedim. Ancak bunların hiçbirini yapamadım,yapamazdım. Deniz’in yüzünde öyle acı çeker bir ifade vardı ki, çaresizliği sanki yüzüne vurmuş, yüzündeki çizgiler belirginleşmiş, hepsi birer kılıç yarası gibi izler olarak görünmeye başlamıştı.

O an nefesim kesildi. Bu acıyı ona daha fazla yaşatamazdım. Sevgi böyle birşeydi demek ki. Kendisinin mutluluğu için kendi canından vazgeçmek.

 Canından vazgeçmeye gerek yok. Bu işin bir sonu da yok. Yol yakınden kurtulmak lazım. Onun ve de benim selâmetim için gerekeni ben yapacaktım.

 Şirketi arayıp annemin rahatsızlandığını, benim yerime birini gönderebilmelerinin mümkün olup olmadığını sordum. “Olur” cevabı alınca da, akşam uçağına yerimi ayırttım. Odama çıktım, nasılsa adam karısını ve çocuklarını bırakıp benimle ilgilenecek değildi ya… gittiğimi bile farketmezdi.

Duşumu aldım, bornozumla yatmayı oldum olası çok severim zaten, yatağıma yattım. Planet TV’de yine eski bir Zeki Müren filmi var. Onu dinleye dinleye uyurum. Gözlerim kapanmaya başlamıştı ki, kapım çalındı.

-Kim o, dedim, Simge’nin sesini duymayı umarak,

- Aç, dedi kısaca Deniz.

 Açtım içeri girdi. Yatağa bakıp yattığımı anlayınca,

  • Yine saçını kurutmadan uyuyacaktın anlaşılan. İyi ki gelmişim dedi.
  • Sağol sağlığımı çok düşünüyorsun .
  • O ne demek ?
  •  Beni birazcık düşünüyor olsaydın karını çocuklarını burnumun dibine getirmezdin. Neler hissettiğimi  biliyormusun? Bana kendimi nasıl bir adi şırfındı, orospu, fahişe gibi hissettirdiğini biliyor musun? Bence, sen yıllarca babana boşa kızmışsın çünkü toprak aynı toprak seninde babandan bir farkın yok. Belki de bu durumdan zevk alıyorsundur. Bir kadının koynundan çıkıp hayır abdest bozulmuşken diğerinin koynuna gir. Ohh, fantaziye bak. Bunun için mi getirdin kadını yanı başıma.

Dedim ve yüzüme tokat indi.

-Haddini aşıyorsun dedi.

Ben iki elimi tokatın geldiği yanağına koymuş, aynı anda da kendime gelmiş ben bu sözleri nasıl söyledim, diye düşünüyordum.

Arkasını döndü çekti gitti. Kapının çarpmasıyla bağıra çağıra ağlamaya başladım. Çocuk gibi tepine tepine ayağımı yere vura vura ağlıyordum.

Akşam kimselere görünmeden otelden çıktım havaalanına gittim. Bu yere bir daha ayak basmamaya yemin ettim. Gerekirse işte ayrılacaktım ama bir daha bu şehri  ve Deniz’i görmek istemiyordum.

Şirket artık ofiste çalışmak istememi uygun karşıladı. O kadar yorgun bitkin ve halsiz görünüyordum ki insanlar yoğun iş temposunun, her hafta git- gellerin beni çok yorduğuna inandı.

 Eski arkadaşlarımı aramaya başladım. Akşamları onlarla çıkmak iyi gelir zannetmiştim. Oysa keyif almaktan çok işkence çekiyordum. Hiçbir konunun içine dahil olamıyordum.

Akşam için ofisten arkadaşımla söyleştik. Sevgi'nin erkek arkadaşı benimle tanıştırmak için yanında bir arkadaşını getirmişti. Çocuğun benimle sohbete girmek için çabalaması beni sinir ediyordu. Tuvalete gittim. Aynada kendimi seyretmeye başladım. Yeni bir başlangıç yap, dedim kendi kendime, kimsenin saadetiyle oynama, unut onu. Kurtul hayatına bak. Farzet ki hiç tanımadın. Yok öyle birisi, hayatına onu tanımadığın günlerde ki gibi devam et, yok işte bu işin bir oluru. Ona da yazık sana da yazık. Adamın kurulu düzenine, evlatlarına da yazık.

Tamam anlaştık artık hayatımda Deniz diye biri yok.

Döndüm yerime, kararımı kutlayacağım. Bir içki söyleyeceğim ve buradan onu unutmuş olarak çıkacağım. Zaten bunu yapmak için döndüm ya, ben terkettim onu.

Kafamı kaldırıp garsona baktım. Baktığım yerde Deniz duruyordu. Gözüme inanamadım. Gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Hala orada duruyordu. Yanımıza geldi.

- İyi akşamlar.

. Masadakiler “iyi akşamlar” dedi. Ben öylece baktım kaldım.

 -Nasılsın melek?

- İyiyim, sen nereden bildin burada olduğunuzu?

- Tesadüf ,dedi. Kibarca gülümseyerek masadakilere döndü:

-Müsade edersiniz, Melekle bir iki dakika yalnız görüşmek istiyorum dedi. Bana dönüp:

- Melekciğim benimle dışarı gelebilir misin? diye sordu. Sevginin arkadaşında ve diğer çocukta bir kıpırdanmalar oldu. Elimle birşey yok outrun, der gibi işaret ettim. Ben kalkmak üzereyken Deniz sessizce kulağıma

- Çantanı da al, dedi.

Çantamı alırken dönmeyeceğimi anlamıştım Hiçbirşey konuşmadan arabaya gittik. Arabayı çalıştırdı. Sessizce gidiyorduk nereye gittiğimizi bilmeden. Sonra yolun kenarında arabayı durdurdu. Kontağı kapattı bana döndü.

-Evet söyle bakalım bitti mi herşey?

Cevap vermedim, devam etti:

-Bitmiş olmalı ki kendine hemen yeni bir sevgili yapmışsın. Benimle  konuşmadan sen karar verdin ve bitti öyle mi Melek?

Canım hiç cevap vermek istemiyordu. Taş gibiydim. Ben konuşmadıkça o iyice köpürüyordu. En sonunda bağırdı.

-Melek sana diyorum duvar gibi durma karşımda.

-Konuşmak istemiyorum, dedim sadece.

 Durumum ciddiyetini, bunun basit bir kapris olmadığını anlamış olacak ki sesini yumuşatarak.

-Meleğim yapma bunu bize.

-Biz diye bir şey yok Deniz. Siz var ve ben varım. Bir tarafta Melek diğer tarafta Deniz karısı ve iki çocuğu var. Olmayacak duaya amin demekten vazgeçelim. Bu işin sonu kötü.

-Öyle demiyordun ama. Odana geldiğim gece senden bir beklentim yok. Kimse bilmesin. Yaşayalım aşkımızı, diyordun.

-Yapamıyorum Deniz” dedim. Artık gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı.

-Kendime olan saygımı yitirdim. Karın ölsün diye dualar etmeye başladım. Hiçbir suçu yokken, karından çocuklarından intikam almak istiyorum. Bu durum beni ne hale getirdi. İnsanlığımdan utanıyorum artık. Ne olur bırak beni bitsin gitsin. Bende normale döneyim. En azından unutmaya çalışmama yardım et .

Arabadan indi. Gitti ön kaportaya yaslandı. Bende inip yanına gittim. -Karından boşanacakmısın benim için? pat diye .

-Evliliğim eskisi gibi değil. Seninle birlikte olmaya başladığımdan beri farklılaştığımın eşimde farkında. Önceleri ses çıkarmıyordu. Ancak son zamanlarda oda tepki vermeye başladı. O gün de otele gelmek istemesi gövde gösterisiydi zaten, sordu bana “Melek yüzünden mi”, diye. “Nereden biliyorsun” dedim. “ Çocuk yaştan beri seninle birlikteyim. Bir şeyi çok istediğin de, gözünde yanan ışıkların anlamını benden iyi kimse bilemez. Ta evimize geldikleri gün Melek’e olan duygularını anladım. Geçer diye bekledim. Ama geçmedi. Belli ki sende işin içinden çıkamıyorsun”. dedi.

-Ne yapacağız, diye sordum.

-Anladığına göre beni bırakacak herhalde yoksa bu kadar anlayışlı olamaz, diye düşündüm. Oysa o “yapacak bir şey yok, iki çocuğumuz var. O çocuklar büyüyüp yerine yerleşene kadar, sende onların başında olacaksın. Akşam çocuklarım bu evde seni sofra başında görecekler. Ayrıca ben seni seviyorum. Birisi gelip seni istedi diye elimle yuvamı dağıtıp, çocuklarımın mutluluğunu kimseye hediye edemem” dedi. Konuyu kapattı. Sonradan ben konuşmaya çalışsamda hiçbir şekilde bir iletişime geçemedim, dedi.

-Görüyorsun işte. Eşinin de söylediği gibi yapacak birşey yok. Kaderimize razı olmak zorundayız. Ben kabullendim sende kabullen.

 -Kabullenemem Meleğim. Seni hiç tanımamışım, bu duyguları hiç yaşamamışım gibi yapamam.

-Bende bu durumu kabullenmem .Baba bir deli buldum. Getir oğlum gelmiyor, bırak oğlum bırakmıyor. Aynen durumumuz bu, ne diyorsun yani? onu bırak bırakamam, beni bırak bırakamam. Ne istiyorsun benden?  Bu kadar sıkıntılı, sancılı bir ilişkiyi yaşamamı, hiçbir şey yokmuş gibi davramamı mı istiyorsun?

-Zaman istiyorum.

-Ne zamanı Deniz, karının dediği gibi çocuklar evlenene kadar dost hayatımı yaşayalım, çocuk da yaparım hatta. Aradan onu da çıkarırız.  Ay mı? yılmı? otuz yılmı? Ne kadar zaman istiyorsun benden?

-Meleğim bu ilk aşamaydı. Başlarken kolay olmayacağını biliyorduk zaten. Eşim artık biliyor. Kabullenip aradan çekilmesini bekleyelim. Kötülükle, ahını alarak ayrılmak istemiyorum. O da anlayacak artık benden ona koca olmayacağını, kendiliğinden vazgeçecek benden. Zaman ver Meleğim ben bu yola herşeyimi kaybetmeyi göze alarak çıkıyorum. Sende benim yanımda ol tamam mı?

Ne desem bilemedim şimdi. Kadın kabullenecek. Ayrılmaya ikna olacak.

-Peki tamam, dedim.

- Arkadaşın seni etiketlemiş gittiğiniz mekanda. Öyle buldum seni dedi.

 Sarıldı bana. Heep böyle kalsak. Şimdi kıyamet kopsa. Biz birlikte yerin yedi kat dibine bu şekilde girsek.

İlaçlar etkisini göstermeye başladı galiba midem bulanıyor. Birde gözlerim kapanıyor. Saat 7.30 oldu. Yarım saatim mi var şimdi benim yaşayacak?

 Oysa ne kadar istemiştim seninle birlikte yaşlanmayı. Yaşlılık günlerimizi birlikte geçirmeyi. Sahil kasabasında ki bahçeli evimizde akşamları kapının önünde çay içmeyi. Sen ne kadar yakışıklı bir ihtiyar delikanlı olurdun. Ben menopoza girerdim. Off!! bir yanardım, bir donardım. Kavga ederdik seninle “Camı açma üşüyorum, kapıyı aç terliyorum” diye. Sen bana sorardın “ çocuklar aradımı bugün” diye. “ öğlen aradı.Hafta sonu hep birlikte geleceklermiş. Alışveriş yapmak lazım” derdim. Güzel olurdu birlikte yaşlanmak.

Yarım saatim kaldı. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Yatağıma yatayım ki bir yerde düşüp kalmayayım.

Yastığımı düzelttim, yatağıma yattım.

 Kim bulacak acaba beni? Arkadaşlarım mı? Annem mi? Evden koku geliyor diye komşular mı kapıyı kırıp girecekler acaba? Deniz’in bulmayacağı kesin. Ona söylemiştim. Saat 8’e kadar geldin geldin. Bir gece bile gelsen, beni bir daha göremezsin, dedim.

 Beş dakika daha geçti. Gerçekten çok uykum var. Ne güzel bir ölüm bu. Uyuyorsun ve bütün dünyanın dertleri bitiyor. Elden ve ayaktan düşmek yok, kanser oldum derdi yok.

Deniz, çok korkardı hastalanmamdan. Hastalanınca inanılmaz huysuz olurum çünkü. “Sen hasta olma ben olayım hiç çekilmiyorsun” derdi bana.

Arabanın önündeki konuşmamızdan sonra Deniz’in şehrine yerleştim. Onun evlerinden birinde oturuyorum. Defalarca ayrılıp barışmalarımız olsa da ayrılmadım evden, döneceğini biliyordum çünkü. Bekledim hep bekledim.

 Tanışmamızın üzerinden üç yıl geçti. Karısı evinde, bende kendi evimde…İkimizin ömrü de Deniz’i beklemekle geçiyor.

 Bu arada sırf canını acıtmak için hamileliğini öğrendim gün Deniz’i ağlada ağlata bebeği aldırdık.

 Artık son dedim. Bugün bitirip öyle geleceksin, beş dakikam mı kaldı benim?

Telefonum çalıyor zorlukla telefona uzandım. Açıtm ama konuşamıyorum.

Deniz sevinç çığlıkları atıyor.

- Meleğim sana geldim. Herşey bitti yeni hayatımız başlıyor. Kapıdayım bebeğim. Aç kapıyı .

Hemen sonrasında da birşeyler diyor, ama artık duyamıyorum.

Gözümün önünde babam ve babamın kucağında bir kız bebek beliriyor. Bebeğin gözleri aynı Denizle benim gözlerime benziyor. Yeşil hareli gözleri var. Minicik bembeyaz elleri var. Tombul kollarını bana uzatıyor - Anne seni bekliyorum… benim yanıma gel lütfen… ben burada dedemle birlikteyim… Annneeeee....

Tanca GÜLTEKİN

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İtalya- Pisa
İtalya- Pisa
 İtalya-Venedik
İtalya-Venedik